3 Ekim 2011 Pazartesi

Haluk Bilginer’e Açık Mektup - Yakıştı mı?


Tiyatro sezonunun  başlamasına denk gelen  şu günlerde  Milliyet Sanat Dergisi’nde yayımlanan “ses çıkaracak” röportajı okudum.  Gene esip gürlemişsiniz. Maalesef “tekrar olmuş” söyledikleriniz. Ama ne gam! Sizi beğenen ve sizi “totem”leştiren çevreniz, söylediklerinizi değil, verdiğiniz pozlara bakarak güzel ses tonunuzu duyacaklardır, ne söylediğinize aldırmadan. Bense bir zamanlar beğendiğim ses tonunuzu uzun bir süredir “duyamıyorum”,  oyunculuğunuzu da “göremiyorum”.  Doğrusunu isterseniz yılda bir ortaya çıkıp bence gereksiz olan cümleleri neden kurduğunuzu da anlayamıyorum.
Örneğin Asu Maro, Don Juan’daki oyuncu değişikliklerini sormuş. “Sema Çeyrekbaşı’nın rolü Suna Keskin’e verildi. Benim gittiğim gün ise onun yerini Gülen Karaman almıştı, ne oldu” dediğinde siz “Olmayan oyuncularla ayrıldık. Hani bazı ilişkiler vardır olmaz…. Don Juan da bir tane ve hiçbir şeye feda edilemez. Birinin beceriksizliğine feda edilemez. Onun için beceremeyen gider, becerebilen gelir” demişsiniz. Sema Çeyrekbaşı ve Suna Keskin gibi tiyatromuzun saygıyı hak eden oyuncularını bir kalemde karalamışsınız. Size yakıştı mı?

 “Çünkü ben gerçekten kötü oyunda fiziksel acı çekiyorum. Bu ayıptır. Ben yuhalayarak (oyundan) çıkmak istiyorum” demişsiniz. Ben de sizin oyunlarınızda aynı duyguya kapılıyorum bazen. En son bu duyguya kapıldığım oyun Testosteron’da oyun sonu oyuncuların emeğini alkışladığımı belirttiğim ve de oyun hakkında düşüncelerimi yazdığım için camianızdan yemediğim küfür, hakaret  kalmadı, mahkemeye verilmekle tehdit edildim. O oyundan önce de tiyatronuza yazdığım mektuplara KA’dan aldığım cevaplar hep küçümseme tavrı içinde idi. O da sizden öğrenmiş olacak ki “bilgisayar başından değil salondan eleştir bizi. Domatesleri, yumurtaları ben hazırlarım” demiş olmasına rağmen salona domates ve yumurta koyamadı.  Yani kendinizde bulduğunuz “yuh” hakkını,   düşüncelerini yazarak ya da salonda oyuncuların gözlerine bakarak kullanmak istediğinde,  seyircinize vermiyor,  aynı tahammülü gösteremiyorsunuz.  “Size” yakışıyor mu?
Devlet Tiyatroları’nı eleştirirken mangalda kül bırakmıyorsunuz, asıyor, kesiyor, lağvediyorsunuz. DT hakkında kimse bir şey yazmamış size göre.  Okumuyorsunuz da…  En basiti ‘Google’a sorun. Eminim “şaşıracaksınız” bulduklarınıza! “Sıfır kadro” ile ama sözleşmeli kadrolarla çalışacağınız bir düzeni “buluş” diye önümüze sürüyorsunuz.  (Anadolu’nun doğusuna mesela  Hakkari’ye Bingöl’e kaç kere turne yaptığınızı da merak ediyorum. DT gitmese siz gider misin?) Düşüncelerinize o kadar inanmışsınız ki kendi tiyatronuzda ne yaptığınıza bakmıyorsunuz, o nedenle her oyunuzda  aynı yönetmen, dekor-kostüm, müzik tasarımcısı ve tabi ki siz dahil 21 kişiye ulaşan sigortalı “kadro”yu  “göremiyorsunuz”.  Tiyatronuza ilginin tansiyonu düşmeye başlayınca siz kolları sıvayıp “baş role” çıkarak seyirciye orada olduğunuzu hatırlatıyor ve dengeyi buluyorsunuz.  Nedense o zamanlar bir tv dizinizin başlangıcına  rastlıyor, oyun ne olursa olsun siz oynadığınız dizi karakterini sahneye çıkarıyorsunuz!  Bu yıl gene devlet tiyatro yardımı almışsınız. “Devlet”siz tiyatro yapamıyor musunuz, yoksa “verdiğim verginin bir kısmını geri alayım bari” mi diyorsunuz ? Beğenmediğiniz bu yardımın tiyatro için yararlı bir hale getirilmesi için ne katkı yaptınız, ne fedakârlık yaparsınız, özel tiyatroları nasıl düzeltirsiniz, söyleseniz bari , DT’na “el atmadan” önce. Türkiye gerçeğini dikkate almadan söylenenler, söyleyen gereğini yapmazsa  maalesef  yakışıksız olur.
Devlet Tiyatroları’nı “meyhanelerde sarhoş olanlar, rapor alanlar, yıllardır hiçbir şey yapmayanlar, oynamak istemeyenler,  bana rol vermeyin diyenler” den oluşan bir topluluk diye toplumun önüne  atmak size yakışıyor mu?  “Gündem”e geleyim diye mi yapıyorsunuz?  Gözünüzü DT Genel Müdürlüğü’ne mi diktiniz yoksa umut mu verildi size? “Kimse kapatmazsa ben kapatacağım” diyorsunuz da.. Ah! Bu ne “diktatör” ağzı böyle.. Yakışır mı “sanatçı”ya? Yapmayın.. Hem siz olmasanız kim eleştirecek Devlet Tiyatroları’nı!
 “Oyun Atölyesi’nde 21 tane sigortalı insan var” diyorsunuz da kaçı sahnede? Yoksa yönetici yardımcısı,  gişeci, tercümeye de yardımcı olan garson, dadı, şoför, bahçıvan,  güvenlik, aşçı, uşak, hizmetçi, temizlikçi, bekçiden mi  oluşuyor bu sigortalı “kadro”?  “Parası olsa oyunculuk yapmayacağını söyleyen” Fırat Tanış  meslek heyecanını(!) nerden aldı acaba?  "Milyon-milyon tl’ler harcayıp, üç temsilde (ve bazen prömiyer yapmaksızın)oyun kaldırıp ödeneklerini hasır altı ediveren, emeğini ve umudunu sömürdüğü ve artık sözleşmeli mi-sözleşmemeli mi ne halt olduğu bile belli olamayan genç oyuncularının "sigortalarını" dahi kurumsal veznelerinde iç-ederekten hastane köşelerinde süründüren” ifadesi ile tiyatro dünyasını bir iki cümlede özetleyen eski oyuncunuz Fırat Tanış şimdi nerede? Sizden ayrıldı, dizi, film  çekiyor.  “İspanyolca öğrenmek, kilo vermek, spor yapmak ve Amerika'ya gitmek istiyorum” diyen ve otuz  yıl sonraki hayalinin “Oyun Atölyesi'nin dördüncü şubesi açılmış; ben de orada sahnedeyim”  diye ifade eden Mert Fırat’ın hayâlinin darlığı bir baba olarak beni çok üzüyor, ya sizi?  Siz  Devlet Tiyatroları kasasından “bol keseden dağıttığınız”(!) ayda 10000 TL’leri vermediğiniz için, Metin Coşkun, Onur Ünsal, Mert Fırat, Emre  Karayel, İnan Ulaş Torun, Timur Acar, Tuna Kırlı -yaptıkları tiyatronun geçimlerini sağlayamaması nedeniyle- sinema ve  dizilerle hayatlarını idame ettiriyor olmasın! Başkalarına “talkın” verirken kendinize baksanız!  Tiyatro(nuz)da çalışanların sessiz feryatlarını duyup,  onlar ve onlar gibiler için ne öneriyorsanız bilsek  ve de öneriler size yakışsa!
“Benimle bir kontrat yapıyorsunuz ama siz kontratın  şartlarına uymuyorsunuz, yani bana ihanet ediyorsunuz” diye tarif etmişsiniz tiyatro seyirci ilişkisini.  Hatırlarsanız geçmişte sezonu açtığınız  oyunun kadrosunu sezon içinde değiştirmiştiniz (Tülay Günal ve Güven Kıraç). Tiyatroda  “sözleşme”ler geçerli olsa siz oyunculardan bu kadar kolay “kurtulabilir” miydiniz? Peki ya seyirci ile tiyatro arasındaki “kontrat”? Kadroyu  ilân ettiğiniz anda tiyatro ile seyirci arasında “kontrat” yapmış değil miydiniz?  Neden o “kontrata” ihanet ettiniz? Sema Çeyrekbaşı, Suna Keskin  ile sözleşmeniz yok muydu? Kadroya bakarak bilet alanlara karşı hukuki durumunuz nedir? "Beceremiyen gider" kapsamında "kovdunuz" mu sanatçıları? Ya da bıktırıp bırakmaya mecbur mu ettiniz?   Bilet paralarını geri ödemek çözüm olur mu? Seyirci ve sanatçı kontratlarını tek taraflı fesh mi ettiniz?  Başkası için neyin doğru olacağını bilen “terzi” kendi söküğünü neden dikemez ve de hiçbir şey olmamış gibi konuşur, yakışık alır mı?
 “Haluk Bey,Haluk Bey!  Babamız ölünce sahneye çıkmak bir Türk tiyatrosu geleneğidir!” diyen bir oyuncu derneği başkanına “İnsan utanır yahu” derken “Tekrar ediyorum herkes k.çımı yesin”  diyerek artık sizi hatırlatan bir “haykırışı” okuduğunuzda siz kendinizden utanmıyor musunuz?  Bu “ikram”ı kendinize ve topluma nasıl yakıştırıyorsunuz?
Ölmüş bir oyuncunun arkasından perde açılmasını “tutmuş bir polemik” olduğu için tekrarlayıp “İnsanlığa yakışır mı?” diye sormuşsunuz. Testosteron başlıklı yazım altındaki camianızın yazdıklarını okuyun ve düşünün, “size” yakışmış mı?
Siz, Türkiye’de bir tane daha “böyle iyi” yönetmen  bulamıyorsunuz (görünüşe bakılırsa dekor tasarımcısı da, müzik tasarımcısı da..)  Türkiye’de birden fazla iyi yönetmen bulamadığınızı söyleyip eldekinin “totem”ini dikmiş (Kaldı ki o çocuğa da yazık oluyor, bu kadar övülünce yanlışını da göremiyor), dışarıdaki meslektaşlarınızı  bir kalemde harcamış olmuyor musunuz?  Ayrıca Türkiye’de yapılan tiyatroyu bu kadar az mı biliyorsunuz? Yakışır mı size? 
Yazıyı yazarken bir gazete haberi ilişti gözüme: Sean Penn , Mısır’ın Tahrir Meydanı’ndaki üçbini aşkın kişinin protesto gösterisine katılmış. Eylemciler  Mübarek dönemi yasalarının ve olağanüstü hal uygulamasının kaldırılmasını istemiş. Sean Penn Irak Savaşı’ndan on beş gün önce de Irak’a gitmişti, kendi devletinin işgal ettiği ülkeye.  Siz nerdeydiniz, NERDESİNİZ Haluk Bilginer! (Sanat Dergisi’nin içinde “k.çımı yesinler” diyorsunuz.)
İngiltere’de filmler çevirmişsiniz, sahneye çıkmışsınız ama Sean Penn’in yaptığını beklemiyorum sizden, ARTIK. Tiyatronun(ve dünyanın) -sizin sıkıştırdığınız dar ve sığ gündem dışında- başka ve daha önemli sorunları var Haluk Bey.  Sanatçılar dünyada bunlarla uğraşıyor. Gündem olacaksınız onlarla olun ve kalıcı/yapıcı şeyler söyleyin, örnek olun, ona buna laf sokuşturacağınıza. Yapmazsanız, “dünya müzesi”ne  sizden miras diye “k.çımı yesinler“ kalacak,  Sean Penn’den kalanların sergilendiği müzenin bodrum katında. Bugün ektiğiniz tohumlar nedeniyle oluşan bu tablo Türkiye ve tiyatrosu tarafından üzüntü ile hatırlanacak. Bugünü kurtarmak için yarınları yok etmeyin Haluk Bilginer, size yakışmıyor. 
Melih Anık

Not:
Haluk Bilginer Türk tiyatrosunun önemli isimlerinden biri(ydi) ve maalesef “değerini” yitirmek için elinden geleni yapıyor.  İşin üzücü yanı kendisinin “totem”leştirilmesine yardım etmekte olduğunun da farkında değil.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme