11 Mayıs 2011 Çarşamba

Üniversite Tiyatroları Üzerine Düşünceler

Öykü Gürpınar’ın yazısını (http://mimesis-dergi.org/2011/05/neden-universitelerde-egitim-produksiyonu-gerekli/)  içinde ismim geçmiş olsa da yazıma(http://mimesis-dergi.org/2011/05/%E2%80%9C127-numarali-salon-onu%E2%80%9Dnde-antigone-%E2%80%93-taskisla-sahnesi-itu/) bir cevap olarak okumadım. Bu nedenle bu yazı cevap değil bir paylaşımdır. Doğaldır ki bu paylaşım, ilham veren yazının satır başlarını kullanacaktır.
Tartışma olmadığı için kilitlendiği bir noktadan da bahsedilemez. Taşkışla Sahnesi’nin anlatmakta yetersizlik gibi bir sorunu olduğunu da düşünmüyorum.
“Neden Üniversitelerde Eğitim Prodüksiyonu Gerekli?” başlığı  "(tabir-i caizse) zurnanın zırt dediği yerdir". Konumuz tiyatro ve de Gürpınar benim yazıma gönderme yaptığı için bunu “Üniversite tiyatrolarında eğitim prodüksiyonu” diye somutlaştırmak daha doğru olacaktır.
Yazının başlığı ve ilk paragrafı düşüncelerdeki farkı ortaya koyan ipuçlarını vermektedir. Eğitim prodüksiyonu, ürün, süreç…  Tiyatrodan bahsedildiğini bilmesek kullanılan kelimeler bir fabrikanın üretiminden bahsedildiğini düşündürtür insana. Tiyatroda oyun çalışmasını üretim olarak algılamanın çok uzağındayım. Bana oyun mal, tiyatro meta imiş izlenimi veriyor. Profesyonel topluluklarda bunu böyle algılayanları biliyorum ama özellikle amatör üniversite tiyatroları için amacı aşan bir algının nedeni olarak kabul ettiğim bu dili anlamakta güçlük çekiyorum.
Yazının başlığı bir gereksinimden bahsediyor ki üniversite tiyatrolarına eğitim vermenin zorunlu olduğu gibi bir görev yüklenmiş. Yazının genel tonundan kendini eğitim vermeye yetkili gören ve “bulmuş” bir topluluğun sesini duyuyoruz. Oysa üniversite tiyatrolarında herkes “öğrenci” ve “arıyor” zaten. Üniversite tiyatroları belli aralıklarla yenilenen hatta yeniden doğan bir devri daim mekanizması.    
Örgütlenme amatör tiyatrolarda hep tartışılan bir konu. Bildiğim kadarıyla benim gençliğimden beri tartışılıyor ve gelecekte de tartışılacak. Zira her nesil örgütlenmeyi tartışırken aslında kendini eğitiyor. Bu arada dönemler değişiyor, kurallar da. Bu nedenle sonuç almaktan ziyade sürecin kendisi önemli. Bu bağlamda aranan “konsensüs” aslında sürecin sonlandığı anlamına gelir.  Yani kadrolaşma, kaynak ve gelenek hiçbir zaman tamam olmayacak ve üniversite tiyatrolarının sorunları olarak saptanan konu başlıklarını doğru kabul etsek bile sorunun ulaştığı bir son bulunamayacak.
Üniversite tiyatroları eğitim süreci ile sınırlı ve ona bağlı değişik etkenlerin tesiri altında. Genellikle dört  yıllık eğitimin ilk yılı balığın sudan çıkışı, ikinci yılı palazlanma, üçüncü yılı “ben ne olacağım”, dördüncü yılı da “şimdi ne olacak” dönemleri.  Uzun gibi görünen zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçer ve perde! Bu süreçte ara kuşak kim? Herkesin aynı aidiyeti ve amacı hissetmesi beklenemeyeceğine göre “kalan sağlar bizimdir" geçerli olacak doğal olarak. Deneyimli ve deneyimsiz olmak da görece kavramlar. Dört yıllık süreçte en deneyimli -eğer baştan sona sebat etmişse- dördüncü sınıfta olandır. Her yıl bir oyunu düşündüğümüzde deneyimin kapsamı da üç oyundur. Bu arada deneyimsizlerin aktif rol oynamaması gerektiği de resmin genelinde kısıtlayıcıdır, giderek tabanı daraltır. Üniversite tiyatrolarında katılımı ve tabanı  genişletmek ufku çeşitlendirmek gerekir. Bunun pratik yolu da somut bir hedef olan oyun sahnelemekten geçer.  
Bu noktada deneyimsizler için öngörülen yaşam biçimi (gözlem, uygulama deneyimi kazanma vb) ve biçilen görevler bazı kişiler için caydırıcı da olabilir. Bu nedenle yeni gelenler için ve adına iş yapma tanımlarından ve kendi doğrularımızı dikte etmekten vazgeçmelidir.  Kadronun guruba tutunabilmesi bence “prodüksiyon”dan geçer. Üniversite tiyatrolarındaki örgütlenme siyasal nitelikleri olsa da partilerdekine benzemez. Aynı disiplini beklemek hayâl olabilir. “Prodüksiyon” ile kadrolaşma/örgütlenme yumurta- tavuk gibidir.
“Eğitim prodüksiyonu, yeni katılanların gruba, içinde bulundukları tiyatro pratiğine, yaşadıkları çevreye, dünya görüşlerine dair bir farkındalık kazanmasını” hedefliyor ise bunu gerçekleştirecek eğitici ve eski bir kadronun olması gerektiği inancı hâkim demektir. Oysa sözü edilen kavramların içinin doldurulması, eğiticilerin kendi ile ilgili sorunları aşmış olduğunu kabul etmemizle mümkündür ama uygulama her zaman bunu göstermez. 
Yazıdan yansıyan dayanışma, örgütlenme, direnme, iletişim, kaynak vb ifadelerden “otorite” figürü anlaşılmaktadır ki bu kolektif dramaturgi ile zaten terstir.
Üniversitelerde neden tiyatro yapıldığı sorusunun yanıtı uzaktan daha iyi anlaşılır. Bu nedenle mümkünse ortamın dışından ortama bakılması önerilir.
Hiç kuşkusuz son yıllarda üniversite tiyatroları profesyonel tiyatroya çok değerli yönetmenler ve oyuncular hediye etmiştir ama amacın bu olmadığı da açıktır.  Bu nedenle üniversite tiyatrolarında genellikle esas meslek eğitimi yanında tiyatro yapıldığı için tiyatroyu da hak ettiği yere yerleştirmek ve “eğitim”in boyut ve algısını da doğru anlamak gerekir.
Üniversitelerde kulüp faaliyetleri, yeteneklerin değerlendirildiği, denendiği, ortaya çıkarıldığı ve bir mesele ile hesaplaşma yerleri olmaktan çok daha önce mesleğini iyi icra edebilen , mesleki yeterlilikleri artmış, mesleğine başka bir bakış boyutu getiren , sosyal ilişkileri gelişmiş, felsefesi oluşmuş, bireysel ve toplumsal olarak sorumluluk ve yükümlülüklerinin farkında ,hayata uyumlu, kültürlü ve hobisi olan insanların oluşmasına katkı vermelidir. Tiyatro bu faaliyetlerin başında gelir. Eğitimden maksat  tiyatro eğitimi değildir. Dolayısıyla eğitim prodüksiyonu olarak  Antigone’yi tartışır, sahneler ve eleştirirken nasıl bir temelin üstünde olduğumuzu iyi bilmemiz gerekir.
Bilinmelidir ki üniversiteye giren her öğrencinin hayat yoluna bakışı farklıdır. Tiyatro bağlamında beklentiler de farklı olacaktır. Kimisi sahneye çıkmayı kimisi tartışmayı  tercih edebilir. Bu nedenle olanakların herkes için ulaşılabilir olması gerekir. Niyeti ne olursa olsun guruba katılanın değişim ve gelişimi ise kendi tercihidir ve içlerinde kendi yeteneğinin yeni farkına varacaklar bile olacaktır.  Unutulmamalıdır ki bu denenmeden anlaşılmaz.. “Oyunumu oynar ve çeker giderim”cilerin var olması da sorun teşkil etmemelidir. Gelenek planlanan bir süreç değildir, hedef de olamaz. Yani ben şöyle bir geleneğe sahip olmalıyım diye gelenek  tasarlanamaz. Başta kullanılan jargonla tarla hangi sürgünü verecek beklemek ve görmek gerekir. Ama önemli olan tarlanın canlı tutulması, sürülmesi, bakılmasıdır. Diğer bir anlatımla etkinliğin canlı bir şekilde sürdürülmesidir. Kaldı ki dört yıllık hangi dönem geleneğin nasıl olacağına karar verme yetkisine ve yeterliliğine sahiptir?  Etkinlik katılım ile sağlanır. Üniversite tiyatrosunda beklentisi, hedefi, amacı farklı kişiler olur ve onlar paylaşımdan zevk aldıkları sürece bir araya gelirler. Kulüp yöneticileri bu birlikteliğe  daha çok önem vermelidir. Tiyatroda birleştirici olan oyundur.  Başta kullanılan jargonla “yeterli ürünü vermeyen bir bahçe kurur”.
İstanbul Üniversitesi ÖKM’nin farklı bir örnek olduğunu görmek gerekir ve onunla ilgili tartışmaları başlatması ve sürdürmesi  gerekenler o üniversitede olanlardır. Bu ifadeden  örgütlenme, dayanışma vb kavramların önemsiz olduğu anlaşılmamalıdır. Ama öncelikle herkesin kendi sorununu çözmüş olması gerekir.
Topluluğa katılan herkesin geleneği benimsemesi beklentisini çok radikal buluyorum. Bu tek boyutlu bir gurup yaratır ki üniversitelerde sosyal kulüplerin farklılıkları bir araya getirme amacı olduğu unutulmamalıdır.
Öykü’nün ifadelerinden yeni katılanların eğitilmesi diye bir görev tanımı yapıldığı anlaşılıyor ki bu eskilerin her şeyi bildikleri gibi bir sonucun çıkmasına neden oluyor. Oysa ki her oyun yeniden başlar. Yeniden bir araya gelinir ve havuz doldurulmaya başlanır. Oyun sonunda havuzun tamamen boşalması  da mümkündür ama yeni oyun, bir milim yukardan başlayacak ve havuz nispeten daha kolaylıkla doldurulmaya başlanacaktır. Sahnesiz Taşkışla’nın sahneye kavuşturulması böyle bir süreçtir. Üniversite tiyatrolarında yeni üye için sunulması belirtilen içtihat, temel ilke gibi kavramların geleneğin oluşturulmasında engel olduğunu düşünüyorum. Kurallar yöntem belirlemek içindir gelenek için değil.
Geleneğe yapılan vurgu bence fazladır. Geleneği olduğu söylenen Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nın geleneği  yenilikçi olmaktır, ara kuşakların varlığından gelmez ama taşıyıcıları vardır. Dikkat edilirse bu gelenek bir hedeften ibarettir ve bunu bulabilmek için eski olmaya gerek yoktur. Temelde ise farklı görüşlerin kendi tiyatrolarını yapmasına sağlanan olanaktan kaynaklanır. BÜO’daki 1970’li yılların repertuarı  ile sonraki yıllar karşılaştırılırsa bu değişim kolaylıkla anlaşılır. Unutulmaması gereken bir başka şey de Robert College Players gittiği zaman geride kalan bir boş sahne ve sıfır liradır ve  BÜO kendini yeniden yaratmasını bilmiştir. Ama o başlangıçtan sonra her gelen devrede farklı ama yenilikçi tiyatro yapılmıştır. Üniversite tiyatroları da çok kolay anlaşılır bir hedef koysalar iyi olur. Öykü’nün gerekçelerini tekrarlar gibi, her yıl dört oyun sahneleyen BÜO da yılda bir oyunla yetinen bir tiyatro haline gelmiştir ki bunda , gurubun benimsediği misyonun rolü ile kendine yakıştırdığı oyunları  oynama eğiliminin etkisi vardır gibime geliyor. Ben bu tercihi fazla bağlayıcı buluyorum. Gelenek hangisidir? Dört oyunlu olan mı bir oyunlu olan mı?
Yeterli deneyim kazananlar, kazanamamış olanların aktif rol oynamaması,  gurubun bakış açısının aktarılması, öndekine bakarak yürüme, birikimden mutlaka yararlanılması vb kavramların üniversite tiyatroları için doğru ve uygulanabilir  öneriler  olduğunu düşünmüyorum.    
Üniversite eğitimi dört yıldır. Bu düzen içinde mutlaka yeniler var olmalıdır/olacaktır, ara kuşak olmasa da tiyatro var olabilir. Kimden neyi, nasıl ve ne kadar alacağını da o anda o işi yapanlar kararlaştırır. Üniversite tiyatrolarının ihtiyaç duyduğu  ‘ensemble’ havası ve amatör ruhu destekleyen  kolektif ortam yaratmak için tabanın geniş olmasını sağlanmalıdır.
Bugün geçmiş yıllara göre üniversite tiyatroları seslerini daha çok duyurabilmekte, kendilerini gösterebilmekte, haklarında yazılar yazılmakta ve gündemin parçası olabilmektedir. Bu olanağı değerlendirmek ve sürekli kılabilmek onların elindedir.   
Melih Anık



Not:
İş hayatında üniversitede tiyatro yapmış olanla olmayan hemen farkediliyor. Bunu unutmadan üniversite tiyatro kulüplerinin aslında her öğrenci için cazibe merkezi olabileceğini ve bu hususun tüm öğrencileri bir araya toplayan çekim merkezi yaratılmasında yararlı olacağını düşünüyorum.
Öte yandan üniversite tiyatro kulüpleri her düşünceye açık, bir arada yaşama kültürünün oluşturulduğu yerlerdir. Bu nedenle belli bir düşünce yerine her türlü düşüncenin seslendirilmesi sağlanabilir. O takdirde    gelenek, yerleşik bir söylemden ne anlaşılması gerektiği üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir.
Doğaldır ki yukarda sıraladıklarım öğrencilerin tiyatro aracılığı ile ülke sorunlarına duyarlılıklarını göstermeyi unutmaları anlamını taşımamaktadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme