23 Mart 2012 Cuma

Sıkıntılı Bir Oyun: Yanık (İstanbul DT)

Wajdi Mouawad Lübnan doğumlu(1968), Kanada’lı bir yazar. İç savaş yüzünden 1977’de Fransa’ya göç etmiş bir aileden. Yanık 2003 doğumlu bir oyun. “İncendies” ismi ile filmi çekilmiş.  Oyunun İngilizce ismi “Scorched”,“dağlamak, kavrulmak, rüzgâr gibi uçup gitmek, geri çekilen kıtalarca istila eden düşmanın önünden her şeyin yakılması” anlamlarına geliyor. “İncendies” ise “Kundakçılar” demek. Gerçi  sözlük anlamlarının hiç biri bu oyunu anlatmaz ama “Yanık” bence oyuna en uzak olanı.  “Bağrı yanık” mı anlatılmak istenen, emin değilim. Olsa olsa o geliyor aklıma, “Bağrı YANIK Ana”..


Oyun dergisinde Lübnan Savaşı anlatılıyor. Okumuş dahi olsanız sahnede tarafları anlamanız için çok çaba sarfetmeniz gerekecek. Bu kadar uğraşmaya gerek görülmemiş. Yazar oyunuyla dünyanın tüm coğrafyalarındaki savaşlara gönderme yapıp klâsik olmaya çalışmış. İç savaş, kardeşler arasındaki savaş üzerine oturtulmuş bir yapısı var oyunun. Oysa Lübnan olayları çok da basit olarak anlaşılır olaylar değil. Bir de buna taaa Kanada’dan bakarsanız ortaya Yanık çıkar.

Tarih
İsrail Ürdün’e girerek(1975)  Filistin Kurtuluş Örgütü’nü(FKÖ) kovmuş ve 500 bin mülteci Lübnan’a gelmiş. Mültecilerin gelişi, nüfusları oranında parlamentoda temsil edilen Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Dürziler arasındaki düzenin bozulmasına neden olmuş. Mültecilerden duyulan rahatsızlık  farklı güç odaklarının etkisi menfaat alanlarının çakışmasına neden olmuş. Fanatik Hıristiyan grupların desteklediği Falanjistler ile Filistinliler arasında çatışmalar hızlanmış ve olay din savaşı haline gelmiş. Lübnan güneyden İsrail kuzeyden Suriye tarafından işgal edilmiş. Etnik gruplar, ülkenin doğu ve batısına yerleşerek kamplar oluşturmuş.

1976 da Falanjistler  Tel el Zaatar mülteci kampını roketatar ve top atışına altında bırakmış. Kampı terk etmek zorunda kalan mülteciler kamptan çıkarken yaylım ateş altında 3000 kişi öldürülmüş. 1976 da FKÖ, Damour kasabasında  katliam yapmış ve Damour da yaşayan tek bir insan bile kalmamış. Bu arada 1982 de Sabra ve Şatilla ‘da İsrailin işgalinden sonra meydana gelen katliamda 3000-3500 kişi ölmüş.

Falanjistler ülkenin Kuzey’inden destek almış ve İsrail, Batı Almanya , Romanya, Bulgaristan ve Belçika tarafından da silahlandırılmış. Buna iç savaş demek ne kadar doğru acaba? Şimdilerde bölgedeki kıpırdanmalar bazıları için savaşın bitmemiş olduğunu, geçmişte akan kanın  yeterli bulunmadığını gösteriyor.

Olayları oyundan anlamak olanaklı değil. Zira yazar bilerek oyunu tarih ve coğrafya olarak sabitlemek istememiş. Soyut bir kardeşler arasındaki savaş, milis ve mülteci ikileminde anlatmayı tercih etmiş. Bu nedenle oyun karakterleri kimlikleri ile ortaya çıkmıyor hatta Hıristiyan Müslüman olarak da olaya dokunulmamaya çalışılmış. Aşırı bir denge tutturma çabası görülüyor. Oyunda savaşın neden olduğu aile dramı ve de tragedyalara bağlama çabası var.

Kanada’daki Mülteciler
Lübnan’dan Kanada’ya göçler Osmanlı İmparatorluğu zamanından beri var. Ancak 1975 Lübnan iç savaşından sonra büyük hareketler olmuş. Kanada’ya gelen  60000 mültecinin çoğunluğunu Şii Müslümanlar oluşturuyormuş. 2001 sayımlarına göre Kanada’da 150 bine yalın Lübnan kökenli mülteci varmış. Yanık bu nedenle Lübnan mültecisi Kanada’lı bir yazar tarafından yerel bir takım sorunlara bakış içeren bir oyun. Amacı sanki Kanada, Lübnan değil.

Oyunda mülteciler ve milisler şeklinde belirlenmiş “taraf”lar var. Lübnan için “mülteci” İsrail’in Ürdün’den kovduğu Filistin Kurutuluş Örgütü üyeleri ve çoğunlukla Müslüman. “Milis”ler ise Hıristiyan ağırlıklı bir grup. Milis sözlük anlamıyla “savaş sırasında orduya yardımcı olarak toplanan halk gücü, kimi ülkelerde yardımcı güvenlik gücü” demek. Yani ülkenin sahibi olan bir güç. Kelimenin olumlu bir çağrışımı var.

Nevval Milislerin kökeninden, sevgilisi Vahap ise mülteci. Nevval Kanada’da ölüyor. (Nevval :  “Otobüsteydim, onlarla birlikteydim. Haykırdım: ben kamptaki mültecilerden değilim ben sizdenim” diyor. Anlıyoruz ki Nevval Hıristiyan Falanjistlerdendir. Ama mültecilerle ilişkileri de iyi. Sevda:“Vahap’ı tanırdım, aynı kamptaydık. Aynı köyden geldik. O da benim gibi Güney’den gelen bir göçmen.” diyor. Onu da bu sözleri ile konumlandırmak mümkün.)

Nevval ile Sevda’yi “birleştiren” ise “dil”, arapça. (Bu hususu vurgulamak isterim: DİL’in birleştiriciliği)

Metnin İçerdikleri
Piyes  annenin(Nevval) vasiyetini dinlemek için Noter’in yazıhanesinde ikiz kardeşlerin( Janine ve Simon)buluşmalarıyla başlıyor. Vasiyetnamenin izinden giderek geçmişle hesaplaşma ve gerçeklere ulaşma bir polisiye söylemiyle anlatılmak istenmiş. Bu esas anlamıyla bir toplumun tarihine doğru yürümek. Çünkü kişiler kendi gerçeklerini ararken bölgenin tarihinin de ortaya çıkarılması bir olanak yaratıyor.

Noter  “Her ikisi de 20 ağustos 1980’de ’Ville Emard’da Aziz Fransua Hastanesi’nde dünyaya gelmişler” diyor. Oyunun sonlarına doğru biz ikizleri Şemsettin’den dinliyoruz. İkizler Orta Doğu’da doğmuş ve kovaya konularak ölüme gönderilmişken kurtarılmış. “Orta Doğu’da doğmuşlar ama kayıtlarında Kanada yazılmış” denebilir mi? Janine: “Hem biz hastanede doğduk” Bu genç neslin tarihine yabancılaşmasını vurguluyor. İyi de oyundaki yeri ne?

Anne ile çocukların bunca yıl bir araya gelememelerinin nedeni belli değil. Simone “annenin hayatta olduğunu biliyormuş, ölümünü beklermiş”. Annenin duruşma izlediğini, beş yıldır konuşmadığını biliyor. Ama anne ile iletişimleri yok. Anne hastanede bakıcı ile kalmış. Annenin beş yıl suskunluktan sonra konuşması ikizlere haber verilmiş. Çocuklar nasıl Kanada’ya gelmişler? Janine “Salt matematiğe hoş geldiniz, yalnızlığın dünyasına” diyor, çokgenin köşelerine aile fertlerine koyarak köşelerin birbirlerini görmesi üzerinden bir açılım yapıyor.

Yazar aslında Müslümanların Hırıstiyanlara yaptığı işkenceye odaklanıyor. Nevval’in ırzına geçen de bir mülteci. Yazar, milis ve mülteci kavramları üstünden “çaktırmadan” taraf tutuyor. Gerçi “o yaptı bu yaptı” gibilerinden tarafsız kalmaya özenen bir monolog var ama oyunun genelinde yazar, kendi kimliğinden kurtulamıyor. Belki de istemeden yapıyor?(Doktor: “Mülteciler çocukları götürdü intikam almak için”)

Yanık, Orta Doğu’ya “bakan” bir oyun ama “gördüğünden” emin değilim. Oyunda Nevval ”Bize kılavuzluk edecek değerler yok, biz de bu yüzden kendi uydurduğumuz değerlere yaslanmak zorundayız” diyor. Bence Mouawad’ın da “kılavuzu” yok zira olayları yaşamamış, duyduklarını anlatıyor ve binlerce yıllık bir kültürün üzerine oturan Orta Doğu’lu bir kadına o sözü söyletmek için oraya çok uzaklardan bakıyor olmak gerek ki Mouawad da Orta Doğu’ya Batının penceresinden ve “öylesine” bakıyor ve de Batı anlasın diye sığ bir algıyla ulaşmaya çalışıyor. “Savaş kötüdür, acı üretir, bu coğrafya tekin değildir” Nerdeyse “oralarda zaten kardeş kardeşi vurur” diyesiymiş.  “Bu savaş niye çıkmış,Batının bu savaştaki sorumluluğu nedir?” üzerinde durmuyor. Aslında savaşın geçtiği ülke de belli değil, yazara göre bir sonuç çıkarıyor ve savaşı Lübnan’daki iç savaşa bağlıyoruz. Bu bir ihtimal ama Mouawad eserinin “her zaman ve yerde” bir klâsik olmasını arzu etmiş olmalı ki “savaşlar” jargonuna tutunuyor. Orta Doğu’yu “bir”liyor bunu yaparak “kişiliksizleştiriyor”. Ama yaptığı bir başka şey var ki bence “sırıtıyor”, oyunu “sofistike” hale getirmeye çalışıyor. Bir taraftan matematik diğer taraftan trajediyi “kullanarak” oyuna(köylüye tarlada) “smokin giydirme” çabasında. Annesi ile evlenen Oidipus trajedisinin  çağdaş(?) yeni versiyonunu kurgulamış, sunuyor; seyirciyi de şaşırtmak ve kendince gizemli(?)  polisiye bir takibi, “kolay” bir sona bağlıyor. Ya “sofistike” tarafı büyütmeye çabalayan ve  “saygın yer arayan” oyunun matematik ile olan ilişkisine ne demeli? İkiz kardeşlerden Janine matematikçi , Simone boksör. Biri rasyonel diğeri irrasyonel. Bu kadarla kalsa yetse ya. Hayır, yazar oyunun içindeki  kendince var ama olmayan “matematiği” canlandırmaya çalışıyor. Zira replikleri matematiğe bağlamış. Hele oyun sonunda Simone’un “1 artı 1, 1 etmez mi”si var ki evlere şenlik. Başlangıçta açtığı parantezi kapatmak için verilen boşuna bir uğraş. Zaten sahnede (o sahneyi de çıkarmışlar) bence Mouawadi görse çok kızar zira yazarın bir kolu kesilmiş gibi olmuş. Ama Mouawad da bir yanlışın peşinde, 3n+1 serisine atıf yaparak henüz çözülememiş bir probleme gönderme yapıyor, kardeşlerin “BİR”liğini hatırlatıyor “Savaşlar çözülmemiş bir problem”dir diyor. Aslında 3n+1 serisi matematikte “Collatz conjecture” diye biliniyor ve yazarın söylediği gibi “1” e çıkmıyor tekrarlanan “2,4,1” gibi bir “GİRDAP”ın içine düşüyor.  Onun için de bu “savaşlar” “1”leşerek sonuçlanmıyor ve korkarım sonuçlanmayacak. Yani Mouawad, hatalı bir sona varıyor.

Oyunun matematiği bu kadar mı? Hayır. Oyun vasiyetname ile ikizlere hitap ile başlıyor, ikizlere hitap ile sona eriyor.

Janine “Matematikte bir artı bir iki eder, inansanız da inanmasanız da” diyor ki bu oyunun sonunda Simone’un sorusunu hazırlamak için yapılmış. Hemen arkasından poligonun köşelerine geçiyor. Ama Janine’nin durup dururken bunu söylemesi zorlama..

Mekânlar ve zaman karışıyor, sahnelerin düzenlemesinde farklı uygulamalar var. Sahne içi sahneler var. Sahne geçişleri, kısa “git gel”ler, birbirinin üstüne binen konuşmalar, geriye dönüşler” var. Paralel sahnelerde Ralph: “Başarılı olamayacaksın” Janine: “Asla başaramayacaksınız” diyor.  Sinema gibi olsun istenmiş belli ki ama sahnedeki için tiyatro dilini yaratmak gerek. Janine Abdüssamet ile konuşurken “Beyaz ağaçların yetiştiği kaya mı?” diyor. Arkasındaki sahne  “Vahap ve Nevval beyaz ağaçların olduğu kayadadır” şeklinde tanımlanır. Bu tür sahne “bağlamalar” amatörce.

Nevval’in tecavüze uğramasına “kendi okuyla kendini vurmak” denebilir mi? Tüm Orta Doğu’yu kana bulayan tarihi, kişisel Oidipus kompleksine getirip bağlamak bence çok ucuz bir trük.

Kırmızı defter, kırmızı burun, kırmızı eldiven oyunun “hoşluklarından”(?) biri.  Neyi  vurguladığı belli de(“trajik” kan bulaşmış her yere) bunun çok önemli bir buluş olduğunu söylemek mümkün değil.

Bir başka yönden bakarsak Batıya “içinizde Orta Doğulular var” diyor. Neden diyor belli değil.

Sahneleme Ayrıntıları
Cem Emüler oyunu çevirmiş ve yönetmiş. Ben Noter’e “uygulatıcısı” değil,  “uygulanmasından sorumluyum” dedirtirdim mesela. Ralph: “Bakmıyorsun, körsün sen” Oysa bir önceki replik “Görmektedir”

Projeksiyon perdesinin kullanımı sıkıntılı. Bir kere yeri yanlış, çok geride kalmış. Örneğin “sabit” mezardan uzakta, Şemsettin’in ise hemen arkasında. Son sahnede üstünde oturulacak diye konulan bank görüntüyü maskeliyor. Bir metafor olarak tarihe tepeden bakmak ise murat(Mouawad’ın Quebec’deki sandalyesi ?), kenarda da durabilir. Ama oyun sonu iki kardeş bankın üzerinde ıslanacak diye oyun boyu tutulması yanlış olmuş. Ama bence daha önemli yanlış o yansıtmaların ne için kullanıldığı? Perdenin üstüne düşürülen  matematik dersi, mekânlar, savaşın acı görüntüleri, ruhsal durumlar, aklın ve zihnin karmaşası, fotoğrafın yansıtılması. Yani “her işe yarar” bir perde! Mekân, oyun boyunca karşımızda duruyor zaten. Bizden onu değişik mekânlar olarak algılamamız istenmiş, beklenmiş. Ayrıca bir “somut”laştırmaya gerek var mı, hele de yazar “soyut” takılmakta iken.  Aynen farklı zamanlar içindeki insanları aynı anda hatta birbirlerine dokunarak var olmalarını kabul etmemizin istenmesi gibi. Diyelim onu da kabul ettik ve “bir türlü” yorumladık. Aynı coğrafyada asırlar geçse zaman geçmiyor(tarih bir tekerürdür) da niye birbirine fiziken dokunur çağlar? (1974 büo’da aynı mekânda erkek ve kadın koğuşu yaratmış ve iç içe geçen bu koğuşlarda erkekler ve kadınlar birbirini “görmemiş, duymamıştı”. Yani trük  yeni değil!) Ayrıca oyun Orta Doğu’ya uzak bir “uygar”lıkta başlıyor mesela Kanada’da ve hikâye Orta Doğu’da devam ediyor savaşın bombaları ile delik deşik olmuş şehirlerde. Bu iki zıtlık sahnede “görünmeli” oysa görünmüyor. DT’nın Barış Dinçel’i  dekor tasarımcısı Ali Cem Köroğlu’nun yazara yaklaştığı özellik, her ikisinin de “sofistike” olma çabası. Katlı bir set, tahminimce zamana(kum saati) yapılan göndermeden çıkan, yüksekten dökülmesi plânlanan kum ile oluşması beklenen mezar, resim “çerçeveli”  yüzler(tepedeki üç pencere içindeki Nevval’ler), sahneden sahneye geçişlerde farklı kullanımları ile değişken paradigmalı aksesuvarlar(çöp varilinden barbeküye dönüşüm) hep bu  “çıkış”ın ürünü. Ama birinci yarı hiç akmayan oyun arasında dürtüklenince akar gibi olan kum oyun içinde akamadı bir türlü. (Havadaki nem kumu sıkıştırır. Kum biraz daha daneli olsa belki akar. Kumu kurutmak(ısıtmak) gerek.  “Mühendis’in notu”) Işıkla yaratılan mekânların bazısında ışık(Akın Yılmaz) dağıldı bazen de zamanında gelmedi.(Işık Kumanda: Seda Özyurt) Zaten ışık da çok “karanlık”. Müzik(Koray Kahraman) bütüncül değil, toplama. Giysi(Gülhan Kırçova) atmosferi vermek açısından yeterli. Oyunda dramaturg(Feramuz Egemen Arslan) dokunuşu görmedim. Yönetmen Yardımcısı’na(Tansel Öngel) yardım etmiş olmalı.

Metinde tüm karakterler süslü cümleler kuruyor, herkes “edebiyatçı” sanki. Bir an için “efsane” anlatılıyor, trajedi (Mouawad’ın takıntısı) dili desem dekor ona uygun değil, müzik desteklemiyor.  Emüler, 3n+1 i budamış ama budanması gerekli onlarca repliği tutmuş. Bazı sahneler oyuncuya  da işkence gibi. Dünyanın en iyi oyuncusu olsanız o tiratlar okunmaz. Noterin çoğu repliğinin oyuna katkısı yok. Nevval ile Vahap’ın ikinci yarıdaki buluşması(palyaço burnu) birinci bölüme alınmalıymış. Sahnede ağrılığı hissedilmesi istenen bir mezar olacaksa o mezar sahnedeki değil(yer ve şekil olarak)  Sağ tarafta demir merdiven var da sol tarafta neden taşlardan seki yapılmış? Nihat’ın çatıdaki odadan avlanmasının gösterilmesi ne kadar zorunlu? Nihat neden İngilizce konuşuyor? Bizden verilebilecek Türkçe tv program jargonu yok mu? Che Sera bu oyunun “felsefi”(?) duruşuna uyan bir şarkı mıdır? Hele Nihat’ın ağzından!   

Oyuncular
Oyuncuların ne dedikleri zaman zaman anlaşılmıyor. Bazen müziğin üstüne konuşulduğu bazen  oyuncuların ses değiştirme arzusundan bazen de o replikleri seslendirmek, yeterli enerji ve sahne antremanı istediğinden.(Dizilerin kötü yönü de bu iyi oyuncular için bile tembellik yaratıyor)  Boğuk ses kullanımı geniş mekânlarda dağılmaya neden oluyor. Örneğin Iraz Yöntem’in oda içinde hayran kaldığım oyunculuk yeteneğini geniş mekânda  göremedim.  Gözüme çarpan oyuncu Gökçe Erinç. Erinç sahneye sağlam basıyor. Emel Göksu Keleş rolünü taşıyabilen bir oyuncu, deneyimini çok iyi kullanıyor. Fatma Öney uzun tiratın zorlamasının kurbanı olmuş bence rol iyi “biçilmemiş”. Rolü, Murat Karasu’dan çok şey beklemiyor; Veda Yurtsever İpek ve Tansel Öngel  göze her anlamda batmayan oyunculuk sergiliyor, üçü de görevlerini lâyıkıyla yapıyor. Atilla Can Çelebi  rolleri çeşitlendirmeye çalışırken zorluyor.  Vedi İzii, Nihat için genç kalmış. Şemsettin’de fark edilen Fatih Sarı bence en az göze batan oyuncu, onun için de iyi.

Oyun gereksiz uzun. Yaklaşık yarım saat kısaltılabilir.

Seyircinin samimi alkışını ve beğeni yorumunu  aldığını gördüğüm Yanık’ı ben beğenmedim. Beni okuyan ve kendini bana göre “ayarlayan”(yani “beğenmediğimi beğenen”) varsa ona  yol göstermek için fikrimi açıkça belirtiyorum. Aslında oyunu gören gördü, oyun da alkışını aldı  zaten, sezonun da sonuna geldik. Şimdi ödüllerde karşıma çıkmasını bekliyorum!

Melih Anık   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme