Mao, devrimden sonra demiş ki: “Şimdi sıra entelektüelleri rehabilite etmeye geldi.” (Bu söz derin bir tartışmaya götürür bizi ama kapsamı daraltayım.)
‘Onlar’ günlük hayatımda ‘kanaat önderi’ diye önüme çıkıyor. Kimini gazete köşelerinden, kimini tv’lerdeki tartışma programlarından tanıyoruz. Dediklerini dinliyorum, yazdıklarını okuyorum, ülke ve dünya analizlerini anlamaya çalışıyorum. Pek azını sonuna kadar dinleyebiliyorum. Bazen ruhumu eğitmek için onları dinlemeye, okumaya zorluyorum kendimi. Çilehaneye girdim farz ediyorum ama en çok iki paragraf ya da iki dakika dayanabiliyorum. Çoğu aynı şeyleri tekrar ediyor, ufuklarının darlığı içimi sıkıyor. Yazdığı yazının başlığından, tvde söylediği ilk cümleden ne ve hangi tarafta olduğunu anlamak mümkün. Lâfı evirip çevirip kimin övgüsü haline getireceğini bilmek beni çok sıkıyor. Pek çoğu tiyatroya gitmiyor ama ülke ve dünya üzerine ahkâm kesiyor. En çok beni aptal yerine koymalarına dayanamıyorum. Kendini dinletecek olan dinleyenden daha ârif (akıllı, sezgili, anlayışlı ve bilgili) olmalı değil mi!
Beni ilgilendiren tiyatronun entelektüeli. Tiyatronun haline bakarak, ülkemin ilerlemesinde önemli rolleri olduğuna inandığım için “onlar neyi eksik yapıyorlar da bu haldeyiz” sorusunu düşünüyorum sık sık.