9 Şubat 2012 Perşembe

Atatürk Kültür Merkezi(AKM) ve Tiyatro Binaları

AKM’nin uzunca bir süredir kapalı olması gösteri sanatımızın belini bükmüştür. Bunun sadece İstanbul’u değil Türkiye’yi ilgilendiren bir konu olmasının farkında olunmaması  Türkiye’yi ilgilendiren bir konu olmasının önemini daha da arttırmaktadır.   Elbette dünya şehri olma iddiasındaki bir şehrin zaten fakir olan sanat alanında AKM’nin kapalı tutulması nedeniyle yediği darbe çok büyüktür ama Türkiye’nin AKM’siz kalmakla yediği darbenin  sonuçları ilerideki yıllarda daha çok ortaya çıkacaktır. Sorunun, eskime gerekçesiyle  çok daha modern olanın yapılacağı iddia edilerek AKM’nin yıkılıp yanındaki otoparkı da içine alan alanda yeniden inşa edilmesi ile ilgili görüş ayrılıklarından kaynaklandığı da her halde sır değildir.  Karşı görüşlerin “toplumun iyiliği, yararı” söz konusu olduğunda bile uzlaşma yollarını bulamamaları, saptayamamaları,  sorunun kendisinden daha da vahimdir.“Toplumun iyiliği ve yararı” üzerinde ortak bir temelin oluşturulamamış olması ve sanatın “toplumun iyiliği ve yararı” için gerekli olanlar listesinin en sonunda akla gelmesi hazindir.  Esas olarak nesnel düşüncenin, bilimsel gerçeğin ve sanatın hayatımızın temeli olarak benimsenmemesi durumunda bu tür sorunlarla her zaman karşı karşıya kalacağız demektir ki bu sanat binası inşa etmek ya da yıktırmaktan çok daha önemlidir.  AKM, bugün bir sanat binası olmaktan daha ziyade anlam içeren bir meseledir. Açılması ya da açılmamasının içerdiği anlamlar salonun kullanımından,  yararından daha  çok öne çıkmaktadır.  Öte yandan ülkemizde “yıktırmamaya” yönelik olan kampanyalar, “yapmaya” yönelik olanlardan daha çoktur ve daha çok ses getirmektedir.

Sorulması gereken  soru  şudur. 100 yılık dönemde AKM’yi vazgeçilmez bir duruma getiren gerçekler nelerdir? Neden onlarcasının gerekli olduğu açık olan İstanbul gibi bir mega kentte bir başka AKM inşa edilememiştir? Sanatseverler, eleştirmenler, sanatçılar, politikacılar neden açmak, yeniden yapmak için strateji, plan, program, eylem yapmaz da kapatılma olunca “uyanır”?  Zaten bir salonun İstanbul için yeterli olmayacağını akla getirmez ve bu nedenle yeni kampanyalar düzenlemez? Girişimlerde bulunmak için bir araya gelmez? Standardı olmayan salonların inşa edilmesinin önünde durmaz, denetlemez, denetlenmesi için kurumsal yapıyı kurmaz, kolayca “ikna olur”? Yurttaş oyunu verirken bu gibi konuları neden önemsemez?

Son dönemde yayımlanan bir kitap, sanırım tarihimizle yüzleşmemizi sağlar.  “Geleceğe Perde Açan Gelenek - Geçmişten Günümüze İstanbul Tiyatroları”  kitabı üç cilt olarak Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. 2010 Avrupa Kültür Başkenti  İstanbul  kapsamında hazırlanan kalıcı bir eser. Prof.Dr. Dikmen Gürün’ün bir hayâlinin de gerçekleşmesi olan kitap İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü’nün işbirliği ile ortaya çıkmış. I. Cilt Suriçi İstanbul’u,Bakırköy ve Çevresi, Doçent Kerem Karaboğa;  II. Cilt,Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş ve Çevresi, Dr.Yavuz Pekman; III. Cilt, Anadolu Yakası Doçent Dr.Fakiye Özsoysal ve Prof.Dr.Metin Balay tarafından hazırlanmış. Yoğun bir emek var. Benim neslim için hüzünlü bir derleme, yeni nesil için ibretlik bir tarih. İstanbul’un yaklaşık 200 yıllık döneminde açılan ve kapatılan salonları görmek mümkün. Salonların bir bir ortadan kalkmasının nedeni İstanbul’un yeniden imarı (?) ve gelişen(?) şehrin değişen ihtiyaçları gerekçesi ile açıklanır genellikle. Kimi  salon yol altında kalmış, kimi eskidi diye yıkılmış otel olmuş, kimi yanmış yerine yenisi konamamış, kimi de rant nedeniyle yeni bir yapıya dönüşmüş.  Ama en önemli neden kültür hayatımızın damarlarının tıkalı oluşudur.  Benim tanığı olduğum kapanışlarda  ne tepkiler verilmişti hatırlayamadım (verilmemiş olması muhtemel).

 Kitapları karıştırmaya başlayınca ilginç bir durumla karşılaştım. Kitaplar yayımlandığı tarihte(Ocak 2011) ‘tarih’ olmuştu, hemen düzeltilerek  yeni baskısı yapılmalı idi. Örneğin II.cilt sayfa 349’da  “..günümüzün en özellikli ve en popüler sahnelerinden biri ve Beyoğlu geleneğinin son model ve modern bir görünümü olarak…. İstanbul seyircisini kendisine çekmeyi hem de günümüz tiyatrosunun yenilikçi ve çağdaş tarafına katkıda bulunmayı sürdürüyor” denen DOT Sahnesi için ayni günlerde kurucusu Murat Daltaban “….Mısır Apartmanı’ndan çıkmamızın bir sebebi aslında Mısır Apartmanı’nın bizim için görevini tamamlamasıydı” diyordu.(Yeni Tiyatro Dergisi,Şubat 2011) DOT Sahnesi kurucusu tarafından kapatılmıştı. II.cilt sayfa 354’de “Ancak böylesi idealist bir girişimin maddi destek olmaksızın üstelik cüzi bilet paralarıyla uzun soluklu olması oldukça zordu. Bu yüzden Maya Sahnesi’nin ömrü uzun olmadı” denmişken Maya Sahnesi BGST önderliğinde yeniden açılmıştı.

Bu hızlı değişime şaşırdım. Bu hızlı değişime kim yetişebilir? Bizim ‘geleneğimiz’ de  bu herhalde. Bizde değişimler hızlı ve sessiz sedasız olur. Gerekçe ve savunma belli: özel salon, kendi açtı kendi kapattı. Öyle mi olmalı? Evlâdınızı yolladığınız özel okul diye düşünseniz, bir kuralı olsun istemez misiniz? Meğerse okul sahibi açmış, beklentisi değişmiş kapatmış. Bu sizi tatmin eder mi? Kural koyucu, denetçi, uygulayıcı bir makam olsun istemez misiniz? Milli Eğitim Bakanlığı’na hesap sormaz mısınız? “Tiyatro kapanmasın” elbette haklı bir taleptir ama  açılırken nasıl açıldı diye sormamalı mı? Bu sahnelerden örneğin Maya Sahnesi ortaya çıkarıldıktan bir süre sonra kapatılmış yıllarca öyle kalmış ama kimse Maya Sahnesi’nin neden kapatıldığı ile ilgili bir eylem gerçekleştirmeyi düşünmemiştir. Zira Maya Sahnesi, DOT Sahnesi gibi  özel bir girişimdir kendi açılmış kendi kapanmıştır. Ayrıca o salonda yer almayı düşünüp kendisine sıra gelmeyenlerin içlerinden “oh olsun” dedikleri bile söylenebilir.

Garip olan diğer bir husus da şudur ki kapatılma söz konusu olduğunda çıkan sesler salonlar açılırken duyulmamaktadır. Duyulsa açılan salonlardan yarısından çoğunun emniyetsiz, sağlıksız olması bir yana tiyatro için yeterli olmadığı ortaya çıkacaktır.  Tiyatro ile mekânlar arasındaki ilişki nedense göz ardı edilmektedir. Salon için, bir sahne, biraz ışık ve sandalyelerden oluşan derme çatma mekânın olması yeterli sayılmakta ve açılan yerler bir gelişim gibi algılanmaktadır. Dar ve izbe salonlara sıkıştırılmaya çalışılan tiyatronun ufku daralmaktadır. Herkes “benim olsun yeter” diye başlamakta ama bir süre sonra içine düştükleri daralma ile boğulmaktadır. Tiyatro salonları için bir kriter, standart ülkemizde uygulanmamaktadır. Yeniden inşa edilen Muhsin Ertuğrul Sahnesi, Musahipzade Celâl Sahnesi ve Kerem Yılmazer Sahnesi’nin  tiyatro binası niteliklerine uymadıkları  ortadadır. Barış Manço’da salon neden dördüncü kattadır  ve şu andaki perişan halinin sorumlusu kimdir?  Şişhane’de projesi yarışma ile seçilen sanat kompleksinin son durumu nedir? Orhan Alkaya’nın Dolmabahçe’de açtığı salondan niye vazgeçilmiştir? Maslak Kongre ve Kültür Merkezi’ne ne oldu? Beyoğlu’nda tiyatro yapılan sahnelerin nasıl zorlamalarla ortaya çıktığı ve ne durumda olduğu da herkesin malûmudur herhalde. Dünyanın hem de bizimkine yakın GSMH değerleri olan ülkelerinde (Meksika mesela) tiyatro binalarının  200 yıl önce yapılmış, estetik  ve ayakta olmasına öfkelenir misiniz, kıskançlıktan ölür müsünüz bilmem!  Prag’da Mozart’ın kendi oyununu seyrettiği binayı eskidi diye yıktırmak neden kimsenin aklına gelmez?  Biz, “AVM içinde sahne” cinliğine kanacak kadar aptal mıyız!

Birlik dernek her neyse bu konuda bir çalışma yapıyor mu? Yoksa birileri açmış ona sahip çıkmak yeter mi? Salonlar nasıl işletilsin? Önerisi olan var mı? Tiyatro binası kamu malı mıdır? Örneğin devlet yardımı alarak açılmışsa, (ya da binayı kendisi yapmış ama başka bir ad altında devlet yardımı almışsa) oraya “özel” denilebilir mi? Sahibinin sorumluluğu ne? Binaya inşaat bedelinin %1-2’si kadar sanat yatırımı yapılmış mı? Kaç salon kullanılmaz durumda? Olanlar ne kadar kullanılıyor?

Şehre katılan sanat mekânları kişisel yatırımlar değil, şehrin düşünsel hayatının anıtlarıdır. O mekânlara bakkal dükkânı muamelesi yapmak kimsenin haddine değildir. Kimse kafasına göre tasarlayamaz, açılana kadar kişiseldir ama açıldıktan sonra toplumsallaşır, açan keyfine göre kapatamaz, açılan kapatılırken tüm şehrin damarlarının sızlamaması ayıptır ama esas olarak şehrin çevresel, trafik akışını, ticari hayatını da etkiler, bu nedenle çok önemlidir. Benim hatırladığım Elhamra, Yeni Komedi, Tepebaşı Dram, Tepebaşı Deneme Sahnesi, Şan Tiyatrosu, Ümit Tiyatrosu, Site Tiyatrosu, Oraloğlu Tiyatrosu,  Devekuşu Kabare, Azak, Genar, İDT Taksim Sahnesi  vb. “sessizce” yok olmuştur. Şehir envanterindeki  tiyatro salonları birer birer yok olmuştur.  Hadi Çaman Tiyatrosu diye açılan salonda Çaman’ın vefatından sonra salonun sahibi  ismi ‘saymadı’. Salonu kullananlar içlerine sinmese de  ilânlarında sahibinin ismini kullandılar. Türkiye Üniversiteleri Tiyatro Şenliği’nde ismi Nişantaşı Rüştü Uzel Sahnesi  idi. Halbuki onu yaratan, okul sahnesinden tiyatro salonu haline bin bir güçlükle getiren Hadi Çaman’dı. Şimdi o sahne de yok! On yıldır direnen  Maya Sahnesi bugün açık ama yarın ne olacak? Benzer olarak Devlet Tiyatroları, kiraladığı aslında tiyatro salonu olmayan Cevahir Sahnesi’nden yarın vazgeçerse ne olacak?

İster istemez şu soruyu sormak gerek. Ülkemizin tiyatro(sanat) politikası nedir? Örneğin sinemalar açılır kapanır ses çıkmaz da(Emek Sineması farklı) tiyatro salonları için ‘yıktırmayız, kaptırmayız, peşkeş çektirmeyiz’ törenleri düzenlenir, ama eğer kamu malıysa. Özel ise “sermaye açtı sermaye kapattı”. Oysa kamu hizmeti veren bir yer açılmakta ve kapatılmaktadır. Ülkemizde kamu malı olma durumu da binanın sahipliği ile tanımlanır. Oysa tiyatro kamuya ait bir sanattır ve bulunduğu yerler bu nedenle kamu malıdır. Yani kerâmet salonda değil içinde yapılan sanattadır. Açanın bir taahhüdü olmalı ve de teşvik edilmeli, destek olunmalıdır. Nedense tiyatro açılırken ‘görmeyen’ kamu, açıldıktan sonra vergi almak için gelir.

Elbette AKM’nin kapalı olması, idrakı olan her insanı(sanatsever olması gerekmez) üzer ama o salonun 60 yılda yapılmasının günahına kim sahip çıkmalıdır? İçinde sanat icra edilen o salonun sanat eseri ile süslenmemesi kimin kabahatidir? O salonun açıldıktan sonra halk ile kucaklaşan bir işletme anlayışı ile işletilmemesinden kim kusurludur? Açılan yeni salonların amacı nedir? “Kafalardaki tiyatro”yu yapmak mı? “Kafalardaki tiyatro” nedir? Açılan salonları birbirinden ayıran özellikler nedir? Ekol ne?  Salonlar çevresinde ne toplanıyor ve birikiyor?

Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin içinde bulunduğu kompleksin bir ihale ile işletmeciye verilmesi hususunda yapılan tartışmalar da çok yakın bir geçmişimizdedir. Bu tartışmaların ortak noktası saman alevi gibi parlaması ve ilk ateşin hızı geçtikten sonra yeni bir ateşlenmeye kadar unutulması ve dönemlik kahramanlar yaratılmasıdır. Bu “kahramanların” sorunun tespit ve tedavisi için yeterli bilgi ile donanmamış olmalarının ortaya çıkması da uzun vadede sorunların çözümü için ortaya atılan görüş ve kişilerin sadece kendilerinin değil ait oldukları toplumsal kimliğin de inandırıcılığını kaybetmesine neden olmaktadır. Örneğin MES ile ilgili işletme ihalesi atıldığında konu ile ilgili görüş bildirenlerden hiç kimse ihale dosyasında ne yazdığını okumamış kulaktan dolma bilgilerle fikir üretmiştir. İnandığımız kişilerin peşine takılmak da toplumsal alışkanlığımızdır. Pek çok kişi de inandıkları ağabey, ablalara güvenmiş ve gözlerini kırpmadan onlardan kaynaklanan yazıları yaymışlar, çığlıkları aynen taklit etmişlerdir. İhale şartnamesinin göstermelik olduğu ve kısa ve uzun vadede ilk tepkiler geçtikten sonra gizli hedeflerin gerçekleşeceği yolunda imalar yapılmıştır. Konu bir iki haftalık gündem malzemesi olmuştur.  Bu konuda taraf olan İBBŞT da yapılan eleştirileri görmezden gelmiş suskun kalmıştır. Olay yeni bir değişikliğe kadar şimdilik unutulmuştur.  Bu toplumsal düşünce hayatımızın defolarından biridir.


Çeşitli isimlerle düzenlenen sanat festivalleri bünyesinde yeni bir gösteri mekânının açılması için proje geliştirilmesi , bir tiyatro kütüphanesi kurma tasarısı, yani kalıcı tesisleşme üzerinde durulmamaktadır. İKSV’nin her dönemde yurt dışından gelecek oyunlara uygun sahne aramasına bakılınca elinde bir salon envanteri bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Öte yandan son yıllarda İstanbul’un değişik ilçelerinde belediyeler aracılığı ile salonlar açılmaktadır. Bu salonların niteliği, kullanım oranları nasıldır, ilgili bir çalışma var mıdır?


Ben AKM’nin yandığı anı gören ve  ağlayarak, kahrederek eve gelmiş bir gençtim. O andaki çaresizliğimi bugün halâ hatırlıyor ve yaşıyorum. Yaşadığımız pek çok olayda olduğu gibi, bu toplumsal travmanın izleri kaldı, fark etmesek de.  Toplumsal düşünce ve özellikle sanat hayatımız, dokununca çıkardığı dikenlerini, tehlike geçtikten sonra içine çekerek tekrar  derin uykusuna dalan kirpi gibidir. Filin hafızası bile yoktur onda.  Bu aydınlık getirecek bir düşünce biçimi değildir, tek tek kişilerin kahramanlıkları ile çözülemez. Yapılması gereken bir ve beraber olmak ve de kuvveti bu birlikten almak için bilinçlenmek, bilinçlendirmektir. Bu mücadele seyirciden güç almadan sürdürülemez.

Benim gençliğimde tiyatroculara “Sorun ne?” diye sorulduğunda tek bir cevap vardı:  “Salon yok”. Yani tiyatroyu var eden yazar, yönetmen, oyuncu, teknik ekip,  salon bekliyordu, bir salon olsa tiyatro eksiğini kapatacak ve engeller kalkacaktı. Bugün salon gene sorundur ama zannımca hiçbir tiyatrocu birinci sıraya salonu koymaz.  Son yıllarda artan salonlara bakınca, sayının değil, “nitelikli salon”un önemli olduğu;  tiyatro için yeni hayâllere, ufuklara ihtiyaç olduğu ortaya çıkacaktır, umarım, sanırım. Zira dar ufuklardan dolu salonlar çıkmaz. Ancak hayâllerin peşinde koşanlar  tiyatroyu(sanatı) var edebilir.

Önemli olan sanata duyarlı, bilinçli bir toplum inşa etmektir.  Bunu yapması gereken sanattır. Ama tiyatronun( sanatın) kendisi bunun farkında mıdır?

Melih Anık 


Not:
Umarım ve dilerim ülkemin her şehrinde tiyatro binaları İstanbul'dakiler kadar gündeme gelir ve tartışılır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme