14 Mart 2014 Cuma

Oyun Atölyesi'nde “Kim Korkar Hain Kurttan?”

Edward Albee(1928) denilince ilk önce “Kim Korkar Hain Kurttan?”(1962) akla gelir. Yazarın ilk oyunu değil ama “Kim Korkar Hain Kurttan?”, 1963 yılında jürinin ödüle değer bulduğu halde danışma kurulunun “drama” dalında ödül verilmesini  iptal ettiği için Albee’ye verilmeyen Pulitzer Ödülü’nün sahibi olmuş. Tabulara karşı çıkan, müstehcen bulunan oyun dili ‘60’lı yıllara “çok” gelmiş. (Bu nedenle drama dalında Pulitzer Ödülü’nün o yıl verilmediği belirtiliyor.) Ama oyunun etkisi o kadar büyük olmuş ki oyunun kazandığı popülariteden alınan güçle, 1967 yılında Edward F.Albee Vakfı kurulmuş. Edward Albee "oyunun 35 yıldır süren başarısı bana kariyerimi istediğim gibi sürdürme özgürlüğünü sağladı" diyor. Albee sonradan Pulitzer Ödülü’nü üç kez daha almış. Pulitzer Ödülü genellikle Amerikan hayatını anlatan ve kaynağını ondan alan  özgün eserlere veriliyor. Bu hususun Albee’nin tiyatrosu hakkında fikir verdiğini sanıyorum. Galiba dünyanın “Amerikanlaşması” yayıldıkça, oyun, tüm dünyada ilgi görmüş. Okuduklarımdan öğrendiklerimden derlediğim “Kim Korkar Hain Kurttan?” oyununun içerdiği özellikleri paylaşarak yazıma başlamak isterim. Oyunu seyredenler/seyredecekler  –yazımı okursa- oyuna daha farklı bakar diye düşündüm.

Oyunun özgün adı “Who’s Afraid of Virginia Woolf?”. İlk duyan için ne alâka dedirtecek cinsten bir isim. 1933 yılında Disney animasyon filmi “Üç Küçük Domuzcuk” filminin popüler şarkısının ismi "Who's Afraid of the Big Bad Wolf" imiş. Edward Albee’nin bu şarkıdan esinlendiği belirtiliyor. Albee, bira içtiği bir mekânda “Who’s Afraid of Virginia Woolf?”u okumuş. Oyunu yazarken o aklına gelmiş. Şarkıyı da hatırlayarak “Kim korkar illüzyonların olmadığı bir hayattan?” diye düşünmüş. Disney ile olabilecek telif sorunları nedeniyle “Big Bad Wolf” yerine Virginia Woolf’un dul eşinden izin alarak oyunun isminde “Virginia Woolf”u kullanmış. Oyunun Türkçe ismindeki “kurt” bu hikâyeden kaynaklanıyor.

Oyunun iki karakteri Martha ve George, Albee’nin gerçek hayatta arkadaşları olan bir çiftmiş. Ama isimleri “Amerikanın çifti”  (“FİRST Couple”) olan  Başkan George Washington ve karısı Martha’ya bir gönderme. Diğer karakter Nick ise soğuk savaş döneminin unutulmaz karakteri Sovyet lider, Nikita Khrushchev’e bir gönderme imiş.

Oyunun ana temasının ve mesajının insanların illüzyona kapılmadan gerçeği yaşaması gerektiği üzerine kurulu. Oyun boyunca her karakter kendine göre yazdığı gerçeği(illüzyonu) yaşıyor ve diğerinin gerçeğini(illüzyonunu) yok ediyor. Oyun sonunda herkes kendi gerçekleri ile yüzleşmek durumunda kalıyor.

“Kim Korkar Hain Kurttan?” illüzyon(yanılsama) ile gerçek arasında gidip gelen, zaman zaman savaşa dönüşen bir oyun. “Soğuk savaş” döneminin bir oyunu ile Albee ‘50’li yılların  vatanseverlik üzerine kurulmuş Amerikan dünyasına dokunuyor.

Martha oğlundan “poor lamb” diye bahsediyor. Bilindiği gibi Hz İsa denince çoban ve koyunlar akla gelir. Kapının zili Katolik ayinindeki bir ses gibi çalar. Oyunun üçüncü bölümünün ismi “Exorsizm” dir ki bu da dînî bir göndermedir. Oyun kurban etme geleneğini akla getiren bir sonla biter. İllüzyondan kurtulmak bir kurbana mal olur. Dînî “liturji”ye yapılan göndermeler piyesin yapısındaki önemli taşlardır.

Oyunun her iki çifti için  de “baba” figürü önemlidir. Her iki çiftin evliliğini kadınların babalarının hayâlleri etkilemektedir. Aile birliğinde çocuk önemlidir. Ancak kendileri oyunlar ve yanılsama içinde olan çiftlerin çocuk sahibi olmaya hazır olmadıkları da açıktır.

Oyun üç perdedir. Her perdenin bir ismi vardır. 1.Perde’ye “Fun and Games” 2.Perde’ye “Walpurgisnach” 3.Perde’ye “The Exorcism” başlıkları verilmiştir. Oyun 1.Perde’nin ismine yakışır “eğlence ve oyunlar"la başlar. Seyirci, didişen bir çiftin oynadığı oyunlardan çıkarmaya çalıştıkları eğlenceyi görür. Ama oyunlar da eğlence de zorlamadır. Gerçeklerden kaçılarak bir yanılsama oyunu oynandığı anlaşılmaktadır. Çiftin birbirini acıtmak istedikleri açıktır.  2.Perde’nin ismi üzerinde çeşitli görüşler vardır. Broken Dağında yapılan “Walpurgisnacht”,  baharı karşılama festivalidir ki oyunda satirik olarak kullanılmıştır. Büyücüler ortaya çıkar ve tanrılarla eğlenir. Broken’dan yola çıkılarak bu göndermenin erozyonu hatırlattığı da söylenir.   3.Perde ise “cinleri kovma” başlığı ile verilmiş. Genel olarak oyuna bakarsanız Albee, bir Pazar âyini formu oluşturmuş sanki.

Türkçede oynanan bu oyunda yazarın vurguladığı kurgunun özellikle dinsel(hıristiyanlık) litürjiye uzak olan seyirciye geçmesi pek de kolay değildir. Bu nedenle oyunun içerdiği göndermelerden bazılarını kaybedeceğini söylemek pek de yanlış olmaz. Ayrıca dönemsel, tarihi koşullardan kaynaklanan özellikler, Amerikan toplumuna yapılan doğrudan göndermelerin niteliği,  bizim seyircimiz için uzak sayılabilecek hususlardır. Bu nedenlerle sahnelemenin illüzyon ile gerçek arasındaki mücadeleye odaklandığı söylenebilir. Bu açıdan baktığınızda Oyun Atölyesi’nin sahnelemesi seyirciyi eksik hissettirmeyen bir sahnelemedir.

Oyun Atölyesi bu sezon yeni yapılanması içinde iki oyunu repertuvarına aldı. “Kim Korkar Hain Kurttan?” ve “Nehir”. Kemal Aydoğan’lı dönemin “şok”unu atlattıktan sonra Oyun Atölyesi’nin bu yeni dönemini beğendiğimi söylemek isterim. Benim bildiğim ve beğendiğim Oyun Atölyesi de bu zaten. Haluk Bilginer’in Oyun Atölyesi’nin direksiyonuna geçtiğini hissettim.

Sezon başında repertuvar açıklanınca "Kim Korkar Hain Kurttan?" benim merakla beklediğim bir oyun oldu. Açıkça söylemem gerekirse  oyun ile ilgili kafamda sorulara neden olan  yönetmenin ismi  idi. Edward Albee’nin ve dünya tiyatro tarihinin önemli oyunlarından birini  Hira Tekindor gibi bir genç(25) nasıl yönetecekti? Hira Tekindor’un ismi Oyun Atölyesi’nin diğer oyunu Nehir’de de karşıma çıktı, bu kez de çevirmen olarak. Hira Tekindor, tiyatro dünyamıza hızlı bir giriş yapıyordu anlaşılan.

Hira Tekindor’un özgeçmişine baktım.1989 doğumlu. University of Kent’te film okumuş. Kısa filmler yönetmiş. Yönettiği kısa film, “Örümcek”, Uluslararası Santiago Kısa Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü almış.  Hira Tekindor kızımdan beş yaş küçük. Babalar kendi çocukları ile karşılaştırma eğilimindedir çoğunlukla. Kendime sordum: “Kızın yapsaydı kuşku duyar mıydın?” Cevabım “hayır” oldu hemen. Belli bir eğitimden geçen gençlerin belli bir olgunluğa daha çabuk ulaştıklarını ben kızımdan yaşadım. Galiba yurt dışındaki eğitim ve görgünün de katkısı çok. Ayrıca Hira Tekindor’un hem annesi hem babası da sanatçı. Bunun getirdiği azımsanmayacak bir şeyler olmalı. Kendi ifadesiyle Hira Tekindor 10'lu yaşlarında tanışmış oyunla, "George karakterinin repliklerinin altı kırmızı kalemle çizilmiş sararmış 'Kim Korkar Hain Kurttan?' teksti sayesinde" Babası Çetin Tekindor'un 1987 yılında oynadığı oyunun teksti imiş bu. Hira Tekindor hakkında kiminle konuştuysam Hira Tekindor’un kendine göre seçimleri olduğunu ve isteklerinde kararlı(inatçı) olduğunu söyledi bana. Bunu da onun hanesine olumlu bir not olarak kaydettim.

Oyunu Enka’da seyrettim. Hira Tekindor ile salon kapısında tanıştık, 20-30 saniye konuştuk. İlk ve son karşılaşmamız da o zaten. Sanki oyunun ilk gecesiymiş gibi çok heyecanlı idi.  Enka’da perde olmamasından, bu nedenle perdeye bağlı mizansenin olamayacağından bahsetti.  “Nasıl memnun musun oyundan?” dedim. “Çok” dedi.

Nehir oyununun tercümesinden sonra "Kim Korkar Hain Kurttan?" oyununun yönetmenliğinin Hira Tekindor’a verilmesi ona güveni gösteriyor. Ama içimde kalmasın Haluk Bilginer’e bir serzenişim var: “Kemal Aydoğan’dan başka yönetmen yoktu hani?

Her oyun için yaptığım gibi "Kim Korkar Hain Kurttan?" için de ön hazırlık yaptım. Oyunun İngilizcesini okudum.(Tercümesini bulamadım. Tercüme: Asude Zeybekoğlu)  Oyun hakkında internette oldukça çok yazı, eleştiri, inceleme buldum. Okuduklarımın “link”lerini  aşağıda verdim. Önceden de seyretmiştim ama filmin dvd’sini bulup satın almama rağmen seyretmedim. Doğrusunu isterseniz filmin oyuncuları ile oyunun oyuncularını karşılaştırmak istemedim. Şükrü Özyıldız ve Nilperi Şahinkaya’yı daha önce seyretmemiştim. Onlarla ilgili bazı filmler seyrettim. Oyunu okurken zihnimde oyunun oyuncularını canlandırdım. Bu arada oyun ile ilgili tanıtım videoları yayımlandı. Müziği (O.Enes Kuzu) çok beğendim. Kafamdaki oyun atmosferine çok uyuyordu. Dekorda iyi bir tasarımcı olarak bellediğim Ali Cem Köroğlu ne yaptı diye meraklandım.

Genel olarak oyunun komik unsurlarının (bilerek) abartıldığını düşünüyorum. Ben bu abartıyı fazla bulduğumu söylemeliyim. Bu, müziğin yarattığı atmosfere ters(bence). Öte yandan müziğin de oyunun içindeki fırtınalara rağmen, yükselmesi gereken yerde yükselmemiş olmasını yadırgadım.

Oyunculuklarla ilgili genel olarak söylemek istediğim bir şey var. Bunu söylerken haksızlık yapmamak da istiyorum. Zira oyun çok girişli ve çıkışlı. Ayrıca perde araları da var. Oyuncular, sahneden çıkıp yeniden girişlerinde ya da perde aralarından dönüşlerde bıraktıkları duygu seviyesini yakalayamıyor.  O nedenle her seferinde o duyguyu yakalamak için bir zaman geçiriyor, bu da oyunun genelinde gerilim akışını duraklatıyor. Zerrin Tekindor’un son perdedeki oyunu şahane ama  ilk iki perdede o da oyunun özelliğinden nasibini alıyor, özellikle birinci perdede elbisesini değiştirip geldiğinde. Tardu Flordun çoğu sahnede bir epik oyuncu gibi, “mış gibi” yapıyor sanki. Onun gibi çok iyi bir oyuncunun daha dramatik oynaması oyuna çok şey katar. Şükrü Özyıldız’ın oyunculuğunda iniş çıkışlar çok bâriz. Örneğin bir anda sarhoşluğunu, öfkesini vb hatırlıyor gibi. Duyguya ön hazırlık yok sanki. (Ama her şeye rağmen sahne için çok umut veriyor.) Oyunda duygunun sürekliliği hususunda bence en iyi olan Nilperi Şahinkaya. Şahinkaya baştan sona duygusu gelişen bir oyunculuk sergiliyor. 

 Nehir'de de dikkatimi çeken Oyun Atölyesi'nin dekor, kostüm, ışık, koreografi  gibi hususlarda gösterdiği özen oldu. Bu külfeti de oyundan alınan keyfi de arttırıyor. Dekor bu evde farklı ve de entelektüel insanların yaşadığını gösteriyor, olayın atmosferini yansıtıyor,  “konuşuyor”. Ben çok beğendim. Ancak bana tuhaf gelen bir husustan bahsetmeden geçemeyeceğim. O da dekor ile kostüm arasındaki algı farkı. Çok ayrıntılı hazırlanmış dekor her şeyiyle tipik bir Amerikan evi ama kostümler(Gamze Saraçoğlu) çok Avrupalı. Dekorda görülen bu ayrıntıya bakarak kostümün de aynı anlayışla hazırlanmasını bekle(r)dim.  Işığın(Hakan Özipek) kullanımı da özenli. Dans sahneleri çok başarılı.(Koreografi Yasemin Erkan) Zerrin Tekindor'un katkısını da belirtmeden geçmeyeyim. 

Oyunun başlaması ile sahnedeki görüntü şu: evin sâkinleri hızla hazırlanmış ve evden çıkmış. Müziğin de etkisi ile sanki zaman içinde yolumuzu değiştiriyor ve o eve giriyoruz. Bu evde belli bir süre bir illüzyonun parçası olacağız ve oyun sonunda kendi gerçeğimize(illüzyonumuza?) geri döneceğiz. Sanırım oyun sonunda seyirciler oyunun gerçekliğini hissetmekte zorlanacak ve sahnedeki illüzyona takılıp kalacak.  

“Kim Korkar Hain Kurttan?” gibi dünyada ses getirmiş bir Albee oyununun sahnelenmiş olmasını kültür ve tiyatro dünyamız için önemli olduğunu düşünüyorum. Düzgün ve derin bir metin, tiyatronun kurallarına göre yapılan bir reji, teknik özellikler ve de oyunculuk düzeyi, tiyatro açısından oyunun önemini daha da arttırıyor. Keşke hakkınca tartışılabilse. Bence sezonun seyredilmesi gereken oyunlarından biri.

Melih Anık
  
Not: 

Oyunu Enka  İbrahim Betil Oditoryumu’nda seyrettim. On yıl mensubu olduğum Enka’nın sanata yaptığı katkıdan dolayı çok mutlu oluyorum. Yaptıkları seçimler de onlara yakışan mükemmel düzeyi gösteriyor.

Oyuna Anadolu Efes katkı vermiş. Tiyatrosever olarak bu katkıya teşekkür ediyorum.
Ayrıca Filli Boya ve Gamze Saraçoğlu'na teşekkür edilmiş.

Kaynak:
Oyun Atölyesi "Kim Korkar Hain Kurttan?" kitabı
http://www.gradesaver.com/whos-afraid-of-virginia-woolf/study-guide/major-themes/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme