Çehov’un Vişne Bahçe’si isimli oyununu Üsküdar İBŞT-Müsahipzade Celal Sahnesi’nde seyrettik.
Çehov ve Vişne Bahçesi
“26 Eylül 1903 de Çehov karısına şu telgrafı yolladı: “Dört perde de tümden tamamlandı. Onları sana göndereceğim.” Ertesi gün ona şunları yazıyordu:”Canlı kişiler yarattım doğrusu, ama oyunum bir şeye benzedi mi bilmiyorum”
7 Ekim 1903 de “Ağırdan alıyorum,onun için de oyunum bana şimdi ölçüsüz,çok heybetli bir şey gibi görünüyor ve korkutuyor beni”
Oyunu bitirip Moskova Sanat Tiyatrosu’na gönderdi. Nemiroviç,Dançenko oyunun “En iyi, en yeni,en özgün ve en şiirsel oyun” olduğunu bildirdi.
Stanislavski ”Pek çok duygulandım.Coşkumu bastıramıyorum.Ömrümde böyle bir hayranlık duymadım.Oyununuz bence yazdığınız bütün şeylerin hepsinin üstünde.Bir dahi yazarı gönülden kutlarım.” diye belirtti duygularını.
Oyun Vişne Bahçesi idi. Çehov 2 Temmuz 1904 de öldü. Vişne Bahçesi, son oyunu oldu…
Oyun Stanislavski yönetiminde çalışılmaya başlandığında Çehov ile Stanislavski arasındaki yazışmalar bir anlaşmazlığı ortaya çıkardı. Stanislavski “Çiçekler tam açmaya başlarken yazar geldi ve her şeyi altüst etti” diyordu.
Stanislavski toplumsal bir dram görüyordu oyunda. Kır kesiminin küçük soylularının direşken ve girişken yeni zenginler karşısında silinişinin dramını.
Çehov ise yirmi kez söylemişti , Vişne Bahçesi’ni bir komedi hemen hemen bir fars olarak tasarladığını.
Oyun Stanislavski’nin yorumuyla sahneye çıktı. Çehov memnun kalmadı. Gala gecesi seyircilerin coşkun alkışları onu tatmin etmedi.
Gerçekte oyunun yarattığı coşku, konunun gizli trajedisi ile kişilerin hafif gülünçlüğü arasındaki karşıtlıktan kaynaklanıyordu.Dramatik gerilimi eylem yokluğu doğuruyordu.Mal sahipleri iyi anılarla dolu Vişne Bahçesi’ni düşünmektedirler ama elde tutmak için hiçbir şey yapmamaktadırlar. (Meyerhold “Bu cansıkıntısı değil kaygısızlık” diyor) Bu arada satın alan kaba saba,kararlı ve pratik bir adam , Vişne Bahçesi’ni yerle bir edip toprakları ağaçsız bırakarak üstüne satılmak üzere villalar yapma hayalleri kuruyordu. Para kaygısıyla güzelliği ve şiiri yok eden bir adam karşısında mal mülk sahiplerinin temsil ettiği o eski, kaderci,çökmekte olan Rusya …Görünüşte çok basit olan karşılıklı konuşmaları dinlerken, seyirci, yıllardan beri bu insanların yakınında yaşamış , geçmişlerini tümüyle bildiği kendisinin de bu bayağı cennetin bir konuğu olduğu duygusuna kaptırır kendini.Her nesnenin kutsal emanet olduğu ve bugün yıkıcıların kolladığı bir cennetin konuğu. Çehov’un mucizesi bu gülme ve utanıp sıkılma,ince alay ve üzüntünün karışımıdır. Efendilerinin evde kilitli unuttuğu emektar uşak Firs terk edilen evde tek başına kaldığında ve vişne ağaçlarını kökünden kesmeye gelen oduncuların balta sesleri uzaktan uzağa yankılandığında seyirciler artık kimi suçlayacaklarını, kime acıyacaklarını bilemez olmaktadırlar.” (Henri Troyat-Çehov-Ada Yayınları’dan özet)
Ali Taygun
Ali Taygun’u Türk Tiyatrosu’na tanıtan, Kenter Tiyatrosu’nda 1970 yılında sahneye koyduğu Çehov’un Üç Kız Kardeş oyunudur.
Kenter Tiyatrosu’nun 10.Yıl dergisine Ali Taygun şunları yazmış:
“Bu kişilerin içinde bulundukları basit olayların gücü kendilerini bir yöne itmektedir.Öte yandan çevrelerindeki bu basit olaylar ile doğru bildikleri ,değer yargıları,eylem kıstasları arasında bir ilgi kuramamaktadır.Bu ilgi kurulamadıkça bu basit olayların gücüne karşı koyacak yetenekleri zayıf.Bunun sonucu rüzgara kapılmış bir yaprak gibi sürüklenip bir köşeye sıkıştırılıyorlar ve daha sıkışacak yer kalmayınca da suyun buharlaşması gibi biçim değiştirip eylemsizleşiyorlar,taşlaşıyorlar.”
Bu özet Vişne Bahçesi’ndeki insanları da anlatır.
Taygun “Kendi toplumumuza bakalım….İlk günlerin idealistliği zaman geçtikçe kaynayıp gidiyor.Bu arada bir kendine acıma bir çevrede kabahat bulma ki deyme gitsin.Şarkılarımızın büyük çoğunluğu bu kendine acıma ile doludur.Bu eziklik,bu kırgınlık neden?Neden insanlarımız böyle zayıf,böyle şikayetçi?Ben de bilmiyorum ama öyle işte” diyerek o günlerin Türkiye’sini eleştirir.
Aslına bakarsanız kendisi cevabı vermiştir: “…..rüzgara kapılmış bir yaprak gibi sürüklenip bir köşeye sıkıştırılıyorlar ve daha sıkışacak yer kalmayınca da suyun buharlaşması gibi biçim değiştirip eylemsizleşiyorlar,taşlaşıyorlar.”
Ali Taygun nerdeyse 40 yıl sonra Vişne Bahçesi’nde “Çehov, değişen ve değişmeyecek olanı harmanlayıp zamanın kısa özetini bize takdim ediyor.Biz yüz yıl sonra kendi yurdumuzda yıkılan Erenköy köşklerini,kurulan siteleri,’68 kuşağının gençlerini hatırlayarak bir başka vedanın hüznünü yaşıyoruz.” diyor.
40 yıl önce “doğrudan” mesajlar veren Taygun , 40 yıl sonra “Hüzün” içinde olduğundan bahsederken gidenin ardından bakıyor, çok daha kuvvetle vurgulanacak gerçekler varken. Taygun , aradan geçen 40 yıl içinde daha "hüzünlü" ve en önemlisi değişmeyecek olanı keşfetmiş (?). (Oysa neydi? “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir”)
Bu duygularla baktığınızda , 40 yıl sonra daha “maddi” (para ile bir ilgiyi kastetmiyoruz), adeta “minimal” ve de “tarihsizleştirilmeye” çalışılmış bir yorum var sahnede. Ama bu yorum Çehov’un içini boşaltmış. Sanki ruhunu emmiş ve havaya savurmuş.Yukarda Henry Troyat’dan özetlediğimiz temadan eser kalmamış.
Dekor,Kostüm,Mizansen,Oyuncular….
Müsahipzade Celal Sahnesi’ndeki döner sahne Vişne Bahçesi oyununda kullanılmıyor. Kullanılmış olsa oyunun yorumuna başka boyutlar katardı.
Geçmişteki örneklere bakılınca bu , farklı sahnelere turne yapacağı düşünülerek hazırlanan oyunların, birbirine denk sahnelerde oynanamayacak olması zorunluluğundan kaynaklanmakta. Zira döner sahne düşünülerek hazırlanmış bir oyun, döner sahnesi olmayan bir başka sahnede sıkıntılar yaşayacaktır. Bu anlamda sahne tasarımcısının kendini kısıtlanmış hissetmesi normaldir.
Sahne ile ilgili yukarda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı yanları ve arkası kapatılmış sahne üzerine , içi boş çerçevelerle “kondurulmuş” sahne düzeni işlevsel olarak kullanılamıyor. (Güzel de değil) Örneğin sol arka kapı … Oyuncular her giriş-çıkışlarında sağa ve sola dik dönüşler yapmak zorunda kalıyor. Bu kapı bir koridora mı bir odaya mı bağlanıyor? Kapı , köşeli yerleştirilmiş olsa ? Çerçeve dekor hiç olmasa ? Dekor üzerine sorulması gereken pek çok soru var.
Oyunun başlangıcındaki kapalı perde önündeki oyuncak at ile ne vurgulanıyor ? ( Bir başka sahnede oyun başlangıcında perde açıkmış. Bknz: Ayşe Müge Gerdan-Vişne Bahçesi-İstanbul Şehir Tiyatroları/Tiyatro Dünyası) Oyunun bir sahnede perde açık (Ümraniye) bir başka sahnede kapalı (Müsahipzade Celal) başlaması hangi ihtiyaçtan kaynaklanıyor ? (Perdeyi kapatıp önüne de atı koyarsanız , başka bir “yorum” çıkar ortaya..)
5 yıl sonra çocuk odasına girince duygulanan anne ve kızı, onlara ölen çocuk/kardeşi hatırlatan ve başlangıçta önemli bir noktada vurgulanan oyuncak atı “görmüyor”. Oysaki takip eden sahnede kaybedilen çocuk için çok dramatik bir tepki verecekler. Oyuncak at birden devreden çıkıyor ve bir daha geri gelmiyor.
Oyunun bir sahnesinde arka sahnede düzenlenmiş alan mezarlık mı ? Neye yarıyor?
Oyun özellikle ikinci perdede sahne gerisine doğru yönlendirilmiş. Oysa evde sağda ve solda kapılar var. Oyuncular pek çok sahnede sırtları seyirciye dönük duruyor; ya da sözlerini söylemek için (rolü gelen) arkadan öne yürüyor ve sonra geri dönüyorlar. Oyun seyirciye doğru “açılmıyor”.
Özellikle Andrevya’nın Pişçik ile dans ederek sahneden çıkışının kalabalık üzerine ve de arkaya doğru oluşu göze batıyor.
“Üçüncü perdede arkada hoplama zıplama sürerken dehşet girer sahneye: “Vişne bahçesi satıldı.” İnsanlar dans eder.İçine ölüm sesinin gizlendiği bir neşe” (Meyerhold-Çehov ve Moskova Sanat Tiyatrosu-Mitos)
Meyerhold’un Stanislavski yorumuna getirdiği eleştiri Taygun yorumuna da uygulanabilir: “Hemen göze çarpan ,bilardo sopası ve hokkabazlık numaraları. Ama hiçbir şey bağlantılı değil. “Hoplama zıplama”yla bağ kurulamıyor.Oysa bunların hepsi dans zaten. İnsanlar kaygısız,yaklaşan felaketten habersiz.”(Meyerhold-Çehov ve Moskova Sanat Tiyatrosu-Mitos)
Lopahin’in Vişne Bahçesi’ni aldığını söylediği sahneden önce sahneye kalabalık yaratsın da Lopahin’in sözlerine anlam katsın diye bir anda dolan kalabalık ise anlamsız kalmış. Zaten bu durağan kalabalık hiç söz söylemeden geri adımlarla sahneden çıkıyor.
Mizansende aceleye gelmiş gibi duran bunlara benzer pek çok ayrıntı var.
Önce repliğin sonra fondan müzik sesinin gelmesi genellikle gülümsemelere yol açıyor.
Oyun sonundaki odun kesicilerin ağaçları yıkmaya başlamasındaki efekt de çok anlaşılır değil.
Bunca yılın oyuncusu Jülide Kural’ın (Ondan Frida Kahlo’yu seyretmemişseniz çok şey kaçırmışsınız demektir.) Tromifov’a sarılmak için koştuğunda, sarılmak yerine ellerini Tromifov’un göğsüne itermiş gibi koyması da iyi durmuyor.
Oyun boyunca sözlerin zaman zaman duvarlar tarafından yutuluyor olması da salonun akustiğinden gelen teknik sorundan kaynaklanıyor.
Genel olarak Türkiye’de geçen 40 yıllık sürede pek çok Çehov oynandı. Çoğunda,yorum melodrama yakındı. Bir dönemde Çehov’un komedisi “keşfedildi”. Bu şekildeki yorumlar ile -özellikle yabancı yönetmenlerin sahnelemelerinde- çok da tatmin edici olmayan sahnelemeler ortaya çıktı.
Ali Taygun her ne kadar “melodrama” karşı çıkıyorsa da Çehov’un bahsettiği “fars”ı oyuncuların/ekibin yorumlarında göremedik. Özellikle Jülide Kural’ın,Metin Çoban’ın , Zeynep Özyağcılar’ın yorumları çok melodramatikti. Bu çok da onların kabahati değil . Metinden gelen bir zorlama da var.
Ceysu Aygen’in çocuk taklidi yapan kadın tonlaması rahatsız edici.
Yıldıray Şahinler , kaba saba tüccar karakterinde kendini değiştirmeye çok çalışsa da “nazik” kalmış.
Salih Sarıkaya (Mösyö Butterfly’ı unutmak mümkün mü ? O oyunda da yönetmen Ali Taygun) gibi bir büyük oyuncudan, tiyatromuz neden daha çok yararlanmaz ?
Ali Taygun sahnede olmasaydı daha iyi olurdu.
Tek tek giysilerin, oyun bütünlüğü içinde hem renk ve hem model olarak , yoruma katkı sağladığını düşünmüyoruz. Örneğin, olayı “tarihsizleştirme” çabasına , kostüm,müzik,dekor ve de oyunculukla destek olunmadığını görüyoruz.Bu da ortaya yorumda birliktelik çıkarmıyor. Jülide Kural’ın “özel” giysileri haricindekiler mevcutlardan “toparlanmış” gibi duruyor. Özellikle dekorda kullanılan renkler önünde.
Mürebbiye’ye giydirilen kıyafeti (Kabare yıldızı?, Kurupiye?, Gözbağcı?) de “yorum” diye alamıyoruz doğrusu.
Çehov’da Oyunculuğun Önemi
Daha sonra nice Çehov oyunları seyrettik ama Yıldız Kenter,Meral Taygun,Müşfik Kenter,Salih Sarıkaya,Şükran Güngör,Kamran Yüce,Güler Ökten,Gülsen Tuncer,Bülent Koral,Candan İsen,Uğur Say,Erdoğan Ersever,Ersin Sanver,Mehmet Çerezcioğlu,Meral Köylü’nün rol aldığı Çehov oyununu(Üç Kızkardeş) unutamadık.( O oyun da Ali Taygun tarafından yönetilmişti.)
Çehov oyunlarının böyle bir özelliği var işte. İyi oyunculuk ile kazınıyor beyinlere.
Ali Taygun, Vişne Bahçesi’nde Jülide Kural , Salih Sarıkaya, Metin Çoban,Yıldıray Şahinler, Süeda Çil, Zeynep Özyağcılar gibi iyi oyunculara sahip ama iyi oyuncuların bu oyunda yalnız kaldıkları ve de aralarındaki “elektriğin” takım oyununa dönüşemediği hemen anlaşılıyor. Susuş ve duruşların çok önemli olduğu bir oyunda anların değeri ancak iyi oyuncularla ve takım oyunu ile anlaşılabilir , anlatılabilir. Oyunculukların ortaya çıkmayışındaki kabahat, sözün tadını kaybettiren mizanseni tercih eden Ali Taygun’da…
Oyun dergisinde adından bahsedilmeyen iki görev var: Müzik ve Dramaturji..
İsimleri özel olarak anılmadığına göre bunların sorumlusu : Ali Taygun..
Taygun’un oyunun içinde kullandığı müzik -özel bir not yok ama- Musevi müziğini hatırlatıyor. Yoksa çok bilindik bir rus ezgisinin caz yorumuyla modernize edilmesi mi? (Zaman vurgusu yapmayan) Zamanı sabitlemek istemeyen bir yorum (mu?) yapılıyor. Kendi başına güzel olan bu müziğin seçimi ve kullanılışını garipsedik.
Dramaturji , ülkemizde ya tiyatro sahiplerinin ya da yönetmenlerin kendilerine yakıştırdıkları bir görev olarak algılanmakta.
Her ne kadar İBB Şehir Tiyatrolarında bir dramaturji kurulu olsa bile her oyun özelinde bir dramaturg’un işlevi ve katkısı olmalıdır diye düşünüyoruz.
Program dergilerinde,”Sahne Teknisyeni”, Kuaför” , “Butafor”, “Sahne Terzisi”, “Efekt Uygulama”, “Aksesuvar Sorumlusu”, “Sahne Teknisyeni”, “Gişe Görevlisi” vb. den bahsedilirken “Dramaturg”dan da bahsedilmesi böyle bir uzmanlığın -en azından- duyurulması adına yararlı olmaz mı?
Son Söz
Vişne Bahçesi’nin seyredilmesi, Çehov’u kitaptan okumaya üşenecekler ya da okuma alışkanlığı olmayanlar için önerilecek bir kültürel eylem olarak ele alınabilir ; arkadaşları ile birlikte seyre gidecekler için sosyalleşmeye yardım edecek bir eylem olarak da. Tiyatro adına çok daha başka şeyler bekleyenler içinse hayal kırıklığı.
Tiyatromuzda 40 yıla yakın bir süre iz bırakan bir tiyatrocuya veda etmek için de anlamlı olabilir.
Unutmayın ki Moskova Sanat Tiyatrosu’ndaki seyirciler, Vişne Bahçesi’nin ilk gecesi, oyunu değil Çehov’u coşkuyla selamlamışlar. Siz de yönetmenin 40 yılını (vedasını) ve de oyuncuların emeğini alkışlama şansını bulursunuz.
Melih Anık
20 Ocak 2009 Salı
18 Ocak 2009 Pazar
İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda -Saatleri Ayarlama Enstitüsü- : Bir YANLIŞ Var !
İstanbul Devlet Tiyatrosu, Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli bir oyun sahneliyor.Oyun, yönetmeni ve uyarlayıcısı Özgür Yalım'a göre Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ayni isimli romanından yapılmış bir oyundur.YAZARProf.Dr.Mehmet Kaplan Ahmet Hamdi Tanpınar'ı şöyle anlatır:"Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) Türk edebiyatının en büyük yazarlarından biridir. O hayatı, derinliğine ele alan, onu bir masal kadar esrarlı ve -ilave edelim- güzel hale getiren bir yazardır. Onun eserleri ancak yazarın sahip olduğu dikkat ve kültür ile okundukları zaman anlaşılabilir ve zevkine varılabilir.Diyebilirim ki, son çağ Türk edebiyatında beşeri kültür ile güzel sanatlara Tanpınar kadar ihtiras ile sarılan, onlarla ruhunu besleyen başka bir Türk yazarı yoktur. Hayatı bir sanat eseri kadar güzel bulan Tanpınar'ın içinde onun sırlarını araştıran bir filozof, psikolog ve sosyolog tecessüsü(merakı) de vardı. " Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında ortak görüş şudur : Doğu ile Batı, eski ile yeni, geçmişin değerleriyle var olan değerler, aşk ile toplumsal sorumluluk arasındaki çatışmayı ve bu çatışmanın doğurduğu bireysel bunalımları irdeler.Bu nedenle Tanpınar çağdaşımızdır.Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde de birbirine geçişte devamlılık sağlanamamış iki değer sistemi arasında sıkışmış gibi kalan Türk toplumunun ironik tablosu çizilir.Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Bakış AçısıTanpınar şunları demiş:"Tanzimat'tan 1923 e kadar olan devreyi bu kılıç artığı eski ile yeninin mücadelesi doldurur. Bu iki alemin hayatımızda bu tarzda karşılaşması sade yeninin zaferini güçleştirmekle kalmıyordu;ayni zamanda yeninin karşısında eskinin muhakkak beğenilmemesi lazım gelen bir şey olduğunu yavaş yavaş bize kabul ettiriyordu.Aramızda can çekişir halde yaşayan artıklara bakarak maziyi kötülemek onu küçümsemek itiyadı(alışkanlığı) içimizde yol aldı.1923 de başlayan tasfiye eski ile yeni arasındaki bu denksiz mücadeleye son verir. İçimizde yaşayan bu yarı ölü hayat şekillerini yeni terkipte(karışımda) fonksiyonu kalmamış bazı müessese artıklarını hayatımızdan çıkarınca birdenbire onu büyük hakikatında görmeye başladık.Bugün her tarafta haklı bir mazi saygısı başladı.""Tanzimat Batı'yı almadı,Batı'nın kabili nakil(taşınabilir) taraflarını Doğu'ya getirdi ve onları birer birer temsil etti….Gündelik ihtiyaçlara acil karşılıklar aramaktan daha ileriye gidemeyen Tanzimat bunu görmedi.""Buhranın sebebi bir medeniyetten öbürüne geçmemizin getirdiği ikiliktir.Bu ikilik evvela umumi hayatta başlamış,sonra cemiyetimizi zihniyet itibariyle ikiye ayırmış,nihayet ameliyesini(yaptıklarını) derinleştirerek ve değiştirerek fert olarak içimize yerleşmiştir."Saatleri Ayarlama EnstitüsüAhmet Hamdi Tanpınar eseri hakkında şunları söyler: "Ben tezli roman yazmam,hiçbir zaman da yazmadım.Saatleri Ayarlama Enstitüsü,daha ziyade kahramanı olan Hayri İrdal'ın hayatıdır. Bu hayatın kendi ağzından hikayesidir.""Şehir saatlerinin birbirini tutmaması yüzünden vapuru kaçırdığım bir günde Kadıköy iskelesinin saatinin altında birdenbire onunla karşılaştım ve bir daha beni terk etmedi.""Romandaki ehemmiyet verdiğim unsur : İnsan..Her şeyden evvel insan,bütün etrafıyla insan ve onun havası…""Esasında Batı ile ölçüşebilecek bir medeniyetten, bir insan ve hayat üstünlüğünden gelen" bir toplumun fertleri olarak "Daima içimizden ikiye bölünmüş yaşadık."Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde anlatılan "abes"in(saçma) hikayesidir. Saatlerin ayarsızlığı nedeniyle kaybedilen zamanı kazanmak için kurulmuş Saatleri Ayarlama Enstitüsü, etrafında Saatleme Bankası,Saat Sevenler Cemiyeti gibi luzumsuz kuruluş yaratan abes bir müessesedir. Tıpkı geçmişte Abdüsselam Bey'in tükenen servetini yeniden elde etmek için eski yazmalardan bulup çıkardığı simya formüllerini Aristidi Efendi'ye denetmesi gibi bir şey.Saatleri Ayarlama Enstitüsü, luzumsuz olduğu anlaşılınca kapatılmış ama daimi tasfiye komisyonu kurularak çarkın aynen devam etmesi sağlanmıştır.Kurumların ismi değişir ama insan ve zihniyet yaşar.Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde Ahmet Hamdi Tanpınar, zamana ve döneme özel bir vurgu yapmamıştır.. Amacı, dönemler üzerinden vurgu yapmak ve onları karşılaştırmak değildir. Dikkat çekmek istenen, düzen değişirken insanın durumudur.Romanın Söyleyiş BiçimiSaatleri Ayarlama Enstitüsü, bir "abes"in romanıdır. Yazar mizahı, ironiyi kullanarak abesi abartmıştır. Mizah, olayların abesliğinden, süreç içinde değişen kurumlardan ; tiplerin zamana göre kıyafet değiştirdiklerinde değiştik sanmalarından ortaya çıkar. Bu salt güldüren değil düşündüren hatta zaman zaman acıtan bir mizahtır.UyarlamaUyarlama romanın "ruhunu" vermelidir.Uyarlama romanın ne demek istediğini doğru anlatmalıdır.Uyarlama yapan kendi mesajını vermek için yazarı ve eserini "kullanmamalıdır". Uyarlama yazarı tanıtmaya , yeniden hatırlanmasını ve okunmasına yol açmalıdır.Uyarlayan yalnız "eseri" değil "yazarı" anlamak zorundadır.Uyarlama romanın söyleyiş biçimine uygun olmalıdır.Uyarlama, aktarılacak ortam (Tiyatro,radyo tiyatrosu vb) düşünülerek yapılmalıdır.(Uyarlama oyun oynayacaksa , Devlet Tiyatrosu dramaturg kullanmalıdır.!)"Özgür Yalım'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'sü"Özgür Yalım'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'sü, radyo tiyatrosunun zorlama mizansenlerle sahnelenmiş halidir.Romanda karakterler,olaylar semboliktir ve bir yerlere göndermeler yapar.Örneğin,ayaklı saat Mübarek önemli bir "karakter"dir.Hayatımızın hurafelerle karışık felsefesini temsil eder. Ama sonradan Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün sembolü olur.Oysa eski diye yapışılan bu eski saat Zarife Hala tarafından eski diye değiştirilmiştir. Ona benzeyen başka bir saat konulmuştur. Hiç kimse, bu değişikliği farketse bile ortaya çıkarmaz.Mübarek'in aileden bir fert gibi algılanması, asıl çelişkiyi yaratmaktadır. Yani bir dönem karşılığı olan bir şeyin şahsında saygı gösteriliyor ama yeni dönem onu soyut kavramlar üzerinden algılıyor. Bu somut soyut fark bile işin özünü oluşturuyor. Mübarek'in sahnede görünmeyişi büyük bir eksikliktir.İrdal batılı olmaya çalışan ama değişen zamanla içinde yaşadığı toplum tarafından yozlaştırılmış bir aydındır. Bu tek başına çelişkili bir durumdur. Ahmet Hamdi Tanpınar, aydının sorumluluğuna inanır. Oysa o aydın, tarihe karşı sorumluluğunu yerine getirememiştir. Sahip olduğu değerlerin içi zamanla boşalmış, bağsız kalmıştır.Zarife Hala'nın ölmeden önceki hayatıyla dirildikten sonraki hayatı sembolik olarak iki dönemi anlatır.Diğer karakterlerin taşıdıkları sembolleri anlatacak özelliklerin kullanılmamış olması nedeniyle sahnedeki oyun çok yüzeysel kalmıştır.Tümü bir geri dönüş/hatırlama/anı olan romanı yönetmen tam ortasından tutmuş : ilk perdeyi Tanzimat'a,ikinci perdeyi Cumhuriyet'e ayırarak bizce çok önemli bir yanlış yapmış ve iki dönemi karşılaştırma düşüncesi içinde olmuştur ki bu herhalde yazarın istemediği bir durumdur.Sahneleme, romanın özelliklerini vurgulayacak anlatım biçimini seçememiş, ona uyan ışık,kostüm, dekor, müzik vb ögeleri kullanmamıştır. (Oyunun girişindeki "fesli" açılışın bile romandaki tarihe uygunluğu tartışılır.) Özgür Yalım romanın kapsamlı tezi içinden "Batılılaşma ve Akıl" diye bir eksen seçtiğini ve Osmanlı Kültürünün Tanzimat'a rağmen "Aydınlanma Aklı" ile bulaşamadığını belirtiyor. Cumhuriyet dönemine dek iz sürerek(?) kendine göre "Akılla buluşamamış modernleşme çabası"nı sorgulamaya kalkışıyor.Özgür Yalım'ın "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nü, Doğu Batı sorununa onca kafa yormuş Ahmet Hamdi Tanpınar'ı yansıtmadığı, sav ve tezlerini sıradan sembollerle aşındırdığı ; okumayı,anlamayı merak ettirecek unsurlar taşımadığı ; Türk modern romanının,şiirinin temel taşlarından biri olan Tanpınar'ı "Ramazan eğlencesi" ruhu ile verdiği ; böylesine imkanlı bir roman için yeni anlatım biçimleri denemeyerek tiyatromuza çağdaş bir soluk getirme fırsatını kaçırdığı; Ahmet Hamdi Tanpınar'ı tek romanı ile "okuduğu"(?); romandan yola çıkarak sanki kendi "bildiklerini" aktarmayı seçtiği ve düşüncelerini sergilemek için eseri ve yazarı "kullandığı" için beğenmedik. OyuncularOyuncular bıkkın gibi…Neyin içinde olduklarının farkında. Onların durumu daha da içler acısı. Gece bekçisinin görev yapışı gibi tiyatro yapılmaz ki! Malum onlar belli zamanlarda belli yerde olmak ve saati kurmak durumundadırlar. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde sahnedeki oyuncular ,saatleri kurup orada var olduklarını kanıtlıyorlar … O kadar!Biz de bir sanatçının sözünün bir yerine "Hamdolsun" sıkıştırdı diye kendimizi mi kandıracağız ?Bu oyun iktidar eleştirisi de değil ki. Örneklenen her şey Tanzimat'tan bu yana her dönemde geçerli..Tartışıla tartışıla çözüm bulunamamış dev gibi bir sorun.Ayakta alkışlanmakBir yerlerde "Oyun ayakta alkışlandı" diye yazılmış. Herhalde oyunun gala gecesi idi ve seyredenler de çok nazik kişilerdi. Biz, içimizde ayağa kalkacak kadar umudu hissetmedik, oyun sonunda yerimize çakıldık kaldık.Son SözAhmet Hamdi Tanpınar, oyunu görse ,herhalde şöyle derdi: "Bu ideolojinin zaaflarından biridir,hayatı takipten aciz kaldığı zaman kendine zardan daha ince bir alem yapar ve vehimleriyle içine kapanır.Münazara kudretini arttırmak veya sabun köpüğüyle oynadığı halde ,fikir yaptığını zannetmek isteyenler için hiç de fena olmayan bir spor!Biz bu sporu şair arkadaşlarla sık sık yaparız;fakat halledilmesi mümkün olmayan sanat meseleleri etrafında…" Ahmet Hamdi Tanpınar "Gerçek memleket sevgisi onu olduğu gibi görmektir" ; "Hayat şüphesiz bütün cemiyetindir….Fakat tarih karşısında hesabını aydın verir." diyor.Taner Timur "Aydın'ı kültürlü insan anlamında kullanmıyorum.Bireyin toplumsal analizle toplumsal grup, fikirle eylem arasında bağ kuran organik işlevinden söz ediyorum" diyor. Önemli olan Ahmet Hamdi Tanpınar sözleri ile "Mesele halka tavizat vermeden ona şımarık bir çocuk muamelesi yaparak istediği şekilde ve alıştığı şeyleri önüne dökmeden onu yükseltmeye çalışmak ve tiyatro zevkini vermektir."Acaba içinde bulunduğumuz durum Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şu sözlerindeki gerçekten mi kaynaklanıyor: "İçimizde fıkaralığın nizamı kuruldu.Parasızlık tek başına mühim bir mesele değildir.Fakat fakrın(fakirliğin) nizamı bir yerde yerleşip de hayatı idare etmeye başladı mı işin ötesi yoktur" Ya sanatçı "fakir"se ? İşte o zaman yandık!
Melih Anık
Kaynaklar:"Tanpınar'ın mektupları"- Dr.Zeynep Kerman- Dergah yayınları
"Edebiyat üzerine makaleler"-Ahmet Hamdi Tanpınar-Dergah Yayınları
"Ahmet Hamdi Tanpınar"-Turan Alptekin-İletişim Yayınları
"Mücevherlerin sırrı"-Ahmet Hamdi Tanpınar-Yapı Kredi Yayınları
"Yaşadığım gibi"- Ahmet Hamdi Tanpınar-Prof.Dr.Birol Emil- Dergah Yayınları
"Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü" - Berna Moran
"Tanpınar'ın Yalan Dünyası"- Mustafa Kutlu
"Saatleri Ayarlama Enstitüsü yahut bir İnkıraz Felsefesi"- Beşir Ayvazoğlu
"Osmanlı Kimliği" – Taner Timur-İmge Kitapevi
Melih Anık
Kaynaklar:"Tanpınar'ın mektupları"- Dr.Zeynep Kerman- Dergah yayınları
"Edebiyat üzerine makaleler"-Ahmet Hamdi Tanpınar-Dergah Yayınları
"Ahmet Hamdi Tanpınar"-Turan Alptekin-İletişim Yayınları
"Mücevherlerin sırrı"-Ahmet Hamdi Tanpınar-Yapı Kredi Yayınları
"Yaşadığım gibi"- Ahmet Hamdi Tanpınar-Prof.Dr.Birol Emil- Dergah Yayınları
"Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü" - Berna Moran
"Tanpınar'ın Yalan Dünyası"- Mustafa Kutlu
"Saatleri Ayarlama Enstitüsü yahut bir İnkıraz Felsefesi"- Beşir Ayvazoğlu
"Osmanlı Kimliği" – Taner Timur-İmge Kitapevi
Etiketler:
a.hamdi tanpınar,
istanbul devlet tiyatrosu,
tiyatro
16 Ocak 2009 Cuma
Albatros'un Kanatları
Sanat eseri üzerine düşüncelerini belirtenlerin , eserlerin yaratıcıları ya da bahis konusu olan eser ile ilgili farklı görüşleri olanlarca eleştirilmesi doğaldır.Güzellik ve şeyleri güzele dönüştüren sanat , yüzyıllardır tartışılmaktadır.
Güzel ile sanat arasındaki ilişki ile ilgili yapılan tanımlamalardan biri şudur: "Şeyler kendi başlarına güzel değildir,onları sanatçı güzele dönüştürür"(Hartman)Sanatın tanımı üzerine tek bir doğrunun olduğu iddia edilemez."Sanat kimi seyirci ya da dinleyicilerde etkin bir sevinç ve hoş bir izlenim yaratma yeteneğindeki kalıcı ya da geçici nesnelerin yaratısıdır"(Sully)"Sanat özgürlüğün ortaya çıkışı ve onaylanışıdır; çünkü o karanlıktan ve kavranılmazlıktan bağımsızdır" (Caird)"Sanat bilginin,bilmenin, anlamanın en üstün aracıdır"( Schelling) Çağlar boyunca felsefi , edebi yönlerden sanat ,değişik biçimlerde tanımlanmıştır.Bu tanımlar bazen birbirinden tamamen zıt yönlerde de olabilmiştir :"Bir insanın yaşadığı bir duyguyu belirli dışsal işaretlerle ve bilinçli olarak başkalarına yansıtması ve o başkalarının da ayni duyguyu yaşamalarından ibaret insani bir etkinliktir sanat" (Tolstoy) "Sanatçının görevi takıntılarını başkalarına dayatarak kargaşayı sistematikleştirmektir"(Dali) Ama galiba ortak saptama şudur: "… yaratıcının duygusu izleyiciye ,dinleyiciye geçtiği anda sanatla karşı karşıyayız demektir(Tolstoy)
Güzellikte olduğu gibi sanatta da algılayanın rolü büyüktür : "Güzelliğin on para etmez/Şu bendeki aşk olmasa.." (Aşık Veysel) da olduğu gibi.Macide Tanır "Tiyatroda her gece anlayan bir kişi var diye oynadım. Yoksa ben varım dedim" diyor.Sizi bir kişi olsun anlamışsa gönül rahatlığı ile istediğiniz yolda devam edebilirsiniz. (Diğer koşullar elverdiğince tabi..) Ama salon girişine -seyirci görüşünü merak edip - defter açarsanız sizi anlamamış bir kişi bile sizin için önemli olmalıdır . Bazılarının (kendi internet sayfalarında, haklarındaki sadece övgüleri sıraladıkları gibi) övgü toplamaya meraklı değilseniz tabi."Seyircinin alımlaması, yapıtın anlaşılması için önemli. Hatta alımlayanın etkin katılımı gerekli .Alımlamayı güçlendiren , çıkış noktası olarak metne bugün açısından bakan, metinle günümüz koşulları arasında bağlantı kuran bir yorumdur." (Zehra İpşiroğlu-Tiyatroda Alımlama)
Yazar yaşadığı çağla hesaplaşmış zaten, çağdaş yönetmen ne yapmalı ? Yapıtı mı yorumlamalı, çağını mı ? Yoksa yaşanılan çağın ışığında tarihi aydınlatmak mıdır işi?Tüm bu konularda doğru, kesin bir yargıya ulaşmak pek de kolay değil. O halde yapılması gereken, sahnelemenin kendi içindeki tutarlılığına bakmaktır.Tarih ve toplum bilinciniz yoksa ve de içinde yaşadığınız topluma sorumluluk duymuyorsanız, içinde yaşadığınız toplumun kenarından dolaşarak , "gibi yaparak" , kavramları kendi inançlarınıza göre değiştirerek oyuncu,tiyatrocu ve sanatçı ve de tutarlı olamazsınız.Tiyatro tanıtımı bir davettir. Yani sanatçı,"Ben oyunu anladım ve onu sana ulaştırmaya hazırım" demiştir.(Z.İpşiroğlu) Bir kişiye ulaşmadığını gördüğünde de dönüp kendine bakması beklenir. Sanatçı olmak bu duyarlıkla ve bilinçle başlar . Sanatçı , tribünlerdeki alkışların içindeki cılız "yuh" sesine aklını takandır. "Gerçek bir sanatçının yaşam öyküsü,kendinden sürekli hoşnutsuz olan ve bu hoşnutsuzluk tarafından parçalanan bir adamın yaşam öyküsüdür."(Meyerhold)
Oysa şimdilerde başka tavırlar "moda" olmaya başladı.Giderek sesi yükselen bir anlayış, tiyatro dünyamızda yaygınlaşmaya başlamış gibi görünüyor. Kendilerine otorite ve güç vehmedenler, karşısındakinin "apolet"lerine bakarak tavır belirlemekte , "duruma göre idare etmek" bir tavır olarak belirginleşmeye ve bu "zat"lar , kendilerini özel bir statüye oturtmaya çalışmaktadırlar.Öyle olmasaydı gazetelerde salt köşeleri var diye, tiyatromuzu kurtarmak(?) için kendilerine durumdan vazife çıkaranlara , daha hiçbir oyun seyretmeden sezonun en iyileri listesi yapmaya kadar kendinden geçenlere , aramı bozmayayım diye ödül jürilerine "el pençe durmayı" ya da sessiz kalmayı kaldırır mıydı yürekleri?
Oysa biz sanatçıyı kendi baş tacımız yaparken onun, "İstemem eksik olsun" tiradını gerçek hayatlarında da yaşadığını zannederdik.Meğerse bu kadarla kalmıyormuş. "Başarısızlıkla suçlandığında kendini aşağılanmış hisseden" "meslek erbabı" , "alternatif yaşam bilincine meşruiyet kazandıran bohem sanatçılar gibi, burjuvazi tarafından hor görülen ya da es geçilen bazı değerlerin otorite ve prestij kazandığı bir alt kültür yaratmaya çalışmakta. Madem ki Bohemlik, zeki ve yetenekli bohemlerin sayesinde ciddi ve övgüye değer bir hareket olma niteliğini kazanmıştır, onlar da sanki buna benzer bir yolla kendi statülerini belirlemeye çabalamaktadırlar." (Alain de Botton)Kendilerince yarattıkları bir dünyada,kendi hesaplarının peşinde koşarak "Kişinin toplum tarafından anlaşılamamış olması,anlaşılması gereken şeylerin fazlalığını gösterir..Ve şair kocaman kanatları olduğu için yürüyemez"(Alain de Botton) diyerek kendi yarattıkları gerçekler ile kendilerini özel bir statüye kavuşturacaklarını sanmaktadırlar.
"C.Baudelaire,Poe'nun yaşamı ve eserleri üzerine yazdığı bir denemede ,ünlü şair ve öykücünün kaderinin,bu cani insanlar arasında yaşamak zorunda olan her yetenekli adamın kaderi olduğunu yazmıştı. Zavallı bahtsızlar …Vasat ruhlardan oluşan o kalabalığın ortasında acemi dehalarıyla acı çekmeye mahkumdur onlar" demektedir.(Alain de Botton) Onlar Baudelaire'in şiirindeki Albatros'tur :"O bulutlar prensine benzer Ozan da/ Fırtınayla senlibenli,yaylara gülen/ Yere sürülmüştür yuhalar arasında/Yürüyemez devce kanatları yüzünden"(Baudelaire-Kötülük çiçekleri-Sait Maden) Kendileri için uygun gördükleri bedene ne diyebiliriz ki! Ama onlar sıkıştılar mı "O da kimdir?" dudak büküşü ile akıllarınca karşısındakini aşağılayacak ve kendi kendilerine kurdukları hayal şatolarında "gölge boks"una devam edeceklerdir.Tavır ve edaları da hoştur hani ! Kullandıkları kelimeler, kurdukları cümlelerden anlarız ki onların sarsılmaz sandıkları taştan kaleleri vardır ; kuralları onlar koymuşlardır ve de her şeyin nasıl olması gerektiğini de iyi bilirler.Kendi bilgi ve entelektüel seviyeleri, ölçümün kriteridir onlara göre ; illa ki onların uygun gördüğü kelimeler kullanılmalıdır ; onların beğendiğini beğenmezseniz mutlaka cahilsinizdir ; sizi ciddiye almanın ölçütünü ellerinde tutarlar ; sizden önlerinde günah çıkarmanızı isteyecek kadar kendilerinden geçmişlerdir ; onlar "derin"dir,onlar "birikimli"dir ; onların seçtikleri yazarlar "dâhi"dir; kendileri hakkındaki bir yazıda alıştıkları övgü cümlelerini göremediklerinde ne yazıldığını da anlayamazlar; bu bilgi/sayar çağında tanımak o kadar kolayken tanımak gayretini göstermedikleri biri hakkında ceplerinde hazır bir karakteri çıkarır ortaya koyarlar : o karakter -sanki salonlarına gelen her seyircinin adına davetiye yazmışlar gibi - daha önce onların başka bir oyununu seyretmemiştir, tiyatronun onlarca önemli bulunan özelliklerini -ki hep ayni şeyi konuşurlar- bilmiyordur (Onlar bildiklerini çok önemserler.); teşhis hemen konulur : "ilgisiz,cahil,sığ,dar kafalı, muhafazakar, egolu,zevksiz!" ("Bendeniz de Cyrano de Bergerac!" … Dillerinin ayarı da yoktur hani.)
İnternetten yararlanmak ayıptır onlarca. Alıntı yapıp kaynak göstermemenin ayıp hatta suç olduğunu bilmezler. Çünkü onlar ordan burdan alırlar, akıllarınca eseri "zenginleştirirler" ama kaynak göstermezler. Herşeyi ilk onlar bulmuş, onlar söylemiştir sanırlar. Onlar "özgün"dür, yönetimleri ve ufukları "yeni" bile olmasa da. Bazısı gişe kapısında kredi kartı ödemeleri takip ederek kendini eleştireni bulmanın peşinde koşar, bazısı kendini tutamaz hakaret eder, düelloya çağırır. Onların yeni çalışmalarının provası bir türlü bitmez. Sanki söyleyecek çok sözü, karşısındakini duvara mıhlayacak keskin bir kılıcı varmış gibi "durur"lar ama "detaylı cevabı" bir türlü bir araya getiremezler. Onlar "duruş"dan ibarettirler. Seçtikleri oyun ,ayni günlerde kendisinden önce bir başka meslektaşı tarafından sahnelenmiştir. Onun için bunun önemi yoktur. O da seçer ayni oyunu. Hakkında yazılan yazıyı unutmaz , altına düşülen notları düzeltecek kadar takip eder. " Aman karıştırılmasın o oyun benim değil" diye de telaşlanır. Ayni oyunu sahneleyen meslektaşı için birkaç iyi söz yazmayı da düşünemez.Yeni sezon başlamıştır ama festivalde 1-2 kez sunulan oyunlar, kaç kez daha sahneye çıkacaktır kimbilir. Geçmiş yılların "festivallik" oyunları bir kaç turne yaşar, yaşarsa... Özgünlük tanımları yaparlar. Bilmezler ki bir oyunu başkası sizden önce çevirmişse, yorumlamışsa (siz mutlaka haberdar olmalı ve okumalısınız) onun etkisini taşırsınız . Başkasının rejisi ile seyrettikten sonra ayni oyunu sahnelemişseniz bu sahneleme için de geçerlidir.
Ortaya çıkardığınız her şey , sizi oluşturan şeylerin tortusudur. Kaynağını bilemezsiniz ama bu, "esinlenme"dir en basit haliyle. Kullandıkları sözün kendilerine ait olduğunu sanır ve "BİZ" in anlamını bilmezler. Keşke "özgün" olabilseler! Keşke kendilerini bilebilseler! Mutlak özgünlük, bilginlere, kaşiflere ve dehalara aittir , ama kesinlikle, "dâhi olmayan sanatçılara" değil. Bildiğimiz kadar onlar ne Tolstoy'dur ne de Dali !
Bu ülkede samimiyetle fikrini söyleyen yüzlerce insan var. Ve ne olursa olsun, görüş ve düşüncelerini açıklamaya devam edecek ; önlerine açılmış defterlere yazacaklardır. Albatros'lar, "Kocaman kanatlarını" anlatmaya devam edebilirler. "Üstünlüklerini" tayin eden kaynaklar kuruduğunda zaafları göze batmaya başlayacaktır nasılsa.
Melih Anık
Güzel ile sanat arasındaki ilişki ile ilgili yapılan tanımlamalardan biri şudur: "Şeyler kendi başlarına güzel değildir,onları sanatçı güzele dönüştürür"(Hartman)Sanatın tanımı üzerine tek bir doğrunun olduğu iddia edilemez."Sanat kimi seyirci ya da dinleyicilerde etkin bir sevinç ve hoş bir izlenim yaratma yeteneğindeki kalıcı ya da geçici nesnelerin yaratısıdır"(Sully)"Sanat özgürlüğün ortaya çıkışı ve onaylanışıdır; çünkü o karanlıktan ve kavranılmazlıktan bağımsızdır" (Caird)"Sanat bilginin,bilmenin, anlamanın en üstün aracıdır"( Schelling) Çağlar boyunca felsefi , edebi yönlerden sanat ,değişik biçimlerde tanımlanmıştır.Bu tanımlar bazen birbirinden tamamen zıt yönlerde de olabilmiştir :"Bir insanın yaşadığı bir duyguyu belirli dışsal işaretlerle ve bilinçli olarak başkalarına yansıtması ve o başkalarının da ayni duyguyu yaşamalarından ibaret insani bir etkinliktir sanat" (Tolstoy) "Sanatçının görevi takıntılarını başkalarına dayatarak kargaşayı sistematikleştirmektir"(Dali) Ama galiba ortak saptama şudur: "… yaratıcının duygusu izleyiciye ,dinleyiciye geçtiği anda sanatla karşı karşıyayız demektir(Tolstoy)
Güzellikte olduğu gibi sanatta da algılayanın rolü büyüktür : "Güzelliğin on para etmez/Şu bendeki aşk olmasa.." (Aşık Veysel) da olduğu gibi.Macide Tanır "Tiyatroda her gece anlayan bir kişi var diye oynadım. Yoksa ben varım dedim" diyor.Sizi bir kişi olsun anlamışsa gönül rahatlığı ile istediğiniz yolda devam edebilirsiniz. (Diğer koşullar elverdiğince tabi..) Ama salon girişine -seyirci görüşünü merak edip - defter açarsanız sizi anlamamış bir kişi bile sizin için önemli olmalıdır . Bazılarının (kendi internet sayfalarında, haklarındaki sadece övgüleri sıraladıkları gibi) övgü toplamaya meraklı değilseniz tabi."Seyircinin alımlaması, yapıtın anlaşılması için önemli. Hatta alımlayanın etkin katılımı gerekli .Alımlamayı güçlendiren , çıkış noktası olarak metne bugün açısından bakan, metinle günümüz koşulları arasında bağlantı kuran bir yorumdur." (Zehra İpşiroğlu-Tiyatroda Alımlama)
Yazar yaşadığı çağla hesaplaşmış zaten, çağdaş yönetmen ne yapmalı ? Yapıtı mı yorumlamalı, çağını mı ? Yoksa yaşanılan çağın ışığında tarihi aydınlatmak mıdır işi?Tüm bu konularda doğru, kesin bir yargıya ulaşmak pek de kolay değil. O halde yapılması gereken, sahnelemenin kendi içindeki tutarlılığına bakmaktır.Tarih ve toplum bilinciniz yoksa ve de içinde yaşadığınız topluma sorumluluk duymuyorsanız, içinde yaşadığınız toplumun kenarından dolaşarak , "gibi yaparak" , kavramları kendi inançlarınıza göre değiştirerek oyuncu,tiyatrocu ve sanatçı ve de tutarlı olamazsınız.Tiyatro tanıtımı bir davettir. Yani sanatçı,"Ben oyunu anladım ve onu sana ulaştırmaya hazırım" demiştir.(Z.İpşiroğlu) Bir kişiye ulaşmadığını gördüğünde de dönüp kendine bakması beklenir. Sanatçı olmak bu duyarlıkla ve bilinçle başlar . Sanatçı , tribünlerdeki alkışların içindeki cılız "yuh" sesine aklını takandır. "Gerçek bir sanatçının yaşam öyküsü,kendinden sürekli hoşnutsuz olan ve bu hoşnutsuzluk tarafından parçalanan bir adamın yaşam öyküsüdür."(Meyerhold)
Oysa şimdilerde başka tavırlar "moda" olmaya başladı.Giderek sesi yükselen bir anlayış, tiyatro dünyamızda yaygınlaşmaya başlamış gibi görünüyor. Kendilerine otorite ve güç vehmedenler, karşısındakinin "apolet"lerine bakarak tavır belirlemekte , "duruma göre idare etmek" bir tavır olarak belirginleşmeye ve bu "zat"lar , kendilerini özel bir statüye oturtmaya çalışmaktadırlar.Öyle olmasaydı gazetelerde salt köşeleri var diye, tiyatromuzu kurtarmak(?) için kendilerine durumdan vazife çıkaranlara , daha hiçbir oyun seyretmeden sezonun en iyileri listesi yapmaya kadar kendinden geçenlere , aramı bozmayayım diye ödül jürilerine "el pençe durmayı" ya da sessiz kalmayı kaldırır mıydı yürekleri?
Oysa biz sanatçıyı kendi baş tacımız yaparken onun, "İstemem eksik olsun" tiradını gerçek hayatlarında da yaşadığını zannederdik.Meğerse bu kadarla kalmıyormuş. "Başarısızlıkla suçlandığında kendini aşağılanmış hisseden" "meslek erbabı" , "alternatif yaşam bilincine meşruiyet kazandıran bohem sanatçılar gibi, burjuvazi tarafından hor görülen ya da es geçilen bazı değerlerin otorite ve prestij kazandığı bir alt kültür yaratmaya çalışmakta. Madem ki Bohemlik, zeki ve yetenekli bohemlerin sayesinde ciddi ve övgüye değer bir hareket olma niteliğini kazanmıştır, onlar da sanki buna benzer bir yolla kendi statülerini belirlemeye çabalamaktadırlar." (Alain de Botton)Kendilerince yarattıkları bir dünyada,kendi hesaplarının peşinde koşarak "Kişinin toplum tarafından anlaşılamamış olması,anlaşılması gereken şeylerin fazlalığını gösterir..Ve şair kocaman kanatları olduğu için yürüyemez"(Alain de Botton) diyerek kendi yarattıkları gerçekler ile kendilerini özel bir statüye kavuşturacaklarını sanmaktadırlar.
"C.Baudelaire,Poe'nun yaşamı ve eserleri üzerine yazdığı bir denemede ,ünlü şair ve öykücünün kaderinin,bu cani insanlar arasında yaşamak zorunda olan her yetenekli adamın kaderi olduğunu yazmıştı. Zavallı bahtsızlar …Vasat ruhlardan oluşan o kalabalığın ortasında acemi dehalarıyla acı çekmeye mahkumdur onlar" demektedir.(Alain de Botton) Onlar Baudelaire'in şiirindeki Albatros'tur :"O bulutlar prensine benzer Ozan da/ Fırtınayla senlibenli,yaylara gülen/ Yere sürülmüştür yuhalar arasında/Yürüyemez devce kanatları yüzünden"(Baudelaire-Kötülük çiçekleri-Sait Maden) Kendileri için uygun gördükleri bedene ne diyebiliriz ki! Ama onlar sıkıştılar mı "O da kimdir?" dudak büküşü ile akıllarınca karşısındakini aşağılayacak ve kendi kendilerine kurdukları hayal şatolarında "gölge boks"una devam edeceklerdir.Tavır ve edaları da hoştur hani ! Kullandıkları kelimeler, kurdukları cümlelerden anlarız ki onların sarsılmaz sandıkları taştan kaleleri vardır ; kuralları onlar koymuşlardır ve de her şeyin nasıl olması gerektiğini de iyi bilirler.Kendi bilgi ve entelektüel seviyeleri, ölçümün kriteridir onlara göre ; illa ki onların uygun gördüğü kelimeler kullanılmalıdır ; onların beğendiğini beğenmezseniz mutlaka cahilsinizdir ; sizi ciddiye almanın ölçütünü ellerinde tutarlar ; sizden önlerinde günah çıkarmanızı isteyecek kadar kendilerinden geçmişlerdir ; onlar "derin"dir,onlar "birikimli"dir ; onların seçtikleri yazarlar "dâhi"dir; kendileri hakkındaki bir yazıda alıştıkları övgü cümlelerini göremediklerinde ne yazıldığını da anlayamazlar; bu bilgi/sayar çağında tanımak o kadar kolayken tanımak gayretini göstermedikleri biri hakkında ceplerinde hazır bir karakteri çıkarır ortaya koyarlar : o karakter -sanki salonlarına gelen her seyircinin adına davetiye yazmışlar gibi - daha önce onların başka bir oyununu seyretmemiştir, tiyatronun onlarca önemli bulunan özelliklerini -ki hep ayni şeyi konuşurlar- bilmiyordur (Onlar bildiklerini çok önemserler.); teşhis hemen konulur : "ilgisiz,cahil,sığ,dar kafalı, muhafazakar, egolu,zevksiz!" ("Bendeniz de Cyrano de Bergerac!" … Dillerinin ayarı da yoktur hani.)
İnternetten yararlanmak ayıptır onlarca. Alıntı yapıp kaynak göstermemenin ayıp hatta suç olduğunu bilmezler. Çünkü onlar ordan burdan alırlar, akıllarınca eseri "zenginleştirirler" ama kaynak göstermezler. Herşeyi ilk onlar bulmuş, onlar söylemiştir sanırlar. Onlar "özgün"dür, yönetimleri ve ufukları "yeni" bile olmasa da. Bazısı gişe kapısında kredi kartı ödemeleri takip ederek kendini eleştireni bulmanın peşinde koşar, bazısı kendini tutamaz hakaret eder, düelloya çağırır. Onların yeni çalışmalarının provası bir türlü bitmez. Sanki söyleyecek çok sözü, karşısındakini duvara mıhlayacak keskin bir kılıcı varmış gibi "durur"lar ama "detaylı cevabı" bir türlü bir araya getiremezler. Onlar "duruş"dan ibarettirler. Seçtikleri oyun ,ayni günlerde kendisinden önce bir başka meslektaşı tarafından sahnelenmiştir. Onun için bunun önemi yoktur. O da seçer ayni oyunu. Hakkında yazılan yazıyı unutmaz , altına düşülen notları düzeltecek kadar takip eder. " Aman karıştırılmasın o oyun benim değil" diye de telaşlanır. Ayni oyunu sahneleyen meslektaşı için birkaç iyi söz yazmayı da düşünemez.Yeni sezon başlamıştır ama festivalde 1-2 kez sunulan oyunlar, kaç kez daha sahneye çıkacaktır kimbilir. Geçmiş yılların "festivallik" oyunları bir kaç turne yaşar, yaşarsa... Özgünlük tanımları yaparlar. Bilmezler ki bir oyunu başkası sizden önce çevirmişse, yorumlamışsa (siz mutlaka haberdar olmalı ve okumalısınız) onun etkisini taşırsınız . Başkasının rejisi ile seyrettikten sonra ayni oyunu sahnelemişseniz bu sahneleme için de geçerlidir.
Ortaya çıkardığınız her şey , sizi oluşturan şeylerin tortusudur. Kaynağını bilemezsiniz ama bu, "esinlenme"dir en basit haliyle. Kullandıkları sözün kendilerine ait olduğunu sanır ve "BİZ" in anlamını bilmezler. Keşke "özgün" olabilseler! Keşke kendilerini bilebilseler! Mutlak özgünlük, bilginlere, kaşiflere ve dehalara aittir , ama kesinlikle, "dâhi olmayan sanatçılara" değil. Bildiğimiz kadar onlar ne Tolstoy'dur ne de Dali !
Bu ülkede samimiyetle fikrini söyleyen yüzlerce insan var. Ve ne olursa olsun, görüş ve düşüncelerini açıklamaya devam edecek ; önlerine açılmış defterlere yazacaklardır. Albatros'lar, "Kocaman kanatlarını" anlatmaya devam edebilirler. "Üstünlüklerini" tayin eden kaynaklar kuruduğunda zaafları göze batmaya başlayacaktır nasılsa.
Melih Anık
22 Kasım 2008 Cumartesi
İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" : Bir YANLIŞ Var !
İstanbul Devlet Tiyatrosu, Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli bir oyun sahneliyor.
Oyun, yönetmeni ve uyarlayıcısı Özgür Yalım'a göre Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ayni isimli romanından yapılmış bir oyundur.
YAZAR
Prof.Dr.Mehmet Kaplan Ahmet Hamdi Tanpınar'ı şöyle anlatır:
"Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) Türk edebiyatının en büyük yazarlarından biridir.
O hayatı, derinliğine ele alan, onu bir masal kadar esrarlı ve -ilave edelim- güzel hale getiren bir yazardır. Onun eserleri ancak yazarın sahip olduğu dikkat ve kültür ile okundukları zaman anlaşılabilir ve zevkine varılabilir.
Diyebilirim ki, son çağ Türk edebiyatında beşeri kültür ile güzel sanatlara Tanpınar kadar ihtiras ile sarılan, onlarla ruhunu besleyen başka bir Türk yazarı yoktur. Hayatı bir sanat eseri kadar güzel bulan Tanpınar'ın içinde onun sırlarını araştıran bir filozof, psikolog ve sosyolog tecessüsü(merakı) de vardı. "
Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında ortak görüş şudur : Doğu ile Batı, eski ile yeni, geçmişin değerleriyle var olan değerler, aşk ile toplumsal sorumluluk arasındaki çatışmayı ve bu çatışmanın doğurduğu bireysel bunalımları irdeler.
Bu nedenle Tanpınar çağdaşımızdır.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde de birbirine geçişte devamlılık sağlanamamış iki değer sistemi arasında sıkışmış gibi kalan Türk toplumunun ironik tablosu çizilir.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Bakış Açısı
Tanpınar şunları demiş:
"Tanzimat'tan 1923 e kadar olan devreyi bu kılıç artığı eski ile yeninin mücadelesi doldurur. Bu iki alemin hayatımızda bu tarzda karşılaşması sade yeninin zaferini güçleştirmekle kalmıyordu;ayni zamanda yeninin karşısında eskinin muhakkak beğenilmemesi lazım gelen bir şey olduğunu yavaş yavaş bize kabul ettiriyordu.Aramızda can çekişir halde yaşayan artıklara bakarak maziyi kötülemek onu küçümsemek itiyadı(alışkanlığı) içimizde yol aldı.
1923 de başlayan tasfiye eski ile yeni arasındaki bu denksiz mücadeleye son verir. İçimizde yaşayan bu yarı ölü hayat şekillerini yeni terkipte(karışımda) fonksiyonu kalmamış bazı müessese artıklarını hayatımızdan çıkarınca birdenbire onu büyük hakikatında görmeye başladık.Bugün her tarafta haklı bir mazi saygısı başladı."
"Tanzimat Batı'yı almadı,Batı'nın kabili nakil(taşınabilir) taraflarını Doğu'ya getirdi ve onları birer birer temsil etti….Gündelik ihtiyaçlara acil karşılıklar aramaktan daha ileriye gidemeyen Tanzimat bunu görmedi."
"Buhranın sebebi bir medeniyetten öbürüne geçmemizin getirdiği ikiliktir.Bu ikilik evvela umumi hayatta başlamış,sonra cemiyetimizi zihniyet itibariyle ikiye ayırmış,nihayet ameliyesini(yaptıklarını) derinleştirerek ve değiştirerek fert olarak içimize yerleşmiştir."
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Ahmet Hamdi Tanpınar eseri hakkında şunları söyler:
"Ben tezli roman yazmam,hiçbir zaman da yazmadım.Saatleri Ayarlama Enstitüsü,daha ziyade kahramanı olan Hayri İrdal'ın hayatıdır. Bu hayatın kendi ağzından hikayesidir."
"Şehir saatlerinin birbirini tutmaması yüzünden vapuru kaçırdığım bir günde Kadıköy iskelesinin saatinin altında birdenbire onunla karşılaştım ve bir daha beni terk etmedi."
"Romandaki ehemmiyet verdiğim unsur : İnsan..Her şeyden evvel insan,bütün etrafıyla insan ve onun havası…"
"Esasında Batı ile ölçüşebilecek bir medeniyetten, bir insan ve hayat üstünlüğünden gelen" bir toplumun fertleri olarak "Daima içimizden ikiye bölünmüş yaşadık."
Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde anlatılan "abes"in(saçma) hikayesidir. Saatlerin ayarsızlığı nedeniyle kaybedilen zamanı kazanmak için kurulmuş Saatleri Ayarlama Enstitüsü, etrafında Saatleme Bankası,Saat Sevenler Cemiyeti gibi luzumsuz kuruluş yaratan abes bir müessesedir. Tıpkı geçmişte Abdüsselam Bey'in tükenen servetini yeniden elde etmek için eski yazmalardan bulup çıkardığı simya formüllerini Aristidi Efendi'ye denetmesi gibi bir şey.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü, luzumsuz olduğu anlaşılınca kapatılmış ama daimi tasfiye komisyonu kurularak çarkın aynen devam etmesi sağlanmıştır.
Kurumların ismi değişir ama insan ve zihniyet yaşar.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde Ahmet Hamdi Tanpınar, zamana ve döneme özel bir vurgu yapmamıştır.. Amacı, dönemler üzerinden vurgu yapmak ve onları karşılaştırmak değildir. Dikkat çekmek istenen, düzen değişirken insanın durumudur.
Romanın Söyleyiş Biçimi
Saatleri Ayarlama Enstitüsü, bir "abes"in romanıdır. Yazar mizahı, ironiyi kullanarak abesi abartmıştır. Mizah, olayların abesliğinden, süreç içinde değişen kurumlardan ; tiplerin zamana göre kıyafet değiştirdiklerinde değiştik sanmalarından ortaya çıkar. Bu salt güldüren değil düşündüren hatta zaman zaman acıtan bir mizahtır.
Uyarlama
Uyarlama romanın "ruhunu" vermelidir.
Uyarlama romanın ne demek istediğini doğru anlatmalıdır.
Uyarlama yapan kendi mesajını vermek için yazarı ve eserini "kullanmamalıdır".
Uyarlama yazarı tanıtmaya , yeniden hatırlanmasını ve okunmasına yol açmalıdır.
Uyarlayan yalnız "eseri" değil "yazarı" anlamak zorundadır.
Uyarlama romanın söyleyiş biçimine uygun olmalıdır.
Uyarlama, aktarılacak ortam (Tiyatro,radyo tiyatrosu vb) düşünülerek yapılmalıdır.
(Uyarlama oyun oynayacaksa , Devlet Tiyatrosu dramaturg kullanmalıdır.!)
"Özgür Yalım'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'sü"
Özgür Yalım'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'sü, radyo tiyatrosunun zorlama mizansenlerle sahnelenmiş halidir.
Romanda karakterler,olaylar semboliktir ve bir yerlere göndermeler yapar.
Örneğin,ayaklı saat Mübarek önemli bir "karakter"dir.Hayatımızın hurafelerle karışık felsefesini temsil eder. Ama sonradan Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün sembolü olur.Oysa eski diye yapışılan bu eski saat Zarife Hala tarafından eski diye değiştirilmiştir. Ona benzeyen başka bir saat konulmuştur. Hiç kimse, bu değişikliği farketse bile ortaya çıkarmaz.
Mübarek'in aileden bir fert gibi algılanması, asıl çelişkiyi yaratmaktadır. Yani bir dönem karşılığı olan bir şeyin şahsında saygı gösteriliyor ama yeni dönem onu soyut kavramlar üzerinden algılıyor. Bu somut soyut fark bile işin özünü oluşturuyor.
Mübarek'in sahnede görünmeyişi büyük bir eksikliktir.
İrdal batılı olmaya çalışan ama değişen zamanla içinde yaşadığı toplum tarafından yozlaştırılmış bir aydındır. Bu tek başına çelişkili bir durumdur. Ahmet Hamdi Tanpınar, aydının sorumluluğuna inanır. Oysa o aydın, tarihe karşı sorumluluğunu yerine getirememiştir. Sahip olduğu değerlerin içi zamanla boşalmış, bağsız kalmıştır.
Zarife Hala'nın ölmeden önceki hayatıyla dirildikten sonraki hayatı sembolik olarak iki dönemi anlatır.
Diğer karakterlerin taşıdıkları sembolleri anlatacak özelliklerin kullanılmamış olması nedeniyle sahnedeki oyun çok yüzeysel kalmıştır.
Tümü bir geri dönüş/hatırlama/anı olan romanı yönetmen tam ortasından tutmuş : ilk perdeyi Tanzimat'a,ikinci perdeyi Cumhuriyet'e ayırarak bizce çok önemli bir yanlış yapmış ve iki dönemi karşılaştırma düşüncesi içinde olmuştur ki bu herhalde yazarın istemediği bir durumdur.
Sahneleme, romanın özelliklerini vurgulayacak anlatım biçimini seçememiş, ona uyan ışık,kostüm, dekor, müzik vb ögeleri kullanmamıştır. (Oyunun girişindeki "fesli" açılışın bile romandaki tarihe uygunluğu tartışılır.)
Özgür Yalım romanın kapsamlı tezi içinden "Batılılaşma ve Akıl" diye bir eksen seçtiğini ve Osmanlı Kültürünün Tanzimat'a rağmen "Aydınlanma Aklı" ile bulaşamadığını belirtiyor. Cumhuriyet dönemine dek iz sürerek(?) kendine göre "Akılla buluşamamış modernleşme çabası"nı sorgulamaya kalkışıyor.
Özgür Yalım'ın "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nü, Doğu Batı sorununa onca kafa yormuş Ahmet Hamdi Tanpınar'ı yansıtmadığı, sav ve tezlerini sıradan sembollerle aşındırdığı ; okumayı,anlamayı merak ettirecek unsurlar taşımadığı ; Türk modern romanının,şiirinin temel taşlarından biri olan Tanpınar'ı "Ramazan eğlencesi" ruhu ile verdiği ; böylesine imkanlı bir roman için yeni anlatım biçimleri denemeyerek tiyatromuza çağdaş bir soluk getirme fırsatını kaçırdığı; Ahmet Hamdi Tanpınar'ı tek romanı ile "okuduğu"(?); romandan yola çıkarak sanki kendi "bildiklerini" aktarmayı seçtiği ve düşüncelerini sergilemek için eseri ve yazarı "kullandığı" için beğenmedik.
Oyuncular
Oyuncular bıkkın gibi…Neyin içinde olduklarının farkında. Onların durumu daha da içler acısı. Gece bekçisinin görev yapışı gibi tiyatro yapılmaz ki! Malum onlar belli zamanlarda belli yerde olmak ve saati kurmak durumundadırlar. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde sahnedeki oyuncular ,saatleri kurup orada var olduklarını kanıtlıyorlar … O kadar!
Biz de bir sanatçının sözünün bir yerine "Hamdolsun" sıkıştırdı diye kendimizi mi kandıracağız ?
Bu oyun iktidar eleştirisi de değil ki. Örneklenen her şey Tanzimat'tan bu yana her dönemde geçerli..Tartışıla tartışıla çözüm bulunamamış dev gibi bir sorun.
Ayakta alkışlanmak
Bir yerlerde "Oyun ayakta alkışlandı" diye yazılmış. Herhalde oyunun gala gecesi idi ve seyredenler de çok nazik kişilerdi. Biz, içimizde ayağa kalkacak kadar umudu hissetmedik, oyun sonunda yerimize çakıldık kaldık.
Son Söz
Ahmet Hamdi Tanpınar, oyunu görse ,herhalde şöyle derdi: "Bu ideolojinin zaaflarından biridir,hayatı takipten aciz kaldığı zaman kendine zardan daha ince bir alem yapar ve vehimleriyle içine kapanır.Münazara kudretini arttırmak veya sabun köpüğüyle oynadığı halde ,fikir yaptığını zannetmek isteyenler için hiç de fena olmayan bir spor!Biz bu sporu şair arkadaşlarla sık sık yaparız;fakat halledilmesi mümkün olmayan sanat meseleleri etrafında…"
Ahmet Hamdi Tanpınar "Gerçek memleket sevgisi onu olduğu gibi görmektir" ; "Hayat şüphesiz bütün cemiyetindir….Fakat tarih karşısında hesabını aydın verir." diyor.
Taner Timur "Aydın'ı kültürlü insan anlamında kullanmıyorum.Bireyin toplumsal analizle toplumsal grup, fikirle eylem arasında bağ kuran organik işlevinden söz ediyorum" diyor.
Önemli olan Ahmet Hamdi Tanpınar sözleri ile "Mesele halka tavizat vermeden ona şımarık bir çocuk muamelesi yaparak istediği şekilde ve alıştığı şeyleri önüne dökmeden onu yükseltmeye çalışmak ve tiyatro zevkini vermektir."
Acaba içinde bulunduğumuz durum Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şu sözlerindeki gerçekten mi kaynaklanıyor: "İçimizde fıkaralığın nizamı kuruldu.Parasızlık tek başına mühim bir mesele değildir.Fakat fakrın(fakirliğin) nizamı bir yerde yerleşip de hayatı idare etmeye başladı mı işin ötesi yoktur"
Ya sanatçı "fakir"se ? İşte o zaman yandık!
Melih Anık
24 Kasım 2008 tarihinde yazılmıştır.
Kaynaklar:
"Tanpınar'ın mektupları"- Dr.Zeynep Kerman- Dergah yayınları
"Edebiyat üzerine makaleler"-Ahmet Hamdi Tanpınar-Dergah Yayınları
"Ahmet Hamdi Tanpınar"-Turan Alptekin-İletişim Yayınları
"Mücevherlerin sırrı"-Ahmet Hamdi Tanpınar-Yapı Kredi Yayınları
"Yaşadığım gibi"- Ahmet Hamdi Tanpınar-Prof.Dr.Birol Emil- Dergah Yayınları
"Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü" - Berna Moran
"Tanpınar'ın Yalan Dünyası"- Mustafa Kutlu
"Saatleri Ayarlama Enstitüsü yahut bir İnkıraz Felsefesi"- Beşir Ayvazoğlu
"Osmanlı Kimliği" – Taner Timur-İmge Kitapevi
16 Haziran 2008 Pazartesi
Yönetmenin Seyirci ile Düellosu : FAUST
Dengesiz bir durum : Karşınızda bol ödüllü
(Litvanya,Rusya,Polonya,Bosna Hersek'den ödül almış.), Eski Ahit'i bile
sahnelemiş olan çok kültürlü bir yönetmen var. Kendisi Litvanya Tiyatrosunun
Olimpus'u sayılıyor. Son ödülü 2007 de İtalya'dan almış. Yani meslek kariyeri
zengin , kartviziti etkileyici. Seyirci "Beğenmeyip ne yapacaksın
durumu"nda.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)