10 Şubat 2016 Çarşamba

Fehim Paşa Konağı'na(İBBŞT) Ben Böyle Baktım

Fehim Paşa Konağı, İBBŞT'da 2013 yılında sahnelenen Ocak'dan sonra 2015-16 sezonu programına alınan ikinci Turgut Özakman oyunu. Yerli bir yazarın iki oyunu bu sezon repertuvarında seyirciye sunulma sırasını bekliyor. Ocak 1962, Fehim Paşa Konağı 1980 tarihli. Bir başka bakışla Ocak(Sahici Oyun ismiyle) 1960 ihtilâlinden, Fehim Paşa Konağı 12 Eylül'den önce yazılmış. Tiyatro seyircisinin bu iki oyunu tarihsel vizyonları göz önüne alarak seyretmesini öneririm. Zira belki de benim vurgulamaya çalıştığım vizyonu çok bilinçli olmasa da bir araya getiren tesadüf seyirci için bilinçli bir değerlendirmeye yol açabilir. Bu vesile ile Turgut Özakman tiyatrosu hakkında bir bakış açısı elde edebilirler. Ayrıca iki oyun, türü itibariyle birbirinden farklı. Ocak, Turgut Özakman'ın benzetmeci oyun, Fehim Paşa Konağı göstermeci oyun dönemlerine ait örneklerden. Bir bakıma bu iki oyun, Türk tiyatrosunun gelişim çizgisi hakkında bilgi verir.

Ocak'da sıkışmışlık ve bunalmışlık içinde yaşayan bir aile anlatılır. Aile bireyleri kendilerine göre çıkış noktaları ararlar. Fehim Paşa Konağı'nda ise yazar, sanki gelen dönemi hissetmiştir. "Sevda Şener oyundan söz ederken  'Fehim Paşa Konağı’nda Meşrutiyet dönemindeki kısır siyasal çekişmeler, oyunun yazıldığı yıllarda yaşanan ve 12 Eylül darbesine zemin hazırlayan olayları hatırlatır' der."

'Oyunda olaylar, 1908 yılında, II. Meşrutiyet’in hemen öncesinde başlamakta, meşrutiyetin ilanın ardından kısa bir süre sonra son bulmaktadır. Süre net olarak ifade edilmemekle birlikte olayların birkaç haftalık bir zaman diliminde gerçekleştiği düşünülebilir. Olayların belli bir tarihsel dönemecin hemen öncesi ve hemen sonrasında geçmesi, bu tarihsel dönemecin kişilerin temel davranış özelliklerini değiştirmediği tespitine olanak sağlamaktadır.'

Eski kabadayı Rasim, Karagöz oynatan, taklitci oğlu Yusuf'u  Fehim Paşa Konağı'na kapılarsa orada kendi gibi bir kabadayı olacağını düşünür.  Yusuf, oyuncu özellikleriyle Fehim Paşa Konağı'na kabul edilir. Bu arada Paşa'nın kızına âşık olur. Rasim oğlunun aşkından düştüğü duruma acıyarak Fehim Paşa'dan kızını ister ama reddedilir. Fehim Paşa, bu hadsize ağzının payını vermesi için kabadayısını gönderir. Ancak Yusuf hiç istemediği halde ve hiç beklenmedik bir şekilde kabadayıyı yener. Bu onu halk ve hürriyet kahramanı yapar. Ama Yusuf'un gönlü oyunculuktadır

" Bu yazımı hazırlarken çok yararlandığım tezinde Murat Çağlar 'Eski gitmekte, yeninin ayak sesleri duyulmaktadır ama yeni denilenin eskiden hiçbir farkı yoktur. Oyunda güç ve iktidar yarışı kabadayılıkla özdeşleştirilir.'diyor.

Oyunun yorumunda ben bu anlayışı ('yeni denilenin eskiden hiçbir farkı yoktur') buldum. 'Güç ve iktidar yarışı kabadayılıkla özdeşleştirilir.' cümlesinde karşılığını bulan anlayışa ise dikkatle yaklaşıldığı izlenimi edindim. Bu tutum, oyunu dikkatli bir denge üzerine inşa etme titizliğinden geliyor sanırım.

Kemal Kocatürk rejisinde önemli bulduğum hususları paylaşmak isterim. Tekstte Anlatıcı'ya verilen diğer roller Ayvaz, Hadi Bey ve Temsilci iken değişiklik yapılarak Ayvaz ve Hadi Bey ondan alınmış onun yerine Pertev Bey ve Temsilci rolleri verilmiş. Bunun çok yerinde bir 'okuma' olduğunu düşünüyorum. Zira bu Fehim Paşa ile Deli Suat Paşa'yı ve de Nuri Bey ile Hadi bey'i aynı kişilere oynatması kurulmak istenen paralelliğe ve vurgulamak istenen anlayışa çok uygun bir tercih. Bu kişilere aynı ceketin ters çevirilerek oynatılması da bence çok iyi bir metin 'okuma'sı.  Öte yandan Ayvaz'ın ayrı bir oyuncuya oynatılarak Yusuf'un karşısına çıkarılması da ince ve kaba sanat arasındaki ayrımın verilmesi açısından çok başarılı bir reji denemesi. Rejideki paralel anlayış dekor tasarımında da kendini gösteriyor. İki ayrı konağın sahnenin iki yanında yer alması, haremin ortada kurulması bence çok tutarlı.

Anlatıcı, tekste göre  oyun sonunda Fehim Paşa’nın Bursa’dan Yenişehir’e kaçarken linç edildiğini, kendisininse İttihat ve Terakki’de sağlam bir yer edinmiş olduğunu anlatır. Oyunda bu replik kaldırılmış bence çok  doğru yapılmış. Kaldırılmamış olsaydı oyun(ve kurmaca da olsa tarih) bir yandaş tarafından anlatılmış olacaktı. Bu oyuna çok ince ve doğru bir ayar.   

Bu tercihlerde elbette oyunun çok tecrübeli dramaturgu Hilmi Zafer Şahin'in adını anmadan geçmek olmaz.

Oyunda içime sinmeyen hususları da şöyle sıralamak isterim. Oyunun rejisinde geleneksel, modern, epik ve dramatik anlayışlar arasında kalınmış. Bu bence reji bütünlüğüne engel oluyor. Aziz ve Arif rollerinin aynı kostüm içine sokularak rollerin ikişer kişi tarafından oynatılması ve parçalanmasında Commedia d'ell Arte havası buldum. Çok gerekli olmadığını düşünüyorum. Ayrıca da seyircinin bu parçalanmış repliklerden çok şey anladığını da sanmıyorum. Oyuncuların tekerlekleri kırık bir araba görüntüsü verilmiş bir arabada oturtulması (gezici kumpanyaya bir gönderme), anlatıcı ve oyuncular arasındaki diyalog epik, oyuncuların devam eden diyaloglara tepki vermesi,  oyuncuların kendi aralarındaki diyaloglar, orta oyunu samimiyetinde. İkisinde de yabancılaşma var ama 'ruh'ları farklı. Benzer şekilde yeni dünya ile kurulan orta oyunu düzenine sofitadan inen simgeler ile mekân oluşturulması, farklı anlayışların ürünü. Sofitadan inen iki simge bina maketi iken diğer iki simgenin (birisi cezve diğeri kadın külâhı) ifade açısından farklı oluşu da bana karışık geldi. Yeni Dünya'nın seçilen boyutları, kapı olarak kullanıldığı zaman oyuncuların boyun eğerek içinden geçmeleri durumunu ortaya çıkarıyor ki ben bunda özel bir anlam bulamadım. Yeni Dünya'nın sadece kapı olarak kullanılması da daraltılmış bir anlayış. Orta oyunu ve epik anlayışın hâkim olduğu bir oyunda sahnelerin oyuncular dışındaki görevliler tarafından kurulmasını garipsedim. Aynı şekilde bazı kostümler sofitadan inerken Aziz ve Ariflerin arkada giyinip gelmeleri de bütünlükteki sorunlardan biri gibi geldi. Yusuf'un Karagöz oynattığı sahnede gerek  tasvirlerin boyutları ve gerekse sahnedeki duruş yeri açısından mizansende yanlış olduğunu düşünüyorum. Müziklerde güzel derleme yapılmış ama orta oyunundaki kişilere  özel seçilmiş müzik anlayışı yok. Oyuna ilâve edilen Kavuklu Pişekâr sahnesi bence fazla. Ancak çok da itiraz etmem. Ama türlü değişiklikleri yaptıktan sonra 'yazar bu sahneyi böyle yapmış' denmesini de doğru bulmadım. Fehim Paşa Konağı oyunundaki geleneksel oyunlara ait sahnelerin, o türün lâyıkıyla verilmesi için bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Oysa bu sahneler dramatik benzetmeci usülle oynanıyor. Bunu oyunculuk eğitimimize bağlıyorum. Oyunda benim düşünceme göre geleneksele uyan iki oyuncu var, Selçuk Soğukçay ve Nevzat Çankara. Her iki oyuncuyu da çok beğendiğimi belirtmek isterim. Diğer oyuncular gelenekseli taklit ediyor. Elbette Turgut Özakman'ın  gelenekseli, modern anlayışla yazmış olduğu düşünülürse bu durumun bir yere kadar mâkul karşılanması mümkün. Bu, geleneksel tiyatromuz üzerine daha çok düşünülmesi gerektiğini söylüyor bana.  Bu bahsi Turgut Özakman'ın sözleri ile sonlandırmak isterim:  "Nasıl halk müziğini çok seslendirerek çağdaş Türk müziği yapılamıyorsa, geleneksel tiyatromuzu da 'çok seslendirerek' çağdaş bir tiyatro yapılamayacağına inananlardanım. Ulusallık, yeni bir alaşım ve dökümü gerektirir. Her yeni, çağdaş olmadığı gibi, her eski de ulusal değildir."

Oyunu seyretmeden önce teksti yeniden okuduğumda ben olsam oyunu şu cümle üzerine kurarım diye düşündüm:  Paşa da olsanız ancak hayâl perdesine düşen gölgenizde yaşarsınız. 'Hayalî'lere iyi davranın.

Bu düşüncemin izlerini  Hayalî Yusuf'un şu sözlerinde buluyorum:
' Hiç kimse sevda şarkısı söylemiyor. Ela gözden, güzel yüzden, çiçekten, böcekten söz eden yok. Yalnız çığlık atıyoruz. As, kes, vur, kır, döv, söv, yak, yık, saldır, daldır, öldür.! Ee bu böyle giderse, mutluluğu uğrunda silaha sarıldığımız halktan geride tek canlı kalmayacak. Kan gölünde nilüfer açar mı? Toprağı yüz bin insanın göz yaşıyla sulasak bir tek çiğdem yeşertebilir miyiz? En bilekli el diye okşayan ele derim; en yürekli kabadayı da herkesi yüreğine sığdıran insandır.'

Yusuf'lar  olmasa kan gölünde nilüfer açar mı, tek çiğdem yeşerir mi, hangi Paşa'nın adı yaşar?

1951 yılında sahnelenen ilk oyunu Pembe Evin Kaderi ile tiyatro dünyamızın en önemli mihenk taşlarından biri olan Turgut Özakman yaklaşık 50 yıllık tiyatro geçmişine rağmen Çılgın Türkler romanı ile halkımız tarafından tanınmış bir yazardır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda iki oyununun aynı anda yer alması vesilesiyle  1957 yılında Güneşte On Kişi isimli oyunun İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından reddedilmiş olmasını şimdi tebessümle hatırlayalım derim.

Fehim Paşa Konağı seyredilmeye değer bir oyun. Oyunu seyretmeden önce ve sonra yazımı okuyacak olanlara yazdıklarımla farklı bir algı verebilirsem ne mutlu bana.

Melih Anık

Künye:




















Kaynak:

'Turgut Özakman'ın Oyun Yazarlığı'- Murat ÇAĞLAR- Doktora Tezi, Çukurova üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı

'Bütün Oyunları 5 -Turgut Özakman' Bilgi Yayınevi

Not:
1. Uzun süreden sonra çağrıldığım Gala'da Genel Sanat Yönetmeni'nin oyun sonunda  bir oyuncunun şahsında tüm kadroya buket vermesini ve kısa sözlerle teşekkürünü çok beğendim. Bu önceki dönem alışkanlıklarından farklı bir anlayışın İBBŞT başında olduğunu gösterdi.
2. Yönetmenin merhum oyun yazarını alkışlatması da ahte vefa örneği. Beğendim.  
3. Oyunun 'Fehim Pasha’s Mansion' adlı İngilizce çevirisi varmış. Refik Erduran tarafından yapılan bu çeviri, 2002 yılında Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanmış. Turistler hedeflenerek bu oyunun programının yapılması ve pazarlanması doğru olur diye düşünüyorum.
4. Ege Küçükkiper'in yazısı okunmaya değer:

 http://egekucukkiper.blogspot.com.tr/2016/02/geleneksel-bir-oyun-fehim-pasa-konag.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme