20 Ocak 2012 Cuma

Orhan Alkaya Rejisi ile Rosenbergler Ölmemeli’yi (İBBŞT) Yeniden “Okumak”

Oyun 80 Yıllık Tarihi Hatırlatıyor
2 Ağustos 1939’da  Einstein, Başkan  Roosevelt’e bir mektup yazdı ve  Almanların atom bombası üzerinde çalıştığını haber verdi. Bu mektup uzun bir süre sonra Başkan’a ulaştı ve ABD atom bombasını  1942’de ciddi ciddi düşünmeye başladı. (Manhattan Project) Atom bombası 1945 de Hiroshima ve Nagasaki’de patladı.  Bombanın yol açtığı yıkımın ortaya çıkardığı felâketin  görüntüsü  ABD’de kendilerine yönelik diğer süper güçten gelebilecek korkuyu arttırdı. Komünist korkusunun temeli ve gerekçesi  “sağlamlaştı”

1946’da RAND(“Research and Development”) kuruldu. 1948’de bağımsız bir kuruluş olarak Amerikan askerî stratejisinin bir elemanı olarak milli savunma bakanlığının altında kurumsallaştı. RAND, Rusya ile girişilebilecek bir savaşı önlemek –önleyemezse kazanabilmek - için nükleer silahların nasıl kullanılması gerektiği sorusunun mantıksal değerlendirmesini yapıp en son bulunan yöntemleri uygulamayı hedefleyen bir düşünür yuvası, hava kuvvetleri ile güçlü bağları olan özel bir örgüt idi. RAND’daki görev aşkını tek bir unsur körüklüyordu, o da Rusların elinde atom bombası olmasıydı. Başkan Truman, 13 Eylül 1949’da Sovyetler Birliği’nde nükleer patlayıcı olduğuna dair kuvvetli kanıtlar bulunduğunu söylemişti. Zaten Princeton’dan hiç kimsenin SSCB’nin nükleer silah geliştirebileceğinden kuşkusu yoktu. ABD ulusu 1950 yazından itibaren SSCB’nin ABD’nin askeri sırlarına erişebileceği konusundaki paranoyanın etkisi altında sokulmuştu.

Prof.Nash(Akıl Oyunları filminin kahramanı) RAND’ın bir üyesiydi.  II.Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, Berlin’de Nazi mühendisleri tarafından çalıştırılan ve atom bombası üreten  bir fabrikanın varlığını öğrenmişti.  Ancak ABD’den önce SSCB o fabrikaya ulaştı ve teknoloji SSCB’de Yeni Özgürlük Hareketi’nin(YÖH) eline geçti.  YÖH , bombayı ABD topraklarında patlatmak istiyor, ABD’deki ajanları ile irtibatı gazete ve dergilere gizlediği şifreler aracılığı ile sağlıyordu.  ABD Savunma Bakanlığı Prof.Nash’in şifre çözme yeteneğinden yararlanmak istedi ve bu nedenle onu RAND’ın içine aldı.

Prof.Nash’in uzmanlık alanlarından biri de “Oyun Kuramı” idi. RAND’daki matematikçiler, askeri strateji uzmanları, dikkatlerini iki kişi arasında ki karşılaşma -benim kazancım, senin kaybın ya da tam tersi- oyunlarına yoğunlaştırmışlardı.(“Sıfır Toplamlı Oyunlar”) Bu oyunlar iki süper güç arasındaki nükleer anlaşmazlığa da uyuyordu. Silahların tahrip gücü arttıkça savaş olmadığı durumlarda bile rakiplerin hiçbir ortak çıkarı bulunmayan bir ihtilaf doğuyordu.  Düşmana zarar vermek için “yok etmek”  bir şey ifade etmiyordu.  ABD, Ruhr kömür madenleri ile sanayi komplekslerine zarar vermemeyi bu nedenle tercih etmişti.  Uluslararası ilişkilerde muhalefet kadar bağımlılık da söz konusudur. Tehlikeli nükleer silahlanma yarışını önleyebilmenin tek yolu, aynı anda silahsızlanmaya  mecbur etme gücü olan bir dünya birliği yaratmaktır. Einstein, Russel ve entelektüel kesim “tek dünyacılık” görüşü taraftarıydı. O günlerde Mahkûm İkilemi tartışılıyordu. (Mahkûmlar nasıl itiraf etmeli? Oyunun en önemli özelliği diğer taraf ne yaparsa yapsın her birinin ayrı ayrı itiraf etmesinin kendisi için daha iyi olacağı üzerine kurulmuş  idi.)Tucker, polisin iki şüpheliyi tutuklayarak ayrı odalarda sorguladığı bir hikaye anlatmıştı. SSCB ile ABD’nin arasındaki silah yarışı da Mahkûm İkilemi gibi düşünülebilirdi. Anlaşmaları ve yarışı bırakmaları her iki devlet için daha iyi olabilirdi. Prof.Nash, Adam Smith’in ekonomideki Görünmez Eli ile çelişen bir sav ortaya attı : “Oyundaki her oyuncu kendi çıkarını kollarsa mutlaka en iyi ortak çıkar sağlanmayabilir.” 

Julius’un kuzeni ve Princeton’lu matematikçi olan  Richard Bellman RAND’da çalışıyordu.

1947-1957 arası McCarthy’nin senatörlük dönemidir.

1950 – 1954 Mc Carthyciliğin gemi azıya aldığı 1950 ile söndüğü 1954 yılları arasında komünizm düşmanlığı ve tehlikesi, toplumda daha önceden yerleştirilmiş korkuların üzerine inşa edilerek korku toplumu oluşturuldu. Mc Carthycilik hazır olan bir bataklıktan besleniyor desek daha doğru. McCArthy mevcut bataklıktan yararlandı. Komünist paranoyası içindeki toplumda hemen karşılığını buldu.

8 Mart 1951 - 18 Haziran 1953 arasında, Rosenberg yargılaması işte böyle bir ortamda ortaya çıktı ve amacına ulaştı, Rosenberglerin idamı ile komünistlere(karşı görüşe, muhalefete) göz dağı verildi, bazı politikacılar alkışlandı, kendilerini sağlama aldı. ABD dünya politikasındaki bazı eylemler(Kore Savaşı-1950-1953) için gerekçelerini  güçlendirdi.  Dünya bu davanın karşısında sesini yükseltti.  Rosenberg duruşmaları ilginin odağına yerleşti.

22 Haziran 1953’de Jean Paul Sartre,”Kudurmuş Hayvanlar” başlıklı yazısında “Rosenberglerin idamını acınacak bir olay veya sadece bir hukuk hatası olarak kavrama noktasına getiremeyeceksiniz. Bu, koskoca bir halkı kanla lekeleyen Atlantik Paktının iflâsını ve Batı dünyasının önderliğini üstlenemeyeceğinizi ilk ve son olarak açık ve seçik gösteren bir yasal linç hukukudur. Suçsuzları öldürmek söz konusu olunca, bu tüm dünyanın meselesidir. Bizzat Vatikan Sözcüsü size perşembe günü yineledi ki ’ Uygarlık beraat ya da mahkûmiyetin, verilecek karara bağlı olduğu bir karar aşamasında bulunuyor’.  Faşizm, kurbanlarının sayısıyla değil, onları nasıl öldürdüğüyle tanımlanır. Terazinizde nasıl tartıldığımızı biliyoruz şimdi. Bir kefeye evreni McCarthy’yi koydunuz. Rosenbergler elektrikli sandalyeye oturduğunda terazi Mc Carthy’den yana kaydı. “ dedi.

1969’da sahnelenen Rosenbergler Ölmemeli(Oyun) “haksız yargılama” sonucu idam edilen Rosenbergleri demokrasi, özgürlük adına âdeta “aziz” mertebesine yükseltti.

1970’de oyun, Türkiye’de Dostlar Tiyatrosu tarafından sahnelendi, büyük bir yankı uyandırdı. Kendi anılarıma dayanarak açıkça söylemeliyim ki oyunu “Harikulâde” bulmuştum;  avukatın bir sözünü kaydetmiştim:  “Bizi hayvanlar yönetiyor” . Rosenberglere yapılan “hayvanlık”tı. Tiyatro bana Rosenbergleri “öyle” anlatmıştı.

2001 yılında kendisi ile görüşülen David Greenglass,(ifadesinde Ethel’in ABD’nin nükleer sırlarını daktilo ettiğini ve KGB’ye verdiğini söylemişti) “Kim yazdı, yazılıp yazılmadığını da hatırlamıyorum” dedi. “Kendisi ve karısı tarafından verilen ifadelerin sorgulayanlar tarafından yönlendirildiğini” açıkladı. Sovyetler adına casusluk yaptığını itiraf etti.

2008 yılında, 1930’da Julius ile okul arkadaşı olan  ve cadı avı sırasında yakalanmış ve mahkûm edilmiş olan Morton Sobell(91) ortaya çıktı ve itiraf etti. Sobbel, Julius ile birlikte atomik olmayan bazı askerî ve endüstriyel sırları Ruslara vermek üzere çaldıklarını söyledi. “Ethel kocasının ne yaptığını biliyordu” “Ama suçu Julius’un karısı olmaktan başka değildi”  “Julius’un niyeti belki de casus olmaktı.” “Julius’un  verdiği işe yaramaz şeylerdi” dedi. Soruldu: “Casus muydunuz?” Cevapladı: “Ben hiçbir zaman o kapsamda değerlendirmedim(casusluk olarak görmedim)”  Ama vurgulamadan edemedi: “Suçlu olacağına inandıkları birilerini buldular. Onları öyle ya da böyle mahkûm edecek bir jüri de bulacaklardı”

Robert Meeropol(Rosenberglerin küçük oğlu) olaya “Tipping the balance”(örneğin bir azınlığın iyiliği için dengenin bozulması durumu – pozitif ayrımcılık gibi) ya da ortaya çıkan durumun “olasılığı” gibi farklı anlamlara gelebilecek bir cevap vermiş ama ilâve etmiş: “İdam edilmelerini gerektirecek bir suç işlememişlerdi”

2008’de duruşma tutanaklarının açılması için yapılan talep Greenglass’ın avukatının itirazı ile reddedildi. Ethel’in kardeşi olan David Greenglass ve karısı Ruth’un duruşmadaki ifadeleri davanın seyrinde çok önemli bir yer tutuyordu.

60 Yıl Sonra(2012) Rosenbergler Ölmemeli
Rosenbergler Ölmemeli, olayın üstünden geçen 60, oyunun ilk sahnelemesinden geçen  40 yıl sonra siyasete, medyaya, sanata, askerî stratejiye, dünya dengelerine  yeni baştan “yeni” bir bakışla ve akıl ile bakma imkânı veren bir oyun.

Kimi diyor ki: “Rosenberglerin suçlu olduğu ortaya çıktı, halâ neden bahsediyoruz?” 

Kimi “İddia, tanık  ve kanıtlar düzmeceydi, haksız bir yargılama idi. Rosenbergler ölümü hak etmemişlerdi. Dava siyasî idi”

Kimi Ethel’in repliğinde ortaya çıkan ve dünya yurttaşlığını vurgulayarak  ”Dünyadaki barış ve özgürlük için atom bombasını Ruslara verirdim” diyor. Bu ifade RAND’daki “Sıfır Toplamlı Oyunlar”ı hatırlatıyor.

Aynı oyuna yönelen bakışlardaki farklılık, ‘bakanı’ ortaya koyuyor. Oyunda beğenilen replikler  beğeneni ele veriyor.

 Rosenbergler Ölmemeli “oyunu”,  dünya vicdanında siyasîleştirilmiş bir dava; Rosenbergler, McCarthy ile anılan “cadı av”ı ile baskıcı bir dönemin mağdurları olarak algılanıyor halâ. Dünyanın herhangi bir yerinde  haksız yargılama, delilsiz itham, davalıya göre dava; ileri sürülen “vatana hizmet etmek” gerekçesi; insanların yakılmasından keyifli  “hınç alma peşindeki” insan;  iktidarlardan “farklı fikirde olanın” süründürülmesi;  toplumun vicdanı olmak yerine sermayenin hizmetinde olan “boyalı” basın; akıl almaz hukuksuzluk;   “bir yalanı ne kadar çok tekrar ederseniz o kadar çok inananı olur” varsa;  Sean Penn’in yaptığı  gibi Irak işgal edilmeden bir hafta önce Irak’da, daha sonra Tahrir Meydanı’nda Mısır’lı halk ile kucaklaşan aydında sembolleşen toplum vicdanının meydanlara çıkışına tanık olunursa  Rosenbergler davası hatırlanıyor.

Orhan Alkaya’nın da dikkat çektiği bir gerçek var,  1945’de patlayan atom bombası o tarihten sonra bir daha kullanılmamış. Yani Ethel’in vurguladığı gibi, (“Rusların atom bombasına sahip olmaları, insanlık için bir şanstır. Dünya barışı bu şansa bağlı”) dünyanın süper güçleri arasında denge sağlanırsa(“korku eşitlenirse”) süper güçlerin  “aklına eseni yapması” daha zor olacaktır.  Bugünün pratiği ise şu:  ABD, Irak’ı nükleer silahı olduğu iddiasıyla işgal ediyor; İran’ı tehdit ediyor. Daha başka bir anlatımla 50’lerde kendi insanlarına reva gördüğü “cadı avı”nı başlatan, “cadı kazanı”nı kaynatan, atom bombası üzerinden ayar veren ABD, şimdi benzer  gerekçelerle dünyaya ayar vermeye çalışıyor. İsterseniz buna “Rosenbergleri dünyada arıyor” da diyebilirsiniz.  Tabii ki artık Rosenberglerin yerini şimdi Naimler, Ardeşirler,  Muttalipler  almış olsa da. Tarih “kaydediyor”!

 Rosenbergler Ölmemeli’ye Kendi Penceremden Bakış
Ama madem bu yazı bir tiyatro yazısı aslında lafı ona getirmek lâzım. Tiyatro(sanat) içinde bulunduğu ortamdan payını alıyor. Dostlar Tiyatrosu’nun oyun dergisinde “takdim ettiği olay” kadar da yalın ve basit ve de kolay anlaşılır değil resim. Ben o oyunu 18 yaşımda seyreden bir genç olarak 60 yaşımda olaya farklı bakıyorum. Gençler üzerinde “iz bırakma” gücü olan sanatın(tiyatronun) sorumluluğuna daha dikkatle bakıyorum. Tarih her zaman yaşandığı gibi, göründüğü gibi açık ve net değildir, kolay anlaşılmaz. Tarihi anlamak için biraz uzaklaşmak gerekir. Tiyatro, sanatın aklı ve estetiği ile durduğu yeri iyi tanımlamalı. Ama bu Melih Cevdet Anday’ın(Anı), Oktay Rıfat’ın(Otobüs), Orhan Alkaya’nın(Ethel ve Julius İçin Milonga) şiirlerini, Rosenbergler Ölmemeli oyununun modasının geçtiğini iddia etme, anlamsız sayma aymazlığına, saldırganlığı ve saygısızlığına da düşürmemeli insanı.  Zira o şiirler ve  oyun halâ insanca bir duygunun, haksızlığa isyanın “dili” olarak var; sağlam ve de  geçerli, isimlere takılmamak lâzım. Tıpkı Orhan Alkaya’nın rejisi ile sunulan “estetik ve ağırbaşlı” Rosenbergler Ölmemeli’nin durduğu yer gibi.

Orhan Alkaya’nın Rosenbergler Ölmemeli’si
Tayland’da bir müze evin yatak odasında önü camla kapanmış bir “fare lâbirenti” görmüştüm. O dönemin zevkine göre  insanlar, kat kat yollardan ve tünellerden oluşan bu vitrin-evlerdeki farelerin hareketlerini  seyrederek eğleniyorlarmış. Rosenbergler Ölmemeli’nin sahne tasarımında yaratılan katlı dört mekân ile onlara bağlı iki ayrı mekân açılıp kapandıkça o evi hatırladım. Yargılayan, yargılanan, kışkırtan, boyayan, sıkıştırılan, gammaz, korkak, hain, bencil vb aynı fare evindeki gibi bir sistemin ürünü olarak karanlık dehlizlerden, tünellerden geçiyor, kaçıyor, yakalanıyor. Bundan “keyif alan”, seyreden kim? Avukat çaresiz, savcı nerdeyse yalvaracak, yargıcın “elinde değil”…  Kim bizi “oyuncak eden” kim?

Sahne önüne alınmasını tercih ettiğim ama işlevini çok beğendiğim sahne tasarımı, yaklaşık 200 hareketle “tıkır tıkır” yürüyen zor bir mizansen, iki kameradan sahneye yansıtılan  hem tv,  hem sorgu kaydı olan görüntüler, dönemine ait  11 değişik kostüm ile “arzı endam” eden,  yönlendirilmiş sermayenin kuklası , yönlendiren “boyalı basın”, müfettişin kemer tokası, adaleti oyuncak etmiş bir yargının tokmağı,  yerinde kullanılan duman ile oluşturulmuş atmosferin  görselliği,  jüriye hitap eden avukatın ve savcının görüntülerini seyirciye aktaran ve böyle yaparak seyirciyi haksız bir şekilde jüri yerine koymamayı tercih etmiş mizansenin ekran görüntüleri, Ethel’in elindeki cam kürede sihir tozu içindeki  melek, oyunun ne kadar ince ince “okunduğu”nu gösteren  yönetmen damgasının izleri ; susuşlar, fısıltılar ile ya da  sesin renklerini kullanarak kimi zaman cıvıl cıvıl, kimi zaman öfkeli, acılı, isyankâr, hüzünlü, tehditkâr, garip yani her repliğin hakkını veren  oyunculuk becerisi ve başarısı ; bestelerin içe nüfuz eden sesi ve müziğin kullanımındaki isabet ve dikkat, oyunu başarılı kılan ayrıntılar. Pek tabiidir ki, oyunu sevdiği, sahnenin her ayrıntısında belli olan yönetmen başarısını (yüreğini) ortaya koyuyor yukarıda sıraladığım tüm  ögeler.

Sahne Tasarımı (Barış Dinçel) metnin istediklerini veriyor, hatta metnin sahnede yeniden yazılışına katılıyor. Yaratılan mekânlar,  kimi zaman bir albümü açmayı, bir sırrı dolaba koymayı, bir gizi açıklamayı, bir tarihî kapıyı aralamayı  vb  hatırlatarak sanki “konuşuyor”. Keşke biraz daha önde kurulmuş olsaydı.

Çok zekice bir buluş olduğunu düşündüğüm ve Gazeteci’nin(Yeşim Koçak) taşıdığı 11 kostüm dönemin kreasyonlarından birebir uygulama imiş. Fikrin güzel tarafı ise dönemin “aldatıcı” görselliğe yansımış ruhunu vermesi ve toplumu  “yalancı dünya”ya göndermesi. (Yeşim Koçak’ın başarılı yorumu da etkiyi arttırıyor) Fuayede gerçek ve oyun kostümlerinin resimlerini alta lata görmek isterim. Kostümler (Canan Göknil) rollerin tamamlanmasını, algılanmasını kolaylaştırıyor.

Tarık Öcal’ın oyuna damga vuran besteleri ile Timur Şelçuk’un müziğini yeniden tiyatro sahnesinde  duymak insanın içini sevinçle dolduruyor. (Anlayan anlar!) Canlı müziğin (direktör: Deniz Noyan ve Altuğ Kutluğ, Ayla Özkan, Utku Akıncı,Saltuk Tukur, Muzaffer Berişa, Bilal Nazlıgül) zamanında ve uygun tını ile oyuna katılması güzel. Oyunun başında Melih Cevdet Anday, oyunun sonunda Orhan Alkaya dizeleri kalbinizi, sanki bir avuç içine alıp, onun sıcaklığı ile nefessiz bırakıyor, tüylerinizi diken diken ediyor. Şarkıları söyleyen Çağrı Hün’ün duygulu sesi perdeyi nostaljik bir gönderme ile açıyor ve hüzünlü bir umut ile kapatıyor. Çağrı Hün’e eşlik eden ve bana metnin sesi gibi gelen  akerdeon sesi de çok iyi geliyor ruha.  

Efekt(Ersin Aşar) tasarımı  ve kullanılan teknoloji çok başarılı.

Alain Decaux’nun oyununu Zehra Ağralı Gençosman çevirmiş. Gerek okurken gerek dinlerken "dilime ve kulağıma  dokunan" aykırı bir ses ile rahatsız olmadım.

Roller, Karakterler ve Oyuncular ve de “İkililer”
Orhan Alkaya, uzun yıllardır kafamda taşıdığım bir “trük”ü kullanmış. İki kameramanın(Nurdan Gür ve Seza Güneş) yakaladıkları görüntüler canlı olarak sahnedeki ekranların üstüne yansıtılıyor. Kamera gözünden görülen dünya , zamanımızın ruhunu çok iyi yansıtıyor. Ayrıca oyunun “ikililer”i karşısına ikili kamera yerleştirmesi de önemli bir reji becerisi.  Biz dünyayı kameralardan görüyoruz ve ne kadar “gösterirlerse” o kadar görüyoruz. Ayrıca tarih “kaydediyor”. Seyrettiğim genel  provadan bu yana geçen kısa sürede kat ettikleri yolu görünce  onların oyun ilerledikçe çok daha uyumlu ve başarılı olacaklarına inanıyorum. Oyun sonunda her iki kamera tarafından seyircinin ekrana yansıtılmasının(hatta fokuslanarak) uzun tutulmasını öneririm. Pek tabiidir ki kullanılan teknoloji , görüntü uygulama(Hanefi Topraktepe) ve ışığın(Murat İşçi) başarısını vurgulamak gerek.

Oyundaki rolleri  ikili gruplarda incelemek gerektiğini düşünüyorum. Ethel ile Julius, iki müfettiş, avukat ve savcı,  McCarthy ve yargıç, Greenglass’lar ve iki kameraman.  Gazeteci ve Elitcher ise tek gibi görünüp aslında “başkasının sesi” olmada birleşerek ikili olanlardan. Rollerde  gözlediğim ikililerin oyunculuklarda karşılığını bulan üslup birliğinin tesadüfi olmadığını düşünüyorum. İkililer bu üslup birliği ile oyunun “taraf”larını ortaya çıkarıyorlar.

Eminim ki Aslıhan Kandemir ve Mert Tanık’ın Ethel ve Julius’u seyircinin aklında uzun süre kalacak. Her iki oyuncu sanki uzun yıllar birlikte oynamış gibi rahat ve ortak duyguyu paylaşırken yaratıyor ve yansıtıyor. Sevgi ve  saygı, simgeleşiyor onlarda.

İki müfettiş(Ali Gökmen Altuğ ve Ozan Gözal) sanki aynı gizli planın ayrılmaz parçaları. O tipler çok tanıdık. Oyunculuktaki  “bir”likleri atmosferin  anlaşılmasına çok yardım ediyor. Şiddet, öfke onlarda yansıyor sahneye.

Avukat(Ali Mert Yavuzcan) ve savcı(Murat Coşkuner) fikren birbirlerine karşı olmalarına rağmen hukuk (anlayışta değil) “görüntüsü”nde birleşmiş gibiler.  Oyunculuktaki yakaladıkları bu karşı ama “bir” duruş dikkat çekici. Hukuk terazisinin dengede bir türlü duramayan kefeleri onlar.    


McCarthy(Osman Gidişoğlu) ve yargıç(Mazlum Kiper) aynı anlayışın ürünü. İkisi de kürsü arkasında ama Yargıç, McCarthy’nin mahkeme salonundaki  izdüşümü. Usta iki oyuncu tecrübelerinden gelen ufak dokunuşlar ile karakterlerde kişileşen “resmi söylemi” aklınıza yerleştiriyor.

Ruth (Buket Yanmaz Kubilay) ve David( Kutay Kırşehirlioğlu)  Greenglass da “kendinden yana insan”ın örneği, işbirlikçi. Sanki ben onlara her gün rastlıyorum tv’lerde. Bu kadar inandırıcı ve tanıdık yani.

Gazeteci(Yeşim Koçak) ve Elitcher(Murat Derya Kılıç) ise alanları ayrı olmasına rağmen “satıcı”lıkta birleşen iki karakter. Gazetecinin cıvıl cıvıl sesi altındaki “yalan dünya”, Elitcher’in çığlıkları ile yarattığı “yalan dolu dünya” ile paralel sanki. “Yalanı satan” iki rol, oyunun renkli ve gergin yanlarını ortaya koyuyor.

Brecht’in ‘gestus’unu akla getiren bir sahne dili var oyunun. İki kameranın anlatımı oyunun  bel kemiğini  oluşturuyor. Karakterler toplumsal rollerin ürünü.  Orhan Alkaya rejisinin “epik bir dili” olduğunu ve bunu abartmadan kullandığını düşünüyorum. Alkaya “göstermeci” bir tavırla metni deşifre etmiş ve bunu sahne tekniği  ve de oyunculuk üslubundaki tercihleri ile oluşturmuş.  Ancak iyi oyuncularla ve işini iyi bilen teknik ekiple sağlanabilir bu.  Bir ekip ve tek tek oyunculuk başarısının bu kadar öne çıkmasında, oyuncuların rollerine belli bir mesafeden bakmaları,  kim olduklarını sürekli olarak hatırlamaları, bilinçli bir duruşla kendi rollerini bütün içinde yerine oturtarak “okurken”, öne çıkmama hassasiyetleri ile kendilerini oyunun bütünlüğü uğruna “eritmelerinden” (rol çalmamalarından) kaynaklandığını düşünüyorum. Geriye çekilerek arkadaşını öne çıkaran selam sahnesi, oyunun üslubuyla atılan son bir imza sanki. 

1970’den 2012’ye Kişisel Bir Yolculuk
Artık  oyun dergilerine not düşmüyorum tiyatro yazıları yazıyorum. Tek kelimelik sonuçlar yerine uzun uzun cümleler kurmaya ve kolay anlaşılırmış gibi duran bazı konuları kazımaya, kendimce derin derin “anlamaya” çalışıyor ve beni okuyanları aldatmamaya özen gösteriyorum. Son seyrettiğim Orhan Alkaya rejisinden çıkmış  Rosenbergler Ölmemeli için “harikulâde” kelimesi ile duygularımı sıkıştıramayacağımı,  düşüncelerimi açıklayamayacağımı biliyorum.  Biliyorum ki bu oyun seyredilmeli, tartışılmalı; oyunu seyrettiğim gün tanığı olduğum salonun tepkisine kulak vermeli.  Belki  repliklerde kendinizi bulur, vicdanınızın sesini de duyarsınız.  Aslına bakarsanız ben “tiyatrodan alıyorum haberi”. İşte ben bunun için tiyatroyu seviyorum.

Melih Anık

Hatırlatma:

“Sahnedeki oyun hayatı fark etmemizi sağlıyor,  hayatı daha iyi okumamıza yardım ediyor, hayata ilişkin pratik yaptırıyor mu? Tiyatro niye var?” (James Wood’dan esinlenerek)

İlgi:

Akıl Oyunları(Belgesel Roman)- Sylvia Nasar- Türkçesi: Petek Demir- Altın Kitaplar Yayınevi
Akıl oyunları - (Film 2001) Yönetmen : Ron Howard-Russell Crowe, Ed Harris, Jennifer Connelly, Christopher Plummer, Paul Bettany
Rosenbergler Ölmemeli(Oyun)- Alain Decaux- Türkçesi: Zehra Ağralı Gençosman- Milliyet yayınları
Rosenbergler Ölmemeli ( Reji Metni - İBBŞT 2012)
Rosenbergler Biz Sizin Oğullarınızız (Mektuplar)- Michael ve Robert Maeropol- Çeviren: Şemsa Yeğin-Milliyet Yayınları
Altı(Şiir)- Orhan Alkaya- Everest Yayınları


Rosenbergler Ölmemeli  ile ilgili yazdığım diğer yazılar:

Diğer Bağlantılar:

Türkçe

İngilizce

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme