23 Kasım 2017 Perşembe

Pedro Penim'in ÖNCE'si

Tiyatro Festivali'nin kitabında Önce için şunlar yazılmış:

"İstanbul ve Lizbon’da benzer anlamlar taşıyan iki sözcük çalınır kulaklara: Melankoli duygusuna, acı veren şimdiki anın inkârına, pek çok kültürde rastlanan yitip gitmiş bir mutluluğa duyulan özleme işaret eden ve de çoğunlukla bir tespit olarak dile getirilen hüzün ve saudade. Buenos Aires’de bu his mufa, Moskova’da toska, Memphis’de blues, Wales’de hiareth, Torino’da mestizia adını alır, ancak başka hiçbir yerde Portekiz ve Türkiye’de olduğu kadar yaygın bir tesiri yoktur bu sözcüklerin. Portekizli yönetmen Pedro Penim, iki yıl önce İstanbul’a taşındığında şehirdeki bu duygu durumunun etkisi altında kaldı. Onu İstanbul’dayken evinde hissettiren bu sözcükler, yönetmene bu iki duygu durumu arasındaki benzerlik hakkında yazmak için esin kaynağı oldu. Lizbon ve İstanbul’a hâkim olan bu duygu, İskenderiye’nin iç sıkıntısından Prag’ın ürpertisine, Glasgow’un kasvetinden Boston’ın umursamazlığına, ihtişamlı bir geçmişe özlem duyulan, şimdiki zamanın gerilimlerine tarihin dehlizlerinde yanıt aranan pek çok başka yerde de kendini gösterir. Önce, seyirciyi 2017’den başlayarak bir melankoli atlasının kılavuzluğunda zamanda yolculuğa davet eden bir performans."

Ne çarpıcı bir paragraf!


Işıklar sönüp fon perdesinde dönen ne olduğu pek de anlaşılmaz videonun ışığında Pedro Penim olduğunu tahmin ettiğim oyuncu, sahnenin ortasında duran masanın üstündeki mikrofonun karşısına oturduğunda aklımda bu satırlar vardı. Müzikleri kardeş iki ülkenin insanlarından biri olarak hüznün derinliklerinden çıkacak yıldızları bekliyordum.

 İlk düş kırıklığım oyuncunun bir buçuk litrelik su şişesinden yudum yudum aldığı suyu gargara edip yutmasıyla başladı. Bu hareket defalarca tekrarlandı. Oyuncu boynundaki gerilimi gevşetmek için olmalı gargara aralarında başını iki yana döndürüyor, ekseninde çeviriyordu. Arkasında flu bir video dönüp duruyor ben hüzün kelimesinin zihnimdeki çağrışımlarının teker teker yıkıldığını hissediyordum. Bir süre sonra bir başka oyuncu geldi sahnedeki iki koltuktan bana göre soldakine oturdu.Hemen arkasından sağ taraftan verilen yoğun  su buharının ardından bir dinazor sahneye girdi.   

Pedro Penim arkada dönen videonun aydınlattığı (bence bu video başka bir işe de yaramadı) önündeki teksti okuyarak sahnedeki iki karakteri seslendirmeye başladı. Bir dinazor bir psikoloğa terapiye gelmişti. Doğrusu kendimi biraz toparladım ve bu tiyatral  biçimin üzerine kafa yormaya başladım. Karşımda hayâl perdesinin modern hâli duruyordu. Tipler Karagöz Hacivat'ı hatırlattı bana. Yalnız burada Hacivat'ın sesi daha kalın çıkıyordu. Sessiz film döneminde görüntünün üstüne piyano ile çalınan müzikleri hatırladım sonra. Dinazorun psikoloğa gitmesi fikri şahaneydi. Meraklandım. 

Dinazor on sahnelik bir hikâyeden bahsetti. Tersten başlayarak başa gidecekti. Biz insanlar da öyle değil miyiz? Hep "önce önce" der dururuz. Bu yaşadığımız ânın gizemini yok eder. Sanki önce daha iyidir. Öte yandan bu mezarını kazmak gibi bir şey değil midir? Hele bir dinazor anlatırsa daha anlamlı gelmez mi? Dinazor kendi varlığını diriltmeye çalışıyor gibi geldi bana, metaforun cazibesine kaptırdım kendimi. Ama o da ne? 10'dan geriye doğru giderken verilen tarihler ve olaylar Pedro Penim'in yazdığı tekstin mezarı oluyordu. Hani hoşunuza giden tarihleri arka arkaya dizersiniz de sonunda "e ne oldu yâni?" dersiniz ya içimde o his kıpırdadı. Pedro Penim'in dinazoru geriye gittikçe cıvıklaşmış kil içinde kendi ağırlığı ile batmaya başladı. Dinazor, giysilerinden soyunursa bu kaostan kurtulacağını anladı sanırım, psikoloğun yardımıyla soyundu, içinden ona benzeyen bir başka erkek çıktı. İkisi gelip sahne önüne oturdu. Pedro Penim'in anlattığı hikâye iki (arap?) gay arasındaki ilişkiye dönüştü.  O arada benim kaosum uyandı. Ne oluyoruz neden buradayız dedim kendime. Hüzün hüzün deyip, tarihin satır başları olup olmadığı size bağlı(bence değil) bir geriye gidiş buna mı bağlandı? Hani geçmişte kendisine ne gösterilse gösterilsin  aklına "çokomilk" gelen bir karakter vardı ya Pedro Penim de başta ne söylerse söylesin sonu hep aynı konuya bağlayacakmış gibi hissettim. Ne hüzün kaldı ne de  fado.

"Önce", temeli havada, hoşa gitmek için seçilen anlardan oluşan, kendi zekâsını ortaya koymaya çalışan bir aktörün kaleminden çıkmış, ucuza mal olmuş bir festival gösterisi BENCE.

Benim ülkemde "hüzün" demeden ÖNCE Ahmet Haşim'i bilecek, anlayacaksın Pedro! Bilmeden, anlamadan tereciye tere satmak gibi olur yaptığın. Yemedik.


Melih Anık

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder