6 Mart 2023 Pazartesi

Keşke Ağıtlar Bitse: Gül'e Ağıt(İBBŞT-Deniz Altun - Özgür Kaymak)

 Gül’e Ağıt gerçek bir olayı tiyatrolaştıran bir oyun.  Güldünya Tören(1982-2004) akrabasının tecavüzüne uğradıktan sonra hamile kalan ve aile kararıyla öldürülen Bitlisli genç bir kadın. Olaydan sonra köyünden uzaklaştırıldı. Bir tanıdık yanında çocuğunu doğurdu. Kardeşi tarafından öldürüldü. Ülkemizde sonu gelmeyen töre cinayetlerinin sembollerinden biri oldu. Aileler arasında kan davası Güldünya Tören’in ölümünden sonra devam etti. Güldünya’nın babası 2011’de tecavüzcüyü  öldürdü. Güldünya’yı öldüren ve 23 yıl hapse mahkum olan ve de 8 yıldır cezaevinde olan kardeşin kalp krizinden öldüğü açıklandı. Babanın tecavüzcüyü öldürmesi ile ilgili dava sürerken Kartal Adliyesinde bıçak ve sopalarla kavga eden iki aileden 7’si ağır 30 kişi yaralandı. Aileler arasında süren kan davası  2013’de bir caminin konferans salonunda yapılan barış yemeği ile sona erdirildi. İki ailenin bireyleri birbirlerine kesme şeker ikram etti. Kutsal kitapları altından da geçen aileler birbiriyle öpüşüp barış yemeği yedi. Baba müebbet hapis cezasına çarptırıldı.(vikipedi) Oyun Güldünya’nın öldürülmesi ile son buluyor. Aslına bakarsanız onun ölümünden sonra yaşananlar trajikomik. Bir camide kutsal kitaplar altından geçilerek ve kesme şeker ikram edilerek yenilen barış yemeği Pirus zaferine benziyor. Keşke bu öpüşmeli barış yemeği oyunun sonuna eklenmiş olsaydı. Bir oyuncunun özeti de yeterdi. O zaman dramatik yapıdan çıkarak olayı aklımızla görmemiz mümkün olurdu.



Yazar

Oyunun yazarı Deniz Altun(1968) İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü mezunu. Bir süre kültür sanat muhabirliği ve halkla ilişkiler alanlarında çalıştıktan sonra Sarıyer Halk Eğitim Merkezi Tiyatro Bölümünde çalışmış. Ardından Yüz Yüze Tiyatroyu kurmuş. Oyuncu yönetmenliğinin yanı sıra çeşitli kurumlarda eğitmenlik de yapmış. Oyunu 2004 yılında katıldığı Oyun Yaz Projesinde yazmış. Mehmet Ergen ile tanışması bu vesile ile olmuş. Mehmet Ergen Bakırköy Sanat Tiyatrosu’nda oyunu sahnelemiş. Yazar ile Mehmet Ergen işbirliği sonraki yıllarda da devam etmiş. Yazar Talimhane Tiyatrosu’nun yaratıcı ekibinde yer almış. Pek çok oyunun yaratılmasında Ergen ile birlikte çalışmışlar. Altun şu anda Kadıköy Belediyesi Gençlik Sanat Merkezi’nde eğitmen olarak çalışmakta Çatı Tiyatro’da ise Süpervizörlük yapmaktadır.(Broşür)

Yukarıdaki kısa özgeçmişi İBBŞT’nın oyun broşüründen aldım. Oyun Mehmet Ergen’in Genel Sanat Yönetmenliği döneminde İBBŞT repertuvarına girmiş. (İlk oyun 23 Şubat 2022) Broşürdeki yazar özgeçmişi o dönemden kalma. Yazarın hayatına Mehmet Ergen çerçevesinden bakmak hem Ergen’in hem de yazarın tercihi sanırım. Özgeçmişten oyunun nasıl doğduğu yeşerdiği ve çiçek açtığı üzerine bir şey söylememiz mümkün değil. Her görev aldığı pozisyona oyun yaz projesini yanında taşıyan Ergen’in projelerinden çıkan kötü oyunları da seyrettim. Ergen’in kendisinin övgüsü sayılabilecek oyunlara destek olması doğal. Ancak Deniz Altun’un  öz geçmişine bakınca oyun yazmanın aslında yazarların kendi yeteneklerinin ve birikimlerinin sonucu olduğuna herhangi bir kişinin oyun yazma atölyeleri ile  yazar olmayacağı hususundaki görüşüm değişmedi. Konu ile ilgili öne çıkan husus gençlerin gözünü boyayan şeyin birinin eteğine tutunarak başarılı olunacağı düşüncesi. Oyun yazma atölyelerinin ve  oyunculuk eğitimlerinin bu hususu gereğinden çok öne çıkarmış olmasını sevmiyorum.   Oyun yaz projesinde yolu Ergen ile kesişen Altun onun vasıtasıyla önce Bakırköy Şehir Tiyatrosu’na sonra da Ergen’in Genel Sanat Yönetmeni olmasıyla İBB Şehir Tiyatrosu’na  girmiş. Elbette arkanızda genel sanat yönetmeni de varsa  oyunun kurumlarda yararlanacağı olanaklar da o ölçüde fazla oluyor. Ancak bu noktada Gül’e Ağıt’ın hakkını yemek istemem. Deniz Altun iyi bir oyun yazmış. Oyunun Devlet Tiyatroları tarafından da oynanması da bunu gösteriyor elbette. Gül’e Ağıt 2017-2019 yılları arasında Diyarbakır Devlet Tiyatrosu tarafından Ebru Nil Aydın yönetmenliğinde sahnelenmiş. Neredeyse tüm Doğu illerinin Devlet Tiyatroları sahnelerinde seyirciyle buluşma fırsatı bulmuş. Buna Güldünya Tören’in memleketi olan Bitlis de dahildir. Ama Gül’e Ağıt gibi başarılı onlarca(belki yüzlerce) oyun edebi kurullardan geçemiyor ve sahnelenemiyor. Böyle işleyen bir düzenin hakça olduğu söylenemez.       


Yönetmen

Özgür Kaymak Selçuk Üniversitesi Devlet konservatuvarı Oyunculuk Ana Sanat Dalı’ndan mezun. 2001’den bu yana İBB Şehir Tiyatrosu’nda oyuncu ve yönetmen olarak çalışmakta. Yazdığı yönettiği Son İBB Şehir Tiyatrosu’nda egemen olan  geleneksel dramaturjinin dışında bilimkurgu türünde distopik avangard bir oyundu. Uyarlayıp yönettiği Mavi Kuş’u seyredemedim ama seyrederim diye Mustafa Kutlu’nun romanını  okumuştum. Mustafa Kutlu’nun özgeçmişinde  Adımlar, Hisar, Türk Edebiyatı, Düşünce, Yönelişler gibi dergiler, Zaman gazetesi, Yeni Şafak Gazetesi Kanal 7 tv’yi görünce ister istemez zihinlerde canlanan imaja rağmen Özgür Kaymak’ın Mavi Kuş’u uyarlayıp kulağıma çalınanlara göre kurum içinde de karşı bir tepki almasına rağmen yönetmesini önemli bulmuştum.

Reji

Sofitadan sarkan tül perdeler altında yarım daire yükselti ve ortadaki dönebilen daire platform oyun alanını belirliyor. Tülleri Gül’ün saf ve temiz hayalleri ortada dönebilen platformu insanları değirmen taşı gibi ezen törelerin sembolü olarak okudum.(Dekor tasarımı Zuhal Soy)  Broşürdeki fotoğraflardan anlaşılmıyor ama yarım daire platformda oturanlar ortadaki değirmen taşı nedeniyle  ilk beş altı sıradaki  seyirciler için geride ve basık kalıyor. Mizansende değirmen taşının daha çok kullanılmasını isterdim. Zira ezilen sadece Gül değil tüm aile fertleri. Gül’ün öldürülmesi ile tüllerin sahneye düşmesi iyi olurdu diye düşündüm. Hayal sahnelerinin güzel olduğu kanısındayım.  Daha iyi olabilirdi diye düşündüğüm sahneler  Ağa’nın mekanı ve Gül’ün sığındığı  arkadaş evi. Sahne önüne kurulması zaman alan bu sahneler oyunun bütünselliğini gösteren tül perdeli alanın dışında kalıyor. Ayrıca oyunun genel dekorundaki metaforik anlatım o sahnelerde fazlasıyla maddi ve aykırı. Tabii ki hayatın gerçeği denebilir ama tiyatronun da bütüncül anlatımı var. O sahnelerde parçalanmakta olan Gül’ün hayal dünyasını sembolize eden tül perdelerin parça parça  kopması iyi olurdu. Benim aklımdan geçen yarım daire platformun soldaki ucunun koparılıp kopan tüllerle kaplanıp ağa koltuğu, sağdaki ucun koparılıp gene tüllerle kaplanarak bir divan olması. Bunlar hazır olarak dışarıdan gelebilir veya hayal sahnesindeki üç beyazlı oyuncu uygulayabilir.  Özellikle arkadaş evindeki ayrıntılı dekorun fazla olduğunu düşünüyorum. Her şeye rağmen genel olarak rejiyi çok başarılı bulduğumu ve oyunu keyifle seyrettiğimi söyleyebilirim.  

İBBŞT’nın oyuncuların isimlerini oynadıkları rol isimlerini vermeden sürü halinde vermesine çok kızıyorum. Bu oyunda da aynı alışkanlık devam ediyor. Oyuncuları tanıyor olmama rağmen onları tek tek değerlendirmemem benim protestom. Oyunculuk kalitesinin yüksek olması oyunun keyifle seyredilmesinin en önemli nedeni. Kadroda çok da sevdiğim oyuncular var. Onları ismen anmamak bana hissettirdiklerini paylaşamamak  beni üzüyor.  Köyün delisini oynayan oyuncu öne çıkıyor. Müzik ışık dekor ve kostüm tasarımları genel başarıya katkı sunan ögeler.  

Gül’e Ağıt İBBŞT repertuvarının iyi oyunlarından biri. Keşke hâlâ ülkemizi utandıran töre cinayetleri olmasa ve ağıtlar bitse. İşin üzücü yanı da o.

Melih Anık

 

Künye:

GÜL’E AĞIT

YAZAN  DENİZ ALTUN

YÖNETEN  ÖZGÜR KAYMAK

MÜZİK  OKAN KAYA

DEKOR - KOSTÜM TASARIMI    ZUHAL SOY

IŞIK TASARIMI   MURAT SELÇUK

EFEKT TASARIMI   HAMZA DEĞİRMENCİ

OYUNCULAR

ASLI NİMET ALTAYLAR, UĞUR DİLBAZ, HİKMET KÖRMÜKÇÜ, İSKENDER BAĞCILAR, ÇAĞRI , BÜYÜKSAYAR, CAN TARAKÇI, AYŞEM YAĞMUR ULUSOY, FAHRİ KINCIR, TARIK ŞERBETÇİOĞLU, TARIK KÖKSAL, CÜNEYT ARDA PAMUK, UĞURTAN ATAKAN, MURAT ÜZEN, GÜLSÜN ODABAŞ, YASEMİN GÜVENÇ

YARDIMCI YÖNETMEN  ÖZGÜR DERELİ

REJİ ASİSTANLARI YASEMİN GÜVENÇ, CEYSU AYGEN, DERYA KEYKUBAT

DEKOR UYGULAMA  SIRRI TOPRAKTEPE

KOSTÜM UYGULAMA ONUR UĞURLU

IŞIK UYGULAMA GÖKHAN KONUR

EFEKT UYGULAMA HAMZA DEĞİRMENCİ

SAHNE TERZİLERİ  NEZAHAT TUNA, SELMAN BADUR

SAHNE KUAFÖRÜ  ERAY KABİLOĞLU, İBRAHİM AYDEMİR

SAÇ TASARIM VE UYGULAMA UFUK CAN, ORHAN TOPÇU

AKSESUAR SORUMLULARI BİLAL KURUOĞLU, İLYAS ÖZCAN, TUNAHAN ALTUN, KADİR KARATAŞ

SAHNE TEKNİSYENLERİ YUSUF ŞAHİN, SEYİD KIRDI, BURAK YILMAZ, DURSUN SARIAHMET, MERT ALİ METİN , FATİH MEHMET ÖZKARDAŞ

FOTOĞRAFLAR SADİ AYAN

BROŞÜR UYGULAMA KORAY GÜN

İlk Oyun: 23 Şubat 2022, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi

Süre: 125 Dakika / İki Perde

21 Şubat 2023 Salı

Hayat Der Gülümserim(İBBŞT- Özen Yula)

 Hayat Der Gülümserim İBB Şehir Tiyatrosu’nda Mehmet Ergen dönemi oyunlarından. Minimal Sezon’un bir oyunu. 20 Ekim 2021’de oynanmış ilk kez. Bana  seyretmek 2023’de kısmet oldu. 


Özen Yula Gayri Resmi Hürrem(İBBŞT-2005) oyunundan bu yana takip ettiğim bir yazar. Hikaye yazan oyun yazarları kategorisinde yer alan Çehov, Haldun Taner gibi değer verdiğim bir yazar. Hikaye yazan oyun yazarlarına çok önem veriyorum. Yazdıkları hikayelerdeki karakterleri daha sonra bir oyunda görünce o hikayelerin aslında oyunların ön çalışması gibi geliyor bana. ‘Jartiyer Kırbaç ve Baby-Doll’ün Ötesindekiler’i okuduğumda kadınları bu kadar ‘ince’ anlatan Özen Yula’nın gözlem gücüne diline hayran kalmıştım. Hayat Der Gülümserim benim için sürpriz olmadı.  

Hayat Der Gülümserim’i yazmaya başladığımda Yula’nın hayat hikayesine yeniden baktım. Neredeyse her gencin oyun yazdığı oyun yazma kurs ve atölyelerinin popüler olduğu günümüzde Özen Yula’nın hayat hikayesi oyun yazacak gençlere örnek olmalı diye düşünüyorum. Oyun yazmak için belli bir birikim olması gerekiyor.

Yula Eskişehir’de doğmuş. Çocukluğu Şanlıurfa, Mersin ve Gaziantep’te geçmiş. Lise eğitimini ABD’nin Oregon eyaletinde West Albany High School’da tamamlamış. Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun olduktan sonra Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Anabilim Dalı’nda yüksek lisans yapmış. Yayınevinde editör,  reklam ajanslarında reklam metin yazarı ve televizyon sektöründe senarist olarak çalışmış.  On yıl “Neue Stücke aus Europe” adını taşıyan Uluslararası Wiesbaden Bienali’nin Türkiye sorumluluğunu üstlenmiş. 2010 yılında Cleveland Foundation’un “Creative Fusion” programına “artist in residence”  seçilen ilk uluslararası sanatçı olarak dokuz ay süresince Cleveland State Üniversitesi tiyatro bölümünde ders vermiş. Yazdığı oyunların temelinde işte bu tecrübelerden edindiği birikimler var. Hikayeleri oyunları hayat birikiminden süzülen gözlemler ile   aldığı akademik eğitimin mükemmel bir kimyasından oluşuyor. Özen Yula eserlerinde yurttaşı olduğu ülkenin meselelerini hiç unutmuyor onları tarihsel süreç içinde ‘görüyor’.  Hayat Der Gülümserim’de de tarihi süreç içinden çekip çıkarılmış beş kadının kişisel öykülerinin altında ülkenin geçirdiği zamanlar var. Yıllarca olağanüstü rollere hayat vermiş kadın oyuncu yıkılıp yerine avm yapılacak tiyatro salonuna gelir ve anlatılmaya değer bulunmamış farklı sınıflardan kadınların hikayelerini aktarır. AVM yapılacak bina aslında ülkede enkazdan kurtarmaya çalıştığımız şeylerin metaforu. Belki de ülkenin kendisi. Bir türlü ‘gidemeyen’ bir güvercinin kanat çırpınışlarına yansımış çaresizlik de hepimizin ‘güvercin tedirginliği’.


Özen Yula 1718 ile 2000 yılları arasından beş kadını ramp ışığına çıkarıyor. Roza haricindekiler hepsi bu coğrafyadan. Roza ise oyunun ‘esprisi’. Yazarın dalga geçme özgürlüğünün rol olmuş hâli. Tadını kaçırmayayım seyredin anlayacaksınız. 1730, 1950,1997, 2001'den sonrası  ve zamanımız oyunun durakları. 1997 yılı benim gibi bir inşaat mühendisi için ilginç bir tarih. Zira zamanımızda hayatımıza düğümlenmiş hayatımızı düğümleyen müteahhitlerin palazlanmaya başladıkları yıl. Bugünün tohumları o günlerde atılmış. Taşeronlaşmanın başladığı sendikalaşmanın zayıflığı ya da yokluğu nedeniyle işçilerin kapının önüne konduğu yıllardan biri. Özen Yula gökdelenler kralının mimar kızının babası ile iç hesaplaşmasının fonuna tarihsel bir gerçeği koymuş. Bir oyun yazarının gözlem ve birikimini gösteren çok önemli bulduğum bir husus. Bunun gibi Osmanlının taht kavgaları, kardeş katilleri, güreşen padişah, erkek vakanüvisler, Patrona Halil, Şair Nedim, dünya iklim krizi, işkenceler işkenceciler, askeri darbeler, halkın sessizliği, yanlış şehirleşme, taksiciliğin rezaleti, seçim afları, tv’daki kadın programları kendi kişisel hikayelerini anlatan kadınların repliklerinde bizim hikayelerimiz hâline geliyor. Özen Yula bunları kanırtmadan abartmadan estetik bir dille veriyor; ‘Her dönemde   kapanmayan bir devir söylesenize bana’ diyor ama yaraların kabuklarını usulca kaldırıyor sanatın yapması gerekeni gösteriyor. Ama bunca yıldır bizim coğrafyamızda kader gibi olmuş kadınlara reva görülen hayat iç burucu.

Hemen oyunun başında bir abajurla Arzu Tramvayı’na, bir şal ile Martı’ya, bir mendil ile Nora’ya bir başörtüsü ile Bernarda Alba’ya götüren ve zihninizde çeşitli perdeler açan yazar ustalığın zirvesine şu replik ile çıkıyor ‘Bir sigarayı bıraktığım yılları saydım bir de senden gidişimi. İlki başarımı unutmamak içindi ikincisi nefretimi.’   Oyunun sonunda oyuncuya söylettiği bir tirat var ki o Fasulyeciyan’ın(Haldun Taner) tiradı kadar etkili. Gençler! Özen Yula’yı ders kitabı gibi okuyun. Pek çok ödülün sahibi Özen Yula. Kendisine verilen ödülleri hak etmiş olduğuna inandığım pek az kişiden biri. 

Oyunu Özen Yula yönetmiş. Tek kişilik oyunlar risk taşır. Seyirci sahneden kolaylıkla kopabilir. Özen Yula dans adımları ile kaynaştırmış replikleri. Replikleri ve bedeni şekillendiren dans adımları karakter değişimlerini mükemmelen yansıtıyor. Yıkılmayı bekleyen terk edilmiş bir sahnenin rengarenk oluşunu(Sahne tasarımı Almila Altunsoy) sevdim. Beni bir luna parka götürdü. Her şeye rağmen umut dolu olması bana tiyatronun direnişi gibi geldi. Özen Yula’nın oyun broşüründe ‘büyülü gerçekçilik’ten bahsettiğini okuyunca seçimin bilinçli olduğunu anladım. Zira oyun bütünüyle ‘büyülü ve gerçek’. Kadın oyuncunun kostümleri(Kostüm tasarımı Almila Altunsoy) seyirciye karakteri anlatma görevini çok iyi yerine getiriyor. Erkek oyuncunun kostümüne bittim. Gerçekleri göstererek kişi ve dönem ironisi ancak bu kadar yapılabilir. Müzik(Deniz Noyan) oyunun akışına uygun ve atmosferini başarıyla oluşturuyor. Işık tasarımı(Fatih Mehmet Haroğlu) reji bütünlüğünü tamamlıyor.

Özen Yula kadın oyuncuya  ‘Hikaye etmek bir sanat inandırmak ayrı bir sanat. İyi bir oyuncu olmazsa anlatılana inanmazlar’ dedirtmiş. Sema Keçik inandıran peşine takıp sürükleyen iyi bir oyuncu. Sevinci şefkati pişmanlığı hüznü ironiyi mizahı isyanı sesine ve tonlamasına bu kadar iyi ve yerinde yerleştiren az oyuncu var. Duygudan duyguya geçişlerdeki doğallık ve akıcılık genç oyunculara ders olmalı. Duruşundaki hüznü bir gülümsemesiyle şenliğe çeviriyor. Bedenini karakter kurmada başarıyla kullanıyor.  Replikleri dans hareketleriyle canlandırırken şarkılarını söylerken sade ama bilinçli bir oyunculuk sergiliyor.  Böylelikle Özen Yula’nın kadın oyuncuya  söylettiği ‘Benim kuşağımın oyuncuları saygılıdır yazara karşı’ sözünü gerçekleştiriyor.

Kısa rolüne rağmen Serkan Bacak bir müteahhiti başarıyla ‘canlandırıyor’. Repliklerde  ironiyi abartmadan oynaması hem başarısını hem de karakteri doğru iletmesini sağlıyor.

 Hayat Der Gülümserim tiyatroseverlere içtenlikle önereceğim tiyatroya uzak duran insanları da tiyatroya çekecek bir oyun.

Melih Anık

 

HAYAT DER GÜLÜMSERİM

YAZAN - YÖNETEN :        ÖZEN YULA

MÜZİK  :                               DENİZ NOYAN

DRAMATURG  :                 DİLEK TEKİNTAŞ

SAHNE- KOSTÜM TASARIMI   :        ALMİLA ALTUNSOY

IŞIK TASARIMI         :                 FATİH MEHMET HAROĞLU

EFEKT TASARIMI    :        RAİF AKYÜZ

DEKOR UYGULAMA         :        MURAT GÖKDEN

KOSTÜM UYGULAMA      :        HACER DURAN

REJİ ASİSTANLARI :        İREM ERKAYA - ÇAĞRI BÜYÜKSAYAR

SÜRE     :  75 Dk. / Tek Perde

                 

OYUNCULAR   :        SEMA KEÇİK, SERKAN BACAK

8 Şubat 2023 Çarşamba

Bizden Biri Moliere ve İBBŞT Tartuffe 2022

 Moliere’i(1622-1673) bilmeyen var mıdır? Neredeyse bizden  denecek kadar içimize girmiş bir yazar. Moliere’in Osmanlı coğrafyasına taşınması azınlıklar sayesinde olur. 1813’de Antimosyan tarafından Zoraki Doktor ismi ve Ermeni alfabesiyle Türkçe çevirisi yapılan eser ile aynı oyunun Kapsar Tüysüzyan tarafından Zoraki Hekim ismiyle ve Ermeni alfabesi ile Türkçe tercümesi yapılan ve 1849’da Çırağan Sarayı’nda temsil edilen eserin etkisi çok sınırlı kalır. Moliere Ali Bey, Ziya Paşa, Ahmet Hilmi, Teodor Kasap, Mirza Habip, Feraizcizade Mehmet Şakir tercümeleri elimizde olmayan Safvet Bey tercümeleri ve bence Moliere’i  Türk Tiyatrosu’nun zirvesine taşıyan Ahmet Vefik Paşa’nın(1823-1891) tercümeleri uyarlamaları yeniden yazımları ile sevilmiş benimsenmiş. Moliere Hüseyin Rahmi’yi de etkilemiş konuları Moliere’den alınmış eserler yazmıştır. Bu hususta Ahmet Vefik Paşa’nın yeri çok ayrıdır.  



Ahmet Vefik Paşa

Ahmet Vefik Paşa Tanzimat döneminin en etkili ilim ve kültür insanlarından biriydi. Tiyatroya verdiği değer benimsenmesi için sarf ettiği emek onun bu sanata atfettiği rolden kaynaklanmaktaydı.  Ahmet Vefik Paşa’nın tiyatroyu toplumsal bir eğitim medenileşme ve ders verme aracı olarak gördüğünü söylemek mümkün. Bu bağlamda yaşamı boyunca komedinin eğlendiriciliğinin yanı sıra eğitici ve ibret verici işlevlerini de savunan bu minvalde eserler veren Moliere ile yazdıklarını sahnelemek üzere seçmesi tesadüf olmasa gerek.  ‘Komedinin işlevi kötülükleri düzeltmek’ ‘Komedinin vazifesi insanları eğlendirmek suretiyle ıslah etmek’ ‘Komedya kötülükleri ve hastalıkları iyileştirir’diyen Moliere ile Ahmet Vefik Paşa Paşa’nın görüşleri birbirine çok yakın. Paşa’nın tiyatro sevgisinin yayılması için nasıl etkin bir şekilde Moliere’i sahneye çıkardığını herkes bilir. Ahmet Vefik Paşa âdeta Moliere’i Osmanlılaştırmıştır.

Ahmet Vefik Paşa Moliere’in sayısı 33’ü bulan piyeslerinin tamamını tercüme ya da adapte etmiş bunlardan 19’u yayımlanmış ancak 16’sı günümüze kadar gelmiştir. Bu bağlamda tiyatro ve edebiyattan anlayan Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere tercüme ve adapteleri Türk Tiyatrosu’nu Batılı esaslara göre kurma çabasında önde gelir ve çok da verimli sonuçlar alınmıştır.

Ahmet Vefik Paşa Türkçeye has lehçe şive söyleyiş atasözü ve deyimlere yer vermiş adaptasyonlarında esas kimliklere ve olay örgüsüne dokunmadan Osmanlı toplumunda sıkça rastlanan mahalli tiplemeler yaratmış toplumun özelliklerini yansıtmaya çalışmış.  Bu eserler sadece Batılı anlamda Türk Tiyatrosu’nu oluşturmayı değil aynı zamanda da Osmanlıyı oluşturan farklı dil din ve geleneklerden gelen insanları da birleştirmeyi hedeflemektedir.

Tartuffe ve Moliere

Moliere’in yazarlık aşamaları ve örnek oyunlar şöyle sıralanır:

1-Commedia Dell’Arte(Hekim Uçtu)

2- Fars (Kocalar mektebi/Zorla Evlenme

3-Tezli Oyunlar( Kadınlar Mektebi)

4-Tartışmalı Oyunlar(Yergi(satir yükselir) (Kadınlar Mektebi’nin Tenkidi)

5-Komedya Bale (Comedia Ballet) (Büyük Ada Eğlencesi)

6- Ağırbaşlı Komedya( Tragi-komedya/Yüksek komedya) Tartuffe

7- Büyük Komedyalar (Kurala bağlı olmayan) ( Cimri)

Moliere’inCommedia Dell’Arte’nin Fransız tiyatrosu üstündeki etkisini kırdığı söylenir.  Tartuffe’ün ‘ağırbaşlı komedyalar’ sınıfında kaydedilmesi de önemlidir.  Zira Tartuffe  ‘Acıya güldürerek karşı çıkma’nın bir örneğidir.  

Tartuffe ilk kez 1664’de ilk kez sahnelenmiş. Ancak Tartuffe karakteri üstünden inanç istismarcılarını eleştirmesi nedeniyle kilisenin yoğun baskısına uğramış Kral’ın himayesine rağmen yasaklanmaktan kurtulamamış.  Eser beş yıl sonra izin alabilmiş sahnelenmeye başlamış. Ama kilisenin öfkesi Moliere ölünce de geçmemiş dini tören yapılmasına ve Katolik mezarlığına defnedilmesine izin vermemiş. Araya Kral’ın girmesi üzerine cenazesi vaftiz edilmemiş çocuklara ayrılmış bir mezarlık köşesine gece vakti gömülmüş. 1792'de Fransız Devrimi idaresi sırasında Moliere'in cesedi bu mezarlıktan çıkartılarak o zaman kurulan "Fransız Anıtlar Müzesi"ne geçirilmiş. 1816'de ise Paris'te tanınmış kişiler için bir mezarlık olan Père Lachaise’e şair La Fontaine mezarı yakınında bulunan bir mezara konulmuş..

Tartuffe’ün Konusu

Tartuffe sahte bir sofunun dindarlık kisvesi altında gözünü boyamayı başardığı zengin bir burjuvayı ve ailesini felaketin eşiğine getirmesini anlatır.

Tartuffe ve Ahmet Vefik Paşa

 Ahmet Vefik Paşa Müslüman seyirci ile hassas konu arasında mesafe koymayı bilmiş ve dini hassasiyetleri incitmemeyi başarmıştır. Oyun şahıslarının isimlerini okundukları gibi almış(Tartuffe’ün Tartüf, Cleante’nin Kleant olması gibi.)Tartuffe’teki rahibi imam yapmamış.  Ancak rahipe ana metinde olduğu gibi birkaç kadeh şarap değil üç beş fincan kahve yuvarlatmıştır. Paşa kaynak metindeki olay örgüsüne sadık kalmış Hristiyanlığa özgü alışkanlıkları ifade gönderme ve sözcükleri çevirmemiş yerelleştirmeye çalışmış. Ahmet Vefik Paşa’nın tercümede atladığı bölüm ve replikler bilinçli bir seçimin sonucudur. Ama halkın günlük yaşamında sıklıkla geçen ‘Elhamdülillah, maşallah, tebarekallah’ gibi ifadeleri kullanmış. Paşa’ya bir kültür planlayıcısı olarak bakabiliriz. Ahmet Vefik Paşa ile Moliere’in metinleri arasındaki  temel fark Tartuff’teki dünyevi otoritenin(Kral) yerini Tartüf’te ilahi olanın almasıdır. Moliere’de finalde Kral’a teşekkür edilir Tartüf’te ise şükür secdesi edilir.  Ahmet Vefik Paşa’nın başarısı  Osmanlı toplumunun özelliklerini yansıtma ve mahalli tiplemeler yaratmasında  becerisinde kendini gösterir. Ahmet Vefik Paşa’nın yaptıkları bugüne yol göstermesi açısından önemli. O nedenle ondan ve onun Tartüf’ünden bu kadar bahsettim.

Bu girişten sonra İBBŞT Tartuffe’üne bakalım.

Tartuffe İBBŞT 2022

Özet olarak söylemem gerekirse İBBŞT’nun Tartuffe’ü eğlendiren bir oyun olmuş. Seyirci de çok seviyor. Ama 2022 Tartuffe Ahmet Vefik Paşa’dan 160 yıl sonra onun yaptığı Tartuffe kadar bilinçli midir? Bence değil.

İBBŞT Orhan Veli tercümesini oynuyor. İlave olarak bestelenmiş Orhan Veli şiirleri aralara serpiştirilmiş. Bestelerin güzel ama kelime çağrışımı ile seçilen şiirlerin zorlama izlenimi verdiğini söylemek zorundayım. Oyunun sonunda Tartuffe’ün aileyi tehdit etme sahneleri tekrara düşmüş. Oyun daha çabuk toparlanabilir(di). Marianne ile Valére sahnesi uzun. Oyunla ilgili beni rahatsız eden husus İBBŞT rejisinin grotesk anlatımı tercih etmesi. Moliere’in Commedia Dell’Arte’den vazgeçtiği ve konunun önemine binaen ‘ağırbaşlı komedi’ denilen bir türde yazdığı oyunda kostümlerle vurgulanan karikatür tiplerle güldürü ögesinin abartılması seyirci üzerinde tam bir yabancılaşma yaratıyor. Bu yabancılaşma Brecht’in yabancılaşması değil uzaklaşma. Konunun özü yok oluyor. Oyun bir sirk gösterisi hâline geliyor. Seyircilerin oyundan hoşlanmasının nedeni özellikle ikinci perdedeki politik göndermeler saman alevi gibi birden çakıyor sönüyor. Groteksin abartılı oyunculuğu içinde yaşadığımız toplumda rollerin karşılıklarını silikleştiriyor. Kalıplaşmış tiplerin yaşayan tiplere dönüşmesi engellenmiş oluyor. Ahmet Vefik Paşa’nın Osmanlı toplumunun özelliklerini yansıtma ve mahalli tiplemeler yaratmasında  becerisinde somutlaşan başarıyı yakalayamıyor. Toplumun almaya hazır olduğu mesajlar dini ticaret ve/veya politik hedefin aleti haline getirmiş  cemaatlara dokunuşlarla ilgili. (‘Adalet var kanun var nizam var’ iması. ‘Ne istedi de vermedim ben ona’) İBBŞT rejisi konuyu o yöne doğru kaydırmaya meyilli. Oysa ki Tartuffe karakterinin temsil ettiği karakter aslında günlük hayatımıza şu veya bu şekilde giren din tüccarlığı ile yakından ilgili ve din adamları ile sınırlı değil. Cemaat v1e tarikatları güçlendiren de o iklim. İBBŞT maalesef bu konu ile ilgili çok dikkatli ve başına iş almak istemiyor popüler olanı kaşımayı tercih ediyor.  Oyuna ip atlama sandalye kapma oyununu ekleyen Moliere’in doğum gününü kutlayan  yönetmen oyunun sonunda Ahmet Vefik Paşa’yı sahneye getirse hoş olmaz mıydı?

Oyunculuk ve Tasarım

Çok başarılı bir oyunculuk seyrettim. Oyuncuların çoğunu tanıyorum ama İBBŞT’nun oyun künyelerinde oyuncu isimlerini oynadıkları rolleri listelemeden sürü şeklinde vermesini protesto ettiğim için oyuncularla ilgili özel bir şeyler yazmayacağım. Sadece Elmire ve Dorine rolleri yan roller değil. Ödül jürilerinin dikkatine sunarım.

Dekor işlevsel ancak kilise çağrışımı uygun değil ve uzaklaşmaya hizmet ediyor. Kostümler türe uygun ışık iş görüyor besteler ve koreografi çok başarılı.  

Ben Tartuffe’ü kabare olarak hayal ettim. Bir gün birileri çıkar ve yapar diye umut ediyorum.

Eli yüzü düzgün bir oyun. Seyirci de seviyor. Siz de deneyin. Yazımı okursanız belki ufkunuza yardımcı olurum. Tartuffe sahnelemesinin tiyatronun sorumluluk ve görevleri ile ilgili bir parantez ve tartışma  açmasını dilerim. Ben bugün Ahmet Vefik Paşa’nın yaptığının yapılamamış olmasına üzüldüm.

Melih Anık

 

Yazımda kullandığım ve alıntılar yaptığım kaynaklar:

Molier Tartuffe Orhan Veli tercümesi

Moliere Tartuffe- Ceviri Ahmet Vefik Paşa Yayına hazırlayan Özlem Pekcan

San Lazzaro Sahnesi- Yervant Baret Manok- Bgst yayınları

Ahmet Vefik Paşa’nın Çevirilerinde Osmanlılaşan Moliere- Melahat Gül Uluğtekin Master tezi

Çeviri ve Tiyatro: Moliere çevirlerinin Türk Tiyatrosu’na etkisi- Prof.Dr. Abdullah Şengül

Moliere Prof.Dr.Melahat Özgü

Oyuncu Eğitiminde Moliere’in Tiyatro Oyunlarının Yeri, Dramaturjisi, Reji ve Diksiyon çalışması  Öğr. Gör. Tolga Özenç ÖZENÇEL

Oyunun Künyesi

TARTUFFE

YAZAN      :    MOLIERE (JEAN-BAPTISTE POQUELİN)

ÇEVİREN   :    ORHAN VELİ KANIK

YÖNETEN :    YİĞİT SERTDEMİR

DEKOR TASARIMI            :           BARIŞ DİNÇEL

KOSTÜM TASARIMI         :           EYLÜL GÜRCAN

MÜZİK       :    EMRAH CAN YAYLI

IŞIK TASARIMI      :           KEMAL YİĞİTCAN

EFEKT TASARIMI  :           SERKAN YAVŞAN

KOREOGRAF :         ÖZGE MİDİLLİ

DEKOR UYGULAMA        :           SIRRI TOPRAKTEPE

KOSTÜM UYGULAMA     :           AYNUR DURAN KOPUZ - SİBEL USANMAZ

YARDIMCI YÖNETMEN  :           TOLGA YETER

REJİ ASİSTANLARI           :           HAZAL UPRAK - ÖZGE KIRDI - DAMLA CANGÜL YİĞİT

SÜRE          :    155 Dk. / İki Perde

                         

OYUNCULAR         :           BENNU YILDIRIMLAR, EMRE ŞEN, GÜRKAN BAŞBUĞ, MEHMET SONER DİNÇ, MURAT GARİPAĞAOĞLU, NACİ TAŞDÖĞEN, NİLAY BAĞ, ÖZGE KIRDI, SEMAH TUĞSEL, TOLGA YETER, YEŞİM KOÇAK, ZEYNEP GÖKTAY DİLBAZ

2 Şubat 2023 Perşembe

Kırmızı ve Mavi Ekipli Oyun: Zehir (Lot Vekemans - İBBŞT)

 Mehmet Ergen salgın dönemi için Minimal Sezon repertuvarı hazırlamıştı. Zehir İBB Şehir Tiyatrosu’nda Mehmet Ergen dönemi oyunlarından biri. Oyuna geçmeden önce bir hususu tarihe kaydetmek isterim:  Mehmet Ergen aynı dönemde Şaban Ol’un çevirdiği iki oyundan(Zehir ve Tuzak) birini(Zehir) Şehir Tiyatrosu diğerini(Tuzak) kendi tiyatrosu(Talimhane) için seçmiş. İki oyunu da Şaban Ol yönetti. Bu bana etik gelmiyor.




Oyuna gelirsek..

Lot Vekemans’ın iki oyununu da okudum. Oyun yazmasını biliyor ama özellikle seçilmesi gerekmiyor. Onun ayarında hatta ondan daha iyi yazarlar var ülkemizde. Yabancı  bir yazarı tanıtmak ödenekli bir tiyatronun görevi tabii ki. Ama 2010 yılında Hollanda’da Tiyatro Yazarları Birliği tarafından En İyi Oyun Ödülü almış bir oyunun 12 yıl sonra Türkiye’ye getirilmesi üzerine de düşünmek gerekir.  Ödenekli tiyatroların dünya tiyatrosunu izleme konusunda eksik olduğunu düşünüyorum.  Türk yazarları tanıtmak ödenekli tiyatroların önde gelen görevlerinden biri olmalı. Şehir Tiyatrosu oyun yazarı yetiştirmek gibi bir görevi olduğunu düşünüyor zaman zaman. Oyun yazma kursu açmak oyuncu yetiştirme kursu açmak kadar yanlış bir uygulama. Edebi kurulun verimli çalışmasını sağlamak ve başvuran oyunlar arasından umut veren oyunları kurum dramaturglarının kişisel kaprislerine mahkum etmeden sahneye çıkarmak bana doğru gelen bir yol. Yazar sahnede gelişir. Öte yandan kurs verilen oyuncuları sahneye  figüran olarak bile çıkarmanın da sorunları var. Ülkede bunca eğitim kurumu varken ödenekli tiyatro ne mesaj vermektedir? Onlar yetiştiremiyor ben kendi oyuncumu yetiştireyim mi? Siyasal olarak seçmene hoş görünmenin ötesinde ne işe yarar o kurslar?   Oyunculuk kursu değil tiyatro bilgilendirme seyirci yetiştirme eğitimlerini ise desteklerim.

Oyun seçerken yakın çevrenden seçim yapmak kendin için yatırım yapmak gibi bir şey olur. Seçimlerin nesnel ve hakça olması gerekiyor.  İBB Şehir Tiyatrosu repertuvarına almadığı edebi kurulun raflarında beklettiği oyunlara bir bakmalı derim.   Öte yandan az kişili oyunları özel tiyatrolara bırakıp büyük oyunlar yapmalı ödenekli tiyatrolar. Mehmet Ergen bir dönem önce özel tiyatroda oynanmış bir oyunu Şehir Tiyatrosu repertuvarına aldı. O oyunun ödenekli tiyatro için vazgeçilmez yanı neydi anlamış değilim. Mehmet Ergen Zehir (ve birkaç başka oyun) için iki ‘cast’ yapmış. Ekiplere verdiği isimler  (Kırmızı  ve mavi) bana askeri manevraları hatırlattı. Orada da savaş senaryoları içinde birbiriyle savaşan iki ekip olur. Kırmızı düşman ekiptir. Mavi’ler kazanır.  İki ekibin birbiriyle yarışma içinde olma görüntüsü iyi değil. Salgın döneminde hastalanan oyuncu çok olur diye alınmış bir tedbir olabilir. Ya da çok az ihtimal ama oyun aynı anda farklı yerlerde oynansın istenmiş olabilir. Bizim seyircimiz dünyadan habersiz olduğu için ucuz eğlenceyi çok da araştırmıyor. Önüne konanı yiyor ve sosyal medyada oyunu ‘like’lıyor. Seyrettiği oyunda kimlerin oynadığını biliyor tabii ama bunun gibi ‘cast’li düzende başka kim oynuyor farkında değil. Bu oynayanlar için de haksızlık.  Bir ekibi seyredip beğenmeyen biri aslında diğer ekibi de şaibe altında bırakabilir.  Eleştirmen için de zor. Şimdi bu yazıyı okuyan kendi seyrettiği ekibin eleştirisi sanacak. Aslında eleştiri okuyan yok . Fazla şey etmemek lazım. Öte yandan bilet satışa çıkınca o ay hangi ekibin oynayacağı da belirtilmiyor. Seyirci yer bulduğu ucuz eğlenceye bilet yakalamakla meşgul. Bu oyunculara haksızlık hatta saygısızlık. Yönetim için de ‘farketmiyor’.  Bu iş Allah’ın emri mi yahu. Oyuncu hastalanır oyunu oynamazsın biletleri askıya alırsın olur biter. Bakın Cadı Kazanı oyuncu rahatsızlığı nedeniyle iki ay üst üste iptal edildi. Biletim askıda.  

Zehir altı yıl sonra oğullarının yattığı mezarlıkta bir araya gelen bir çiftin 75 dakikalık diyalogu. Çift o acı olaydan sonra ayrılmış.  Geçen yılların muhasebesini yapıyorlar. Kadının bu buluşmada başı çekmesi ve giderek ortaya çıkan ‘kadın’ faktörü bence kadınlara haksızlık.  Bize ne kadar yakın bu ilişki? Bizde bir acı üzerine bir tarafın çekip gittiği ve kendi hayatını kurduğu ilişkilerde eşler bir araya gelmez. Bu nedenle erkek da kadın da çok Avrupai(!).  ‘Ortak çocuğumuzun hatırına bir araya geliyoruz’ denir ya burada ortaklık dağılmış.

Bu oyun bence yönetmensiz de olurmuş. Ben yönetmen damgası görmedim. İki iyi oyuncu yönetmene dramaturga dekor kostüm tasarımcısına gerek kalmadan bu oyunu çıkarır. (Özel tiyatro öyle yapıyor çoğunlukla. Ödenekli tiyatroda yağ bol.) Kadro tamam  ama oyun prova dekorunda oynanıyor.  Covid bulaşmasın diye mi bu kadar az bir dekor var? Hani mizansen kesinleşmeden oraya buraya bulduğun şeyleri koyar da mizansen yaparsın ya öyle bir durum var. (Bir fark var bu sahnede tabureler tek örnek.) Bir mezarlıkta ziyaretçilerin buluşma yerinde  bir tabure üzerine konulmuş evde kullanılan kahve makinası o durumun göstergesi. Kahve su içmek oyunda şart mı? İçmezlerse ne değişecek? Hiçbir şey. Oyun boş sahnede oynansa belki de daha iyi. Ama yarı boş sahne oyundaki duygusallığı bozuyor. İnsan o duygusallığın klasik bir dekor ile tamamlanmasını istiyor.  Oyun da ‘giyinmek’ istiyor. Ama bu oyun tam alternatif sahnenin 'oda'larında oynanmaya uygun. (Zehir öyle bir sahnede de oynanıyor. Gazhane Meydan Sahnesi. Orada kalsa daha iyi.) Bu yarısı boş sahnede iki iyi oyuncu seyirciyi sahneden koparmadan oynuyor. Ben zaman zaman sesleri duymakta zorlansam da iki oyuncunun(Sevinç Erbulak, Ahmet Saraçoğlu) yarattığı duygusal ortama girdim. Salt onların oyunculuklarından dolayı 75 dakika oyunun içinde kaldım.

Zehir seyredilmesi şart olan bir oyun değil. Tiyatroseveri  pişman edecek bir oyun da değil. Bizim seyircimiz için bir yazar tanımanın anlamı yok zaten. Bilet yakalarsan git seyret. Evde oturmaktan iyidir.

Melih Anık

Künye:

YAZAN              :    LOT VEKEMANS

YÖNETEN         :    ŞABAN OL

MÜZİK              :    SİNAN ARSLAN

DRAMATURG      :            ÖZGE ÖKTEN

SAHNE - KOSTÜM TASARIMI     :              NİHAL KAPLANGI

IŞIK TASARIMI    :            MURAT SELÇUK

EFEKT TASARIMI              :              HANEFİ TOPRAKTEPE

DEKOR UYGULAMA       :              CİHAN AŞAR

KOSTÜM UYGULAMA   :              ONUR UĞURLU

YARDIMCI YÖNETMEN  :              DOĞAN ŞİRİN

REJİ ASİSTANLARI           :              ZELİHA BAHAR ÇEBİ - YASEMİN GÜVENÇ

SÜRE                 :    75 Dk. / Tek Perde

                                

OYUNCULAR :    AHMET SARAÇOĞLU,  SEVİNÇ ERBULAK

30 Ocak 2023 Pazartesi

Bir Ali Poyrazoğlu Gösterisi: DESİDERATA İnsan Sesine Konan Kuş

 Ali Poyrazoğlu kendi tiyatrosunu 1972 yılında kurar. 2022 tiyatrosunun ellinci yılıdır. Ülkemizde uzun soluklu tiyatro sayısı iki elin parmaklarından az. Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu o ‘az’lardan biri.  Geçen elli yıl içinde Türk Tiyatrosu’na yol gösteren nice oyunun altında onun imzası var. Ama kısa bir özet yaparsak: 350 dizi bölümü, 100 ‘talkshow’, 65 filmde baş rol, 35 kitap, onlarca  oyun çevirisi, 20 yıl gazetelerde köşe yazarlığı radyo programcılığı konferans panel atölyelerle 600 bin kişiye verdiği eğitim, üniversitede hocalık.. Bu arada yurt dışında farklı dillerde oyunculuk yönetmenlik. Ali Poyrazoğlu kendi tâbiriyle yıllardır ‘pedal çeviriyor’ bisikleti devirmeden sürüyor. Birkaç disiplini ‘tokuşturarak’ farklı bir zenginlikle yarattığı seyircisi onun peşini bırakmıyor.



Arkadaşı olmaktan gurur duyduğum Ali Poyrazoğlu her karşılaşmamızda yeni yeni projelerden söz eder bitmez enerjisi ile  geleceğe umutla bakar. Elinin altındaki projeleri başkalarına da verir. Son günlerde yaşadığı yangın felaketi,  koleksiyon değeri olan yılların birikimini kül etmiş olsa da o yaşadığı hüznü yeni bir doğuşa çevirmek için yeniden başlıyor.  Desiderata işte o günlere rastlayan ve 2500 kalbin birlikte atmasına neden olan bir gösteri.

Kelimeler kifayetsiz kalınca müzik gelir yardıma. Müzik yol gösterir, yol arkadaşı olur, teselli olur, dert ortağı olur, sevincin dili olur. Müzikle yeni pencereler açılır nefes alırız bulutları dağıtırız. Müzik geçmişle geleceği bağlar. Herkesin bir müziği vardır ama notalar bizi birbirimize bağlar.  Müzik ‘kuşlara tel olur’.  Desiderata kuşlara yuva olan müziğin sesin hikayesidir.

Desiderata ‘arzu edilen şey’ demek. Max Ehrman 1920’de ‘Dilekler’ şiirinde demiş ki:

‘ Kendi mesleğine karşı duyduğun ilgiyi kaybetme

Çünkü değişen zaman içinde sahip olduğun gerçek mülktür.

Beklenmedik bir talihsizlikte seni koruyan güç olması için ruhunu besle

Tüm hayal kırıklıklarına karşı dünya hâlâ güzeldir’


Ali Poyrazoğlu sanki bu dizelerin kahramanı. Bu düşünceleri seyircilere ulaştırmak için sanatını yapıyor. ‘Kendi ile tanışıp ötekine anlatma hâli sanat. Sanat insan kendisiyle el sıkışsın diye var. Birer kanadı kopmuş iki kişinin birleşip çift kanatla uçması için var.  Sanat dertli zamanlarda yere sağ salim inişi sağlayan bir paraşüt. ‘ diyor Ali Poyrazoğlu. Onun tanımıyla hepimiz altımızda ağ olmadan sallanan birer trapezciyiz.  Ali Poyrazoğlu’nun gösterileri  bir siyasi görüşün reklam yüzü olmadan  ülkemiz insanını, kadınını ve de Atatürk’ü anlatmak için birer vesiledir.  Yenilenmiş ve çoğalmış olarak çıkarsınız o gösterilerden.   

Poyrazoğlu ‘İnsan Sesine Konan Kuş’ başlığı altında sunduğu gösteriye şöyle bir girişi yapıyor:

‘ İnsan ağzından çıkar da

Boşluğa uzanır

Gezmeye gider

İnsan sesi

 

Ölür gidersin de

Sesin kalır

 Ses kuşlara tel olur

 

Bir kemanın göz yaşları

Çellonun özlemi

Bir piyanodan çıkan tuş sesi

Konsunlar diye kuşlara yuva olur.

 

Müziktir işte o insan sesine gizlenen

Konuşsunlar diye bütün aşklar adına

Kuşlara telleri geren

 

İnsan sesine konmak

Zaten kuşun işi bu’(Ali Poyrazoğlu)

 

Desiderata   Carmen Prelude Act 19,Entr’acte 2-4(Bizet),  Havanaise Op 83(Camille Saint Saéns), Zigeunerweisen Op 20(Pablo de Sarasate), Goyescas İntermezzo(Enrique Granados) dan oluşan bir gösteri.

Poyrazoğlu’na Zdravko Lazarov(Orkestra şefi), Nesrin Gönüldağ(Mezzosoprano), Murat Güney(Bariton) Oleksandr Samoylenko(keman) ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi orkestrası tüm enerjileri ve heyecanları ile eşlik ediyor.

 Ali Poyrazoğlu birbirinden şık kostümler içinde orkestrayı yönetiyor müziği dillendiriyor ve eserlerle ilgili anekdotlar anlatıyor. Onun canlandırmasıyla eserler de canlanıyor. Ağzına baktıran bir anlatıcı bir büyücü Ali Poyrazoğlu. Sesler boşluğa uçuyor kuşlara tel oluyor.

‘Müziğin tellerine konunca kuşlar

Arzu başlar

Desidereta

İnsan sesi ile verdiği şekil

Dayanılmaz kılar bakılan şeyi

Sarılırsan ancak ateşi söner.’(Ali poyrazoğlu)


 Sarılın ki yakmasın arzunun ateşi.

Artık sokaklarda kuşların konduğu tellere farklı bakacağız.

 Ufuk ve gönül açan bu gösteri  11 Şubat 2023’de AKM’de ikinci kez sunulacak.

Kaçırmayın.

Melih Anık

23 Ocak 2023 Pazartesi

Oyun Hamuru Muamelesi Yapılmış Bir Oyun: Kutlama(İBBŞT)

 Tiyatro Mottom:

Sahnedeki oyun hayatı fark etmemizi sağlıyor hayatı daha iyi okumamıza yardım ediyor hayata ilişkin pratik yaptırıyor mu? Tiyatro niye var?

İngiliz tiyatrosunun ve ‘absürd’ tiyatronun en önemli temsilcilerinden biri sayılan  2005 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Harold Pinter soyadına atıfla ‘Pinteresque’(pinterimsi) şeklinde tanımlanan bir üslubun yaratıcısıdır. Oyunları çoğunlukla karanlık dar ve kasvetli odalarda geçer. Suskunluğun hâkim olduğu ortamlarda oyun karakterleri korku endişe tehdit hisleri altında şiddetin görünen görünmeyen  yüzüne tanık olur. Yazar çoğu zaman erotik fanteziler kullanarak karşı tarafı baskı  altında tutma alt etme tümüyle yok etme ile dramatik gerilim yaratır. Pinter Nazilerin Yahudileri yok etme sürecinde insanlık dışı dramları ve savaşın en acımasız örneklerini yaşamış.  Kendi ifadesiyle ‘Gestapo olgusu birçok insanın dolaşım sisteminde yer etmiştir.’ 

Pinter’in oyunlarında gerçek hayat, estetik kaygıyla eleştirel bakış açısıyla verilir. Eserlerinde Samuel Beckett etkisi  Oscar Wilde nüktesi hissedilir. Eserlerinin dünyanın bütün ülkelerindeki seyircilere ulaşması eserlerin ‘zamansız ve yersiz’ olmasından dolayıdır. Müstehcen kelimeler kullanır. Durum müstehcen ise onu öyle anlatmak müstehcenlik değildir.

1980’den sonra eserlerinde siyasallaşma sürecine girdiği görülür. Yazarlığında ikinci dönem sayılan bu yıllarda siyaset ve siyasi aktiviteler  yazarın hayatında çok yer tutar ve bu da oyunlarına yansır. 1985 yılında Arthur Miller ile Uluslararası Yazarlar Kulübü adına ülkemize bir ziyaret gerçekleştirir. Bu ziyaret sırasında 1980 askeri darbesi ile tutuklanan siyasi parti liderleriyle yazarlarla sendika yöneticileriyle  görüşür. One For The Road ve Mountain Language gibi işkence ve şiddetin ele alındığı oyunlarının bu ziyaretin etkisiyle ortaya çıktığı söylenir ama yazar kesin bir bilgi vermez. Yazarın ülkemizdeki olaylar karşısındaki muhalif eylemleri  Hasankeyf’in tarihi dokusunu korumak amacıyla 2004 yılında yapımına başlanan Ilısu Barajı inşaatının durdurulmasına karşı uluslararası kampanyayı başlatan öncüler arasında yer almasıyla sürer.  Düşünce özgürlüğünden ve insan haklarından ödün vermeyen yaklaşımıyla traji- komik unsurları gözler önüne serer. Pinter  Vaclav Havel’e destek, 1990 Körfez Savaşına karşı çıkması 2003 Irak Savaşındaki işkence olaylarını protestosu ile siyasal duruşunu ortaya koyar.

2000 yılında yazdığı Kutlama oyun yazarlığına koyduğu son noktadır. Kutlama Pinteresque unsurların kara mizah grotesk sanatın tekrarlamaların duraksamaların bol yer aldığı kolay cümlelerin kullanıldığı ama  sofistike ifadelerle etkileyici bir oyundur. Oyun karakterleri son derece aşağı bir dille ve küfürlerle birbirlerine hitap eder; aristokrat şık giyimli zarif görünümlü halktan kopuk onların sıkıntılarından habersiz kendi zevkleri için yaşayan insanlardır. Elit tabakanın inançları fikirleri nedeniyle eziyet edilen şiddet gören aydınları dile getiren Garson gibi kendilerinden olmayan birinin araya girmesine tahammülleri yoktur.  Kutlama sosyal ayrışmayı açığa vuran parasal ve siyasal gücün kötüye kullanılmasını anlatan bir oyundur. Pinter vurdumduymaz insanları kullandıkları müstehcen dil ile yerin dibine batırır.

Türk seyircisi Pinter ile Kent Oyuncuları’nın sahneledikleri Kapıcı oyunuyla tanıştı. Doğum Günü Partisi, Git Gel Dolap, Issız Topraklar, Küller Küllere, Bir Tek Daha ülkemiz tiyatrolarında oynanmıştır.

 (Prof.Dr.İbrahim Yerebakan’dan derleme)

Kutlama, Parti Zamanı(1991) oyununun devamı gibidir. Karakterler sanki o oyundan çıkıp bu oyuna gelmişlerdir.  Parti Zaman’ında günlük yaşamdan kopuk elit insanların basmakalıp konuşmalar ve eğlencelerle egzotik yiyecek ve içeceklerle anlamsız bir şekilde zaman öldürdüklerini görürüz.  Kendi konforlarından başka hiçbir şeyi dert edinmeyen toplumsal yozlaşmanın kokuşmuşluğun otoriterleşmenin birer sembolü olan insanlar kendileri hakkında eleştirel söz duymaya tahammül edemezler.




İBBŞT ne Yapmış?

Perde kapalı. Sahnenin salon tarafında bir piyanist hazır. Perde açıldığında sahnede  iki yemek  masası görüyoruz. Birinde dört diğerinde iki kişi oturuyor. Dört kişilik masadakiler iki erkek kardeş ve onlarla evli iki kız kardeş. Şehrin en lüks lokantasına çiftlerden birinin evlilik yıldönümünü kutlamak için gelmişler. Diğer masada konuşmalarına  ve  erkeğin kadına muamelesine bakılırsa bir gecelik buluşma için bir araya gelmiş bir çift var. Perde açıldığında oyuncular yüzlerindeki maskeleri çıkarıyorlar. Seyirci için ilk izlenim: ‘Oyun günümüze getirilmiş’  Zaten o sırada arkadaki büyük ekran televizyonda salgına ait görüntüler var. Hastane, yoğun bakım  mezarlık, gömme tecrit görüntüleri bunlar. Sonradan bu görüntülere savaş sahneleri şiddet ve  göçmen görüntüleri de ekleniyor. Dışarıda kaos sürerken lokantadaki insanlar keyf içinde ve kendi kişisel dertleri ile meşgul. Dünya yanmış umurlarında değil.  Bu başlangıç Pinter’e uygun. Ama oyun, giderek Pinter’den uzaklaşıyor.  Oyuncular sırayla sahnedeki(lokantadaki) ayaklı mikrofona geliyor şarkı ve şiir okuyor. Dans ediyor. Büyük hareketlerle kaçma kovalamacalar var sahnede. Sanki oyunun temposu hızlansın diye ve de seyirci sıkılmasın gülsün eğlensin diye yapılmış reji. Ama bu şekilde lüks lokanta esnaf lokantasına dönüyor.   Bu arada televizyon ekranındaki görüntüler tekrar tekrar dönüp duruyor. Piyaniste para atılıyor. Lokanta misafirleri ile lokanta çalışanları arasında flörtümsü yakınlaşmalar oluyor. Garson’un kaderi  ve ona ait son replikler tekstekinden farklı şekilde yansıtılıyor. (Seyredeceklere önceden anlatmak istemedim.)  

Bu oyunun rejisi son yıllarda sık sık tanığı olduğum bir durumun aynası.  Tiyatroda bu anlayış yönetmenlerin  klasik oyunları (Shakespeare, Brecht, Moliere, Pinter..vb) ‘kafalarına göre sahnelemeleri’ olarak ortaya çıktı. Yönetmenler klasik bir metni alıp ‘yeniden okuma’ adı altında keyiflerince değiştiriyorlar tekste ekliyor tekstten çıkarıyor. Tekst sanki bir oyun hamuru. Bu değişiklikler zorlama mizansenleri getiriyor. O zaman yazarın üslubu kayboluyor. Bu denemeler  ‘post modern’ sayılıyor ki ‘bırakınız yapsınlar’ ifadesiyle özetlenebilir. Savunma hazır: ‘İçinde yaşadığımız çağ toplum seyirci bunu gerektiriyor.’  Ben diyorum ki  ‘O zaman kendi oyununu kendin yaz.  Bir başkasının oyununu bozmaya ne hakkın var!’ Gene öyle bir örnek ile karşı karşıyım. Bu noktada ‘Yazarın eseri yol göstericidir. Amaç seyirciye mesajı aktarmaktır’ deniyor çoğu kez.  Yazarın üslubunun önemi yok mu? Tiyatro mektupla mesaj  dağıtan postacı mı? Ödenekli bir tiyatroda yönetmenin sorumluluk ve görevi ne? 

Pinter’in oyunlarında susuşların duraksamaların önemi var. ‘Pinter duraksaması- Pinter sessizliği’ diye bir şey var literatürde. Pinter oyunlarının ‘ruhu’ var.  İBBŞT rejisinde hem ağız hem beden gevezesi ruhsuz  bir takım insanlar gördük. “Sen boşver Pinter’i oyunu eleştir” deniyor. İyi de oyunun afişinde künyesinde Pinter’in ismi var. Onlar beni Pinter oyununa davet ediyor. Aslında o bir taahhüt. Seyirciye “Sana Pinter’i göstereceğim’ demektir. “Pinter’i göstermek” bir eylem insanı olan Pinter’in katıldığı eylemlerden(Körfez Savaşı, Irak Savaşı, Türkiye ziyaretindeki vurguları, Ilısu barajı   gibi..)  somut  görüntülerle hafızaları tazelemektir mesela.  Oyun broşüründe onun hayat hikâyesini verirken Türkiye ziyaretini Dağ Dili oyununu es geçmemektir mesela.  Bunları yapamıyorsanız siz Pinter oyunu yapmamalısınız. Çünkü yaptığınız ucuz kahramanlık oluyor. Tüm bu çerçevede oyunun sonunda oyuncuların yüzlerine taktıkları maskeler o ucuzluğun yansıması. Alkış almak amacıyla yapılan ucuz trüklerden.  Perdeyi piyanistin kapatması da Garson’un kişiliğinde yansıtılan mesajı yok etti. (Garson kapatsaydı da bir şey değişmez oyun kurtulmazdı.)

Seyirci için durum daha da vahim. Çok büyük bir kesim Pinter öyle bir yazarmış diye cehaletine yeni bir bilgisizlik daha ekleyerek çıkıyor salondan. Çoğu hiçbir şey anlamıyor. Kurumla yönetmenle oyuncularla ‘papaz olmasın’ diye oyunu beğenen şakşakçı eleştirmenler ortalığı dumanlıyor. 

 Ben Parti Zamanı ve Kutlama’yı birbirine bağlayabilen yazım içinde değindiğim hususları estetik bir çerçeve ile ortaya çıkarmış ‘Pinter okumasını’ ayakta alkışlarım. Pinter’i Pinter gibi hakkını vererek oyna yeter.  Komedisi içinde, düşündüren bir oyun çıkar ortaya ‘wit’li bir oyun. İBBŞT’nın Kutlama’sı  o düzey bir ‘wit’ten yoksundu. (Wit: akıl zeka ve nüktenin karışımı)  Vasatın çok altında bir oyundu.

Genel olarak sahnenin bir tarafında hareket varken diğer tarafında hareket olmaz. Zaten yönetmen de masadan masaya geçen konuşmalarda sözü olmayan masayı karartıyor. Bunu anladım ama oyun boyunca sahnede hareket varken arkadaki televizyon ekranındaki videonun dikkati dağıttığını fark etmemiş mi? Oyuna ön perdede o görüntülerle başla videoyu kes perdeyi kaldır oyuna gir olamaz mı? (Gerçi onu yapsa da oyun kurtulmaz.)

Oyuncular ‘oynadı’.  Oyunculuklarını bildiğim oyuncuların kabahati tamamen yönetmenden kaynaklanıyor. Karikatür olmak oyuncuların  seçimi değildir diye düşünüyorum. Yönetmenin dediğini yapmışlar bana göre.  Ama  Pinter ‘wit’ini yok etmiş bir oyuna katkı vermişler. Kaba saba bir şey çıkmış ortaya.

Dramaturg yönetmenin peşine takılmış.  O da onaylamış demek ki.

Dekor kostüm ışık oyunun en zararsız unsurları. İdare etti.

Ben bu oyunun eleştirisini yazarken ne yapayım?   Vazgeçtim Pinter’e  uyumundan sahnede gördüğüm ‘şey’ kendi kapsama ve sınırları içinde yazdığım bu eleştiriyi bile hak etmiyor. Tarihe kalsın diye yazıyorum bu eleştirileri.  Yönetmen Pinter tekstine oyun hamuru muamelesi yapıp kendince yeniden yoğurmuş. Ortaya çıkan ekmek yenmez.

Melih Anık

 

Not: 

Oyun künyesinde gene kimin hangi rolü oynadığı belli değil. Oyunculara sürü muamelesi yapılmış.

Yazımda kullandığım kaynaklar:

Kutlama(oyun) H.Pinter – Prof.Dr. İbrahim Yerebakan’ın önsözü  / Mitos Boyut Yayınları

Parti Zamanı(oyun) H.Pinter – Prof.Dr. İbrahim Yerebakan ‘ın ön sözü / Mitos Boyut Yayınları

Harold Pinter’in Nobel Edebiyat Ödülü’nü Kabul  Konuşması

The Essential PINTER - Grove Press New York

Oyun Künyesi

KUTLAMA

 YAZAN             :        HAROLD PINTER

ÇEVİREN           :        CEVAT ÇAPAN

YÖNETEN          :        YILDIRIM FİKRET URAĞ

DRAMATURG            :        DİLEK TEKİNTAŞ

SAHNE-KOSTÜM TASARIM       :        SEBAHAT ÇOLAKOĞLU

IŞIK TASARIMI          :        MAHMUT ÖZDEMİR

EFEKT TASARIMI      :        HARUN ÖZDAMAR

KOREOGRAF  : HAMİT ERENTÜRK

DEKOR UYGULAMA :        MURAT GÖKDEN

KOSTÜM UYGULAMA       :        HACER DURAN, AYNUR DURAN KOPUZ

YARDIMCI YÖNETMENLER       :        CAN ERTUĞRUL, ÇAĞLAR POLAT, ŞEHNAZ BÖLEN TAFTALI, YONCA İNAL

REJİ ASİSTANLARI    :        SERAP DOĞAN

SÜRE         :      60 Dk. / Tek Perde

                         

OYUNCULAR    :        CAN ERTUĞRUL, ÇAĞLAR POLAT, ERKAN SEVER, GİZEM AKKUŞ, ORÇUN TEKELİOĞLU, ÖZGÜR EFE ÖZYEŞİLPINAR, PINAR DEMİRAL, SELİM CAN YALÇIN, SELİN İŞCAN, ŞEHNAZ BÖLEN TAFTALI