15 Eylül 2012 Cumartesi

Dest AR - Disko 5 No’lu ve Mîrza Metîn


Yıl 1975.. Bazılarının “sırça köşk” dediği Boğaziçi Üniversitesi’ndeyim. Terastan Boğaz’ı seyrediyoruz, Tevfik Fikret ile beraber. Orhan Veli henüz yok o zamanlar.

Yıl 1975.. Engin Ardıç’ın “devrim” ile ilgisinin kanıtı,  âşık olduğu kızın içine karıştığı sandık cinayeti 1972’de olmuştu. Faillerin çoğu Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciydi.

Yıl 1975... 1971, 12 Mart’ında ben üniversitedeydim.

Yıl 1975… Sevgi Soysal, Erdal Öz, Hasan Hüseyin, Can Yücel’in (anı)kitapları yayımlanıyordu arka arkaya.. Mahpushane edebiyatı zengindi yani.


Yıl 1975.. BÜO, Akşam Erken İner Mahpushaneye isimli oyunu sahneliyor. Oyunu derleyen ve yönetenlerden biriyim. Oyunun ismini,  Ahmet Arif’in bir şiirinden almışız. Zaten o günlerde Ahmet Arif’in Hasretinden Prangalar Eskittim isimli kitabı elimizden düşmüyor. Nerede fırsatını bulsak yüksek sesle okuyoruz. Hatta selamlaşmalarımız bile her hangi bir şiirin herhangi bir dizesiyle başlıyor. Karşımızdaki bir dizeyle selamlıyor, cevap gene şiirden... Şiirler ezberimizde.

Yıl 1975… Akşam Erken İner Mahpushaneye  Ahmet Arif, Hasan İ.Dinamo, Nâzım Hikmet, Hasan Hüseyin, Attilâ İlhan,Can Yücel şiirleri ile Çetin Altan, Emin Bozarslan, Namık Behramoğlu, Demirtaş Ceyhun, Kerim Korcan, Erdal Öz, Sevgi Soysal, Kemal Tahir, Adnan Veli’nin eserlerinden derlenmişti.
Eser sahiplerinin hayat hikâyelerine bakınca oyundaki mahpusluğun tarihi 100 yıldı; o dönem içinde  Sansaryan Hanı(tabutluk), Ziverbey Köşkü, Mamak Yıldırım Bölge Koğuşları, Diyarbakır Hapishanesi de mekânları idi, karanlığın, işkencenin, insanlığın ölümünün mekânları.  Albay Raci Tetik unutulmaz isimlerden biri.

O yıllarda Bekir Yıldız’ın hikâyelerinden derleme Sahipsizler isimli bir oyun yaptım.  Bugün halâ Bekir Yıldız’ın Doğu hikâyelerini içim titreyerek hatırlarım. Keşke o hikâyelerin değeri daha iyi anlaşılsaydı diye geçiririm içimden.

DestAR’ın Disko 5 No’lu isimli oyununu belki de geçmişimdeki bu oyunlar nedeniyle biraz gecikmeli seyrettim. Bir başka neden de elimde bir metin olmaması idi. Yoksa Berfîn Zenderlîoğlu’nun mânidar twitini okumuştum. (“Tiyatro Eleştirmenlerimiz birde Kürtçe Tiyatro oyunlarına ilgi gösterseniz ne iyi olur, bari bu alandaki ayrımcılık ortadan kalksın” 14 Ekim 2011) O zaman metni  istedim ama üst yazı dışında oyunu yansıtacak bir metin olmadığını söylemişti. Tesadüf olarak bir akşam(2012-Haziran) karşılaştığım Mîrza Metîn  ve  Berfîn Zenderlîoğlu bana oyunun tercümesi olarak sahneye yansıtılan üst yazının basılı halini göndereceklerine söz verdiler ve gönderdiler. Okudum ve oyunu seyrettim.

Disko 5 No’lu seyrettiğim ilk Kürtçe oyun. İnşaat mühendisi olup da şantiyede çalışmışsanız Kürtçe ile tanışmamış olamazsınız. Ben de şantiyelerde Kürt  işçileri tanımış, Kürtçeyi işitmiştim daha önce. Ama Kürtçeyi ilk kez sahnede “duydum”.

Disko 5 No’lu, Kürtlük ile hapishaneyi yan yana getiren bir oyun. 12 Eylül sonrası Kürtlerin hapishanede çektiklerini odağına almış. Yaşananlar ile ilgili çeşitli röportajlardan, belgesellerden yararlanılarak bir metin ortaya çıkarılmış. Sahne tasarımı ve afiş Metin Çelik’e, ışık tasarımı Alev Topal’a, müzik Nizamettin Ariç ve Wéneyén Xewnan’a, video Pia Rönicke, Zeynel Abidin Kızılyaprak’a,  üst yazı çevirisi Nazé Yerlikaya’ya , efekt Alan Ciwan ve  Adar Baran Değer’e Fotoğraf Nazım Serhat Fırat’a ait. Oyun tek kişilik ve Türkçe üst yazı kullanılıyor.

“DestAR-Theatre”
DestAR -“Theatre” ile ilgili aşağıdaki satırları gurubun sitesinden aldım:
Grup 2008 yılının Ekim ayında Mîrza Metîn ve Berfîn Zenderlîoğlu’nun öncülüğünde kuruldu. Grubun öncelikli amacı tez elden bir oyun üretmek değil, ekibin sanatsal manada mayasını tutturmak ve ekipteki her bireyi üretime itecek, yaratıcı atmosferi oluşturacak teorik ve pratik bir atölye süreci oluşturmak oldu. Grup Türkiye’deki Kürt Tiyatrosu deneyimini göz ardı etmeden, bu deneyime farklı üretimlerle katılarak Kürt Tiyatrosu’na renk ve güç kazandırmayı ve yeni evrensel nitelikler kazandırmayı hedefler. DestAR-Theatre Kürt Tiyatrosu adına iddialarda bulunmayı değil, teatral sınamalar yaşamayı önemser. Grup bu deneyim içerisinde kendi modern tekstlerini de yaratmayı hedefler. Yaptığı ve yapacağı deneysel çalışmalar ve üretimlerle kendine has bir “sahne dili” yaratmayı hedefleyen grup “dil ve kültür” ile ilgili duyarlılıklarının da modern bir “sahne dili” olmaksızın taşınamayacağı fikrindedir ve önceliklerini bu fikre göre kurar.

Oyuna gitmeden önce bu satırları okumuştum. Oyunu da bu satırların gölgesinde seyrettim. Gurubun diğer oyunlarında bu ifadelere ne kadar yaklaştıklarını bilmiyorum ama Disko 5 No’lu bu ifadelere uzak kalmış bir oyun. Bunu sınırlı bir yazı çerçevesinde açmak çok da kolay değil. Ben oyunu seyrettikten sonra Mehmed Uzun’un “Dicle’nin Yakarışı- Dicle’nin Sesi-1” isimli romanını okudum. O zaman Disko 5 No’lu’da neyin eksik olduğunu anladım. “Haydi, siz de düşün ardıma” diyen Dengbéj Bıro’su  yoktu oyunun. Söylemi çok düzdü. Örümcek ağına çok güvenilmişti. Islak zemin de iyi fotoğraf veriyordu. Disko 5 No’lu bizim 1970’lerde yaptığımız oyunlar gibiydi. Hapishane jargonunun alışılmış bir versiyonu gibi. Tek farkı Kürtçe olmasıydı. Seyretmeden beklentimin baş nedeni olan Kürt Tiyatrosu olarak yeni ve farklı bir şeyler bulamadım doğrusu.

Oysa gurup gene kendi sitesinde şu alıntıyı yapıyor: “Bir insan kilitli olmayan, ama içeriye doğru açılan bir kapıyı boyuna itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapistir.” (Ludwig Wittgenstein)
Bir başka oyunları için de şunu demişler: “Oyun, psikolojik ve ironik öğeler kullanarak gizli bir kuşatmaya dönüşmüş erkek zihniyete karşı seyircide bir farkındalık yaratmayı hedefler. ‘Hayatı tıpkı bir oyun izler gibi izleyip geçmeyin!... Hayata seyirci kalmayın!’”
Bir başka alıntı : “Çünkü insanlar nefes aldıkları sürece yaşamak, yaşamayı becermek zorundalar. Burası bir hücre de olsa.

Böylesi geniş ufuklu söylemi olan bir gurup nedense bu genişliği  sahnedeki Disko 5 No’lu’da gösteremiyor ve ülkemin tarihinde sık sık tekrarlanan hapishane olgusuna kendilerinden yaptığım alıntılar çerçevesinde bak(a)mıyor. Bugünün gerçekleri ile yeni bir pencere aralayamıyor.

Her şeyden önce örümcek ağı önünde oynanan bir oyunda “ağa takılan sineğin örümcekle anlaşması” metaforunu anlayamadım doğrusu. Örümcek: “Ben sineği  özgür bıraktım o da ağımı sineklerle doldurdu, ben her geçen gün büyüdüm” diyor. Bu ifadeden örümceği büyüten sinek anlamı çıkıyor. Oysa oyunun genelinde seyirci soyut bir örümceğin ağına düşmüş sinek metaforuna yönlendirilmiş. Meğerse sinek örümcek ile anlaşmış! Oyunda Gardiyan “ Kim ağıma düşerse iyi, akıllı, dinine ve devletine bağlı bir insan olacak” diyor. Gardiyan’ın örümcek ile özdeşleştirilmesi mahkûmun da sinekleştirilmesi anlamına geliyor. Mahkûm “Ben bir devrimciydim o(gardiyan) da faşist bir işkenceci” dediğinde ise benim aklım karışıyor. “İşbirlikçi” sinek ile örümceğin diyalogu anlaşılmaz bir labirent içinde kayboluyor. Sonuçta “manyak” bir işkenceci ve “zavallı” bir mahkûm ile salondan ayrılıyoruz. Bu mudur? İşkenceci ve mahkûmu nasıl anlayalım?

Sahnenin, müziğin  ve nesnelerin kullanımında bilinçli bir düzen yok gibi geldi bana. Yukardan sarkan ipin köpek, kamçı, su hortumu olması fikrinin oyunun diğer ögeleri için de kullanılabileceğini düşünüyorum.  Oyun fazla bir duygusal girdap içine düşüyor ve giderek düşünceye değil duygulara seslenmeyi tercih ediyor ki bu yaşananların algısını zorlaştırıyor. “Gösterme”,  “anlatma”nın önüne geçmiş.

Oyun bitmiş gibi göründüğü anda yeniden başlıyor. Ben metnin ve  genel kurgusunun yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Oyundan çıktığımda aklımda Mîrza Metîn’in oyunculuğu kaldı. Oyunun seyirci teveccühünü kazanmasında ve aldığı ödüllerde Mîrza Metîn’in  başarılı oyunculuğunun rolü çok büyük.

Melih Anık

Notlar:
Oyun bu sezonda da devam edecekmiş. Bence iyi bir karar.
DestAR “Theatre” neden “Tiyatro” değil anlamadım.

Sonradan 'tiyatro' yapmışlar..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme