28 Ocak 2011 Cuma

'Ezber Bozan' Vanya Dayı (Çehov) - Tiyatro Stüdyosu

 Sahneye vuran ilk ışığın parlamasından ve ilk replikten  itibaren, oyuncular,  denizle  uzlaşmaya çalışan yelkenlide,  rüzgâr bekleyen mürettebata benziyordu. Oyundaki fırtınaya koşut, yelkenli, suları yararak  dalgalar üstünde hızlı ve tehlikeli bir koşuşturmanın düzenine kavuştu. Mürettabat görev yerini buldu , yelkenleri rüzgârla şişirip ufka hedeflendi. Yelkenli , hırçın dalgalar üstünde dengesini, önceden kurulmuş düzen ve mürettabatın ustalığı ile yakaladı.  

 Kıyıdakiler, yelkenlinin dalgalar üstündeki  iniş ve çıkışlarla dolu koşusunun seyircisi oldular ve  sanki onlar yelkenlinin içinde imişler gibi sağ salim  sahile ulaşmanın hesaplarını yaptılar; neler olup bittiği ise uzaktan iskele görünüp yelkenli hızını kestiğinde anlaşıldı.

Tiyatro Stüdyosu, 20.yılında ilk kez bir ‘yakın klâsik’ oyunu sahnesine çıkardığında bunun seyirciler için ‘ezber bozan’ bir deneme olduğunu söylemedi. Seyirci yıllardır seyrettiği Çehov oyunlarından farklı bir Vanya Dayı ile karşılaşınca kıyıda yelkenliyi izleyenlere dönecektir  eminim.

 Oyunun sonuna  gelindiğinde hemen arkasından  ilk perdeyi  yeniden seyretmek istedim.  Bunda, benim her şeyin ‘kontrol altında’ olduğuna dair güvenceyi hissetmemin yanında ikinci perdenin, oyunda ne yapılmak istenildiğine dair daha çok ip ucu vermesinin de rolü vardı kuşkusuz. Benim gibi ‘klâsik Çehov’ seyircisi için tiyatro adına iyi ki seyrettim dediğim bir deneme oldu.

 İlk replikte bir tiyatro grubunun ilk temsil gecesine benzer bir tedirginlik hissettim sahnede. Yerini bulamayan sessizlik , odaklanmayan bakışlar , kendisine ait repliği söyledikten sonra seyirci ne yapıyor diye merak eden  hatta değişik tonlamalar ile ‘yok artık’ dedirtecek kadar şaşırtan oyunculuklar gördüm.Pianonun oyuna girişi bir kapı aralamıştı ama acemice çalınan balalaykanın ‘yardımına koşan’ pianonun ‘rol’ünün belirginleşmesi  ile  sahne ‘aydınlanmaya’ başladı. Etrafa daha farklı bakmaya başladım.  Anladım ki tasarımından oyunculuğuna her şey önceden kararlaştırılmış bir düzen içinde.

 Oyuncular sıraları geldikçe oyuna katılıyor, söylemeleri gerekeni onlardan istenen tonlamalarla söylüyor ve oyuna dışarıdan bakmaya başlıyorlar. Replikle birlikte gelen fırtına, yağmur, kuş, köpek sesleri bile ‘görevli’ sanki.  Yönetmen(Ahmet Levendoğlu),  sahnede görünenin bir ‘oyun’ olduğunu (hatta oyuncuların anlattıkları hayatların da ‘oyun’ olduğunu) hep hatırlamasını istemiş seyircinin. Zaten oyun karakterleri de geçmişlerinde benliklerine uymayan  ‘rol’lere ‘soyunmuşlar’, toplumu değiştirmeye  kalkışmışken toplumun içinde ‘erime’yi kabullenmek zorunda kalmışlar.. ‘Hastalıkların artışına neden olan toplumsal çürüme ve yozlaşma’ ile birlikte, içine ‘gömüldükleri’  hayat , ufak bir dokunuş ile tuzla buz olacak kadar hassas bir denge içinde ya da onlar ‘kaçmak,kurtulmak’ için bahane arıyorlar. Hayata ‘iliştirilmiş’ karakterler , görünüşü yalın ama ayrıntıları düşünülmüş çerçeve dekor önünde duruyorlar.  Bir yere ait olamayan tipler o dekora sanki  ‘iğnelenmiş’ler;  bir şey (kader mi? fırtına mı?) onları oradan alıp başka bir zamana taşıyabilir; kader, talih, mutluluk, mutsuzluk, can sıkıntısı, çalışma avuntusu, sabır,  özür, bahane ve aşk,  zamanın neden olduğu  zalim bir aldatmaca içinde, onları oradan oraya fırlatabilir. Trajik bir komik ya da komik bir trajedi, yüreğinizin üstüne çöreklenebilir.  Bir cenaze alayında, en umulmaz bir halin neden olduğu tutulması zor bir kahkahanın bilinçsizliğinde gizlidir hayat. Ve siz, anladığınız ama anlatamayacağınız iki dizeyi aklınızdan geçirirsiniz:  “Yanılmış bir kapıyım simsiyah / Hep kendi üstüme kapanıyorum”(A.İlhan)

 Çehov, amacının,  “Okuyucusunun manevi dünyasını geliştirmek zenginleştirmek ve etkin kılmak”; “Stanislavski’nin sandığı gibi seyircileri ağlatmak değil insanların durumu üzerine düşünmeye çağırmak” olduğunu söyler. “Ben insanlara yalnızca şunu söylemek istiyorum. Kendinize bakın ve nasıl kötü nasıl sıkıntı içinde yaşadığınızı görün”.  Çehov  “Hafif bir komedi”  demiş bile olsa onun oyunlarına atfedilen komedi  algısından ben hoşlanmam. Benim tanığım Çehov’un metnidir.  Ben okuduğumda, hayâl ettiğimde  komedi görmüyorum. Komedi unsurunun vurgulanmasının da sanki o dedi diye yapılan, arayıp bulunan bir zorlama olduğunu düşünürüm. ( Bence , Çehov ‘benim oyunlarım komedi’ derken dalga geçmiştir(!) Yoksa hayat verdiği karakterler, onlara söylettikleri, yaşattıkları  bana hiç de komik gelmiyor.)

 Öte yandan zamanımızda ‘epik’ tarzın -‘elitleşmesi’ nedeniyle- eğitim düzeyi daha yüksek toplumlarda (ki kişiler üzerinde)  işe  (değişime) yarayacağına;  eğitim seviyesi düştükçe insanlar için değişimin kalp odaklı  ve onlara dramatik tarz ile ulaşma olasılığının daha yüksek olduğuna  inanıyorum.  Sinemada ‘anlatılan’ olayın sahneye çıkınca ‘sloganlaşma’ riski  var. Sahnedekini anlamak için  düşünsel çaba gösterme korkusu insanların tiyatroyu daha az tercih etmelerine neden oluyor.  O nedenle ufak bir azınlık sahnede yapılanın ayrımına varıyor, keyifleniyor, üzerine düşünüyor, yazıyor. Maalesef bu satılan bilet sayısına yansımıyor, ‘entelektüel tatmin’ seviyesinde kalıyor. Tiyatro Stüdyosu’nun Vanya Dayı’da denediklerini  ‘derinlikli’ ve ‘ince işler’ olarak görmeme rağmen acaba hak ettiği karşılığı seyirciden alacak mı diye de korkuyorum.  Tiyatroların işi de zor. (Okurun işi de. Bu kadar uzun yazıyı kaç kişi okumaya dayanabilir?) Hem yeni denemelerle ufku zenginleştireceksiniz hem de seyirciniz olacak. (Tiyatro seyircisiz de olmuyor.)

 Dramatik, epik  tarzların dışında, seyirciyi tam ‘gözleyen’ durumuna konumlayan ve tercih ettiği söylem ulaşabilirse değeri daha çok anlaşılabilecek; her yönü ile kendi içinde tutarlı bu sahnelemenin iyi bir deneme olduğunu ve kendinden sonrakilere yol gösterip ışık tutacağını hatta daha da ileri giderek yeni bir tarzın modeli olacağını rahatlıkla söyleyebilirim ama bu tarzın ‘klâsik’ Çehov’a alışkın seyirciyi şaşırtacağını, Çehov’un bu modeli uygulamakta zorluklar çıkaracağını belirtmekten de kendimi alamam. Bence o karakterler, ilişkiler ve tiratlar kaldıkça “Çehov’a rağmen Çehov” yapılması zordur. Bu bağlamda birkaç hususu paylaşmak isterim.

 Çehov metnin başında karakterleri vermiş : Emekli Profesör, genç (ikinci)karısı, ilk karısından olma kızı, ilk karısının annesi, ilk karısının kardeşi, doktor, dadı, fakir düşmüş emlâk sahibi, uşak.. Çehov, oyunun kişilerini emekli profesöre göre konumlandırmış ama oyunun adı ‘Emekli Profesör’ değil. Aslında en etkin karakter doktor ama oyunun adı ‘Doktor Astrov’ da değil. Oyunun adı Vanya Dayı.. Bu isim ‘Vanya’ olarak, Telegin’in ve Maman’ın birkaç kez kullanımı dışında ‘Vanya Dayı’ olarak Sonya’nın hitabı. Vanya Dayı, diğer karakterler için İvan Petroviç Voynitski. Çehov’un bunu bilinçli yaptığını düşünüyorum. O zaman bu oyuna  “Sonya’nın Vanya Dayı’sı” olarak bakmak gerek. Sonya için huzurun, dengenin , şefkatin  adı  Vanya Dayı’dır. Sonya, bulamadığı huzuru Vanya Dayı ile paylaşmaya alıştığı(sığındığı) hayatta(rutinde ) bulmaktadır.  Vanya Dayı, huzursuz ve dengesi bozulmuş  bir adamdır. Ama bir başkası için huzurun ve tesellinin nedeni olabilmektedir. Huzuru, huzursuzda, huysuzda bulmak; umudun umutsuzluktan çıkması ;  umutsuzluğun umudu saklamasında tezatların çekişmesi vardır.

 Oyun boyunca fırtınadan söz edilir. Fırtına ana motiftir oyunda. Vanya, fırtınanın tazeleme gücünden söz eder.   “Birazdan yağmur dinecek , doğada her şey tazelenecek,derin derin soluk alıp verecek.. Fırtına beni tazelemeyecek sadece “  Diğerleri için fırtınanın geçmesi umuttur;  Vanya için patlayan fırtına bir umuttur ama cümlenin gelişinden bir tezatı da taşımaktadır.   

 Çehov’un tiratları  ya da bir tarafın uzun uzun konuşması ile oluşturduğu diyaloglarında kişilerin  paylaşma niyeti yoktur.  Herkes fırsat yakalamışken kendini anlatma/içini dökme  peşindedir. Bu nedenle oyunlarındaki her karakter orkestradaki bir enstrümana benzer ve kendi partisyonlarını çalar. Orkestra şefi de bu partisyonları belli bir ölçü ve sıra içinde çaldırarak keyifli bir parçanın yaratılmasını sağlar. Çehov’u okudukça, iki karakterin karşılıklı konuşmaları olan sahnelerde her birinin kendi repliklerini alt alta -karşı tarafın cevaplarını katmadan- kesintisiz yazarak bir monolog oluşturup ve sahnenin iki oyuncunun yaratacakları ritme göre oynanmasını hayâl ederim.  Kişilerin kendi dünyalarını ortaya koyan partisyonlardan bambaşka müziklerin doğacağını düşünürüm.  Ama bu, mutlaka keskin ve karşıt ‘uç’ları olan bir müzik olacaktır.

 Astrov’un çevrenin bozulmasına rağmen ilerde insanların daha mutlu olacaklarını söylemesi  tezat içeren bir söylemdir.

 Tüm bu örneklerden  Çehov’un metnin içine yerleştirdiği çelişen uçları, karşıtlıkları kullanarak hayatın trajedisi içindeki komediyi (ya da tersini)  ‘hazırladığı’ görülecektir. Metnin içinde gizli olan ve doğal yapısı içinde  ortaya çıkması olası bir atmosferin, vurgulanarak gösterilmesi , kendi yatağında zaten akıp duran ‘güzelim’ çayı coşturarak ondan ‘rafting parkuru’ yaratmak gibi bir şey geliyor bana.  Ben Çehov’un fırtınasını  duyunca içindeki korunaklı limanı fark edenlerdenim.

 Yıllarca Çehov’un satırlarına ve de tiplemelerine mahkum olmuş yönetmenlerin acısını(!) Ahmet Levendoğlu çıkarmış. Bu reji onun -tüm yönetmenler adına- isyanı gibi de sayılabilir. Levendoğlu, yılların meslekî birikimi ile Stanislavski’nin ’Ciddi bir drama’sına, Çehov’un ’Hafif bir komedi’sine  kulak asmamış kendi sahnelemesini yaratmış. Düşünülmüş, ölçülmüş biçilmiş bir hazırlık ile ortaya koyuyor yorumunu.  Metni , eklediği mizansen ve jestler  ile yeniden ‘okurken’ yaptıkları, ne kadar ayrıntılı hazırlandığını gösteriyor  (Piano, ’dışarıdan gelenlerin’ seyirci arasından ‘sahneye çıkması’,  Telegin’in Astrov’un şapkası üstüne oturması, kuş kafesi, dünya küresi,  Astrov’un kuşlara ekmek vermesi, Maman’ın  Yelena’ya yüzük takması , Profesör’ün konuşma masası,  gül dolu saksı ve elden ele geçişi, gidişi sırasında Sonya’nın  anlık bir tereddütten sonra Astrov’un  arkasından koşması  vb) Sahneler arası dekor değiştirmelerini oyuna dahil etmek  ve oyuncuların  sahnede yerilerini alıp beklemeleri de hesaplı.  Ancak ‘Kafes içinde kuşlar’ genel yorumdan ayrı bir görsel gönderme gibi geldi bana. Ayrıca şapkanın üstüne oturma, gül saksısının elden ele geçmesi  ile pianoya ‘rol’ verilmesi,  profesörün konuşma masası  farklı zihinsel oyunlar ve farklı algılara hitap ediyor. Seyirci arasından gelerek ‘sahne alanların’,  geldikleri yerden ‘sahneden çıkma’ları  iyi olur mu?

 Oyunun hemen başında Astrov” Oturdum gözlerimi yumdum düşünmeye başladım. Şimdi kendileri için yol açtığımız, o bizden yüz iki yüz sene sonra gelecek insanlar acaba bizi hayırla anacaklar mı?” sözlerinin oyunun ‘üvertürü’ olduğunu  düşünüyorum. Oyunun geri kalan kısmında yaşanacakların ve ‘BİZ’in takdimi gibi. Levendoğlu, oyunun hemen ilk sahnesinde  bardaklara  çay dolduran  pianisti, piano başına göndererek Astrov’un bu sözlerinin bir benzerini  başka bir yoldan müzikle yapıyor.

 Çiğdem Erken’in seçtiği müziğin soyutlama yapmaya yatkın olmasını arzu ederdim. İcrasını ve tek tek şarkılarını sevdiğim Rus geleneksel müziğinin, yorumu desteklemediği kanısındayım. Genel olarak karakterlerin kendi içlerindeki konuşmalarına eşlik ediyor müzik. Bu eşliklerin karaktere  uygun ve özel  olması, karakter ile pianonun belli belirsiz iletişimi  iyi olmaz mıydı ? Fon müziği gibi kalmazdı müzik. Oyun sonunda yükselen  müziğin ulaştığı yükseklik ve  çılgınlıkta aniden kesilmesini daha çok severdim.

 Öte yandan ‘…. verstlik yoldan geldim” cümlesinin kullanılışı üzerine düşünüyorum. Salt bu cümle bile derinlikli bir tartışma olur. Levendoğlu’nun metne sadakatini yansıtıyor, tiyatrocu namusunu da.. Ayrıca müziği neden rus ezgilerinden seçtiğinin açıklaması da olabilir.

 Yönetmenin anlayışına en uygun bulduğum oyunculuk Astrov’u oynayan Emrah Elçiboğa’dan geliyor. Emrah,  ilk perdeye daha  hâkim olursa benim bu oyundaki favorim ve ödül adayım. Gülsen Tuncer  ve Metin Beyen de tecrübeleri ile ‘oyun’un yorumuna en yakın isimler . Mehmet Ali Kaptanlar ve Defne Gürmen Üstün’ün mazereti var. Keyifle izlenen oyuncular olmalarına karşın, onları “iki ara bir derede” bırakan, yorum ile Çehov metni arasında kalmaları. Sıcak bir oyunculuk veren Ezgi Bakışkan’ın  duygusallığını kontrol etmesini öneririm. Vural Buldu ve Serda Kondeler Aktuna’dan sahneleri arasında bir örnek yorum bekliyorum, bazen kendilerine çok uzaktan baktıklarını düşünüyorum. Oyuncuların  hepsinde  yönetmenin dediğini yapma kararlılığı gördüm. Henüz gösterilerin  başındalar  kısa zamanda  ekip oyununu gerçekleştirecek tecrübeleri var.  Tiyatro Stüdyosu, karaktere uygun yaştaki oyuncuları seçerek  çok yerinde bir iş yapıyor. Bunun tiyatro için zenginleştirici bir unsur olduğunu düşünüyorum.    

 Oyuncuların tercüme metne (Ataol Behramoğlu) sadakati,  bazen sorun yaratıyor. Sözlerini ‘içselleştirseler’ nasıl olur acaba?

 Dekoru(Efter Tunç) yoruma çok uygun buldum.  ‘Görünen’e ağırlık veren ama ‘içini gösteren’  dekoru beğendim.  Perde ile iç ve dış ayrılmış, iyi de olmuş. Ancak perdenin açılma yerine denk gelen ikili koltuk mizansende sorunlar yaratıyor. Her ne kadar ‘verst’, ’rus ezgisi’ gibi dönemsel ruhu hatırlatan bir öğe olduğunu düşünmekle beraber , elde taşınan gaz lambaları -duvardaki aplikler ve piano üstündeki lambalar gibi- mum görünümlü (pilli)  olsaydı olmaz mıydı diye düşünüyorum.

 Yerleşik düzende olmayan tiyatrolar için ışık tasarımı (Kemal Yiğitcan) için bir şey demek hem zor hem haksızlık.

 "İyi ki seyrettim" dediğim Vanya Dayı, bu yılın en ilginç prodüksiyonlarından biri olacaktır diye düşünüyorum ve bu dalda ortak anlayışın takdirini kazanır, ödül alırsa çok da iyi olur.   

Melih Anık

Yararlandığım kitaplar:
“Çehov ve Moskova Sanat Tiyatrosu”- Schaubühne Tiyatrosu-Berlin-  Yayına Hazırlayan Aziz Çalışlar Türkçesi: Şebnem Bahadır-Mitos Boyut Yayınları
Çehov, Yaşamı / Sanatı- Henri Troyat –Çeviren :  Vedat Günyol- Ada Yayınları
Büyük Oyunlar- Anton Çehov- Çeviren:  Ataol Behramoğlu- İşbankası Kültür Yayınları
Vanya Dayı- Anton Çehov-Tercüme: Gaffar Güney- Maarif Matbaası 1944
Oyunlar – Çehov - Çevirenler :  Behçet Necatigili, Hasan Ali Ediz, Gaffar Güney, D.Sorakın,Deniz Canefe, Sefer Aytekin- Sosyal Yayınlar

Sahnelemeyi desteklediğini düşündüğüm  makaleler:
“İbsen ve Çehov Tiyatrosunda Komik ve Trajik”- Türkan Olcay- Tiyatro Araştırmaları Dergisi 23:2007
“Çehov’dan Beckett’e Köprü Sözcükler” – Özlem Hemiş Öztürk-Tiyatro Araştırmaları Dergisi 23:2007

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme