Elvin ve Erdal Beşikçioğlu’nu beğenirim. Beğenimin temelinde
okuduğum ve dinlediğim röportajları ve
de tiyatro ile ilişkileri var. Tatbikat Sahnesi’nin web sitesinde yapılan
açıklama beni onlara daha da yaklaştırır:
“Devlet Konservatuvarı
Tatbikat Sahnesi veya kısa adıyla Tatbikat Sahnesi, Türkiye’de
çağdaş tiyatro anlayışının yerleşmesinde önemli etkisi olan bir
tiyatro topluluğuydu.
1940 yılında Ankara
Devlet Konservatuvarı’na bağlı olarak kurulan Tatbikat Sahnesi,
1949 yılında Devlet Tiyatroları’nın kurulmasıyla kapandı. Tiyatro,
ilk çalışmalarını Carl Ebert ile yaptıktan sonra Muhsin
Ertuğrul yönetiminde devam etti.
Devlet Tiyatroları’nın
temelini oluşturan Tatbikat Sahnesi, Ankara’daki seyirciye çağdaş
tiyatroyu tanıtarak bu konuda öncülük etmişti.
Ne var ki, 1949
yılında devlet tiyatrolarının kurulmasıyla kapanan Tatbikat Sahnesi, bu güne
kadar devlet idaresine gelen siyasi partilerce, bu sanat okullarından mezun
olan sanatçı adayları için mesleki kariyerlerini geliştirtecek, tatbik edecek
bir imkan sağlayamamıştır. Bu ülküden yola çıkarak Tatbikat Sahnesi;
Nitelikli sanat beğenisini geliştirmek,toplumumuzun sanat yaşamına ve
dünya sanat ortamına aktif bir biçimde katılmak, katkıda bulunmak amacından
yola çıkarak kurulmuştur. Bu amaçla sahnemizde sergilenecek tüm performanslar
üretim içinde öğrenim düşüncesini benimseyen, dünyayı doğru algılayan ve
yorumlayan, özgür, yapıcı, yaratıcı, aydın, atak ve eleştirel bir bakış açısıyla
uygulanmaktadır.”
Fazla söze gerek var mı? Kurulduğu yıldan(2013) beri
Tatbikat Sahnesi’nin imzasını taşıyan oyun listesi de repertuvar yapımındaki
titizliği gösterir. İyi oyunlar seçilmiş.
Bir Delinin Hatıra Defteri – Nikolay Gogol
Mezarsız Ölüler (2014) – Jean-Paul Sartre
Tüy Kalemler / Quills (2014) – Doug Wright
Woyzeck Masalı (2015) – Georg Büchner
Antabus (2015) – Seray Şahiner
An-Blink (2015) – Phil Porter
Aşk Aptalı (2016) – Sam Shepard
Hizmetliler (2016) – Jean Genet
Ceza Külliyesi (2016) – Franz Kafka
Tüy Kalemler / Quills (2016) – Doug Wright
1806 Laveyn (2017) – Süleyman Karaahmet
Gidion’un Düğümü (2017) – Johnna Adams
Woyzeck Masalı (2017) – Georg Büchner
Pal Sokağı (2017) – Ferenc Molnar
Delirium (2018) – Enda Walsh
Oksimoron (2018) – Robert Dubac
Bernarda (2019) – Federico Garcia Lorca
Takan Takana (2019) – Laurent Baffie
Muse / Bir esin perisi davası (2019) – Fadik Sevin Atasoy
Nina(2019)-Matéi Visniec
Fahrenheit 451(2021)- Ray Bradbury
Cehennem(2021)- Jennifer Haley
Acting(2022)- (Xavier Durringer)
Beşikçioğlu çifti ile tek yüz yüze karşılaşmam Gidion’un
Düğümü oyunundan sonra oldu. Ayaküstü sohbet ettik. Mesafeli ama karşısındakine
değer veren davranışlarını sevgiyle hatırlarım.
Gidion’un Düğümü’nde de ufak gibi
görünen ama büyük sonuçları olan bir ‘dokunuş’ yapmışlardı. Elvin Hanım yönetmenin elindeki oyuna
istediğini yapabileceği konusunda ısrarcı idi. O akşam eleştirilerim karşısında
Elvin Hanım’ın nazik ama yerinden kıpırdamayan tutumunu anlaşmamış olsak da sevdim.
Ben tekst tutucusu bir seyirci/yazar olmamaya çalıştım. Rejisör yazarı aşabilirse aynı tekste anlamlı ve tutarlı bir elbise giydirebilirse
neden olmasın! Bu noktada ‘aşmak’ kelimesini bilerek kullandım. Çünkü işin özü
orada. Başkasının elbisesini bir gece giymek için borç olarak alıyor ve kendi
zevkinize göre orasını burasını düzelterek kalıcı izler bırakıp iade
ediyorsanız bu en azından elbisenin sahibine ayıp. Borç alacağınıza kendi
elbisenizi kendiniz dikin. Ciddi oyun yazarları oyun hakkında sizden daha çok
düşünüyor. Ben Tatbikat Sahnesi’nin başkalarının tekstlerinde yaptığı bu radikal değişikliklere çoğunlukla
anlam bulamadım. Acting’de de öyle oldu. Oyunu 'okuma' yerine kendi fikirlerine göre teksti kullanmışlar.
Aslında değişmesi gereken ama değiştirilmeyen oyun isminden
başlayayım. Oyunun özgün ismi ‘Acting’(2002). Topluluk aynen kullanmış. Afişte ‘olmak
ya da olamamak’ da yazıyor ama oyun ‘Acting’ olarak tanındı. Türkiye’de Türkçe
oynanan bir oyunun ismi neden (özel bir isim değilse) yabancı olsun? Tiyatro
lisan ile yapılan bir sanat. O nedenle dile özen göstermek gerek. Bu telif hakkını
elinde tutan ajanstan(Onk) geliyorsa daha önce oyun ismi değişikleri oldu. (Bana
Bir Picasso Gerek) Yâni ben mümkün olacağını düşünüyorum. Sen ne derdin
derseniz aklıma gelenler şunlar : Oyuncu, Oyuncu Olmak(Yoksa Olmamak mı?), Hamlet
Oyuncusu, Sahne mi TV mi(kötü), Dolandırıcı(Dolandıran) Oyuncu ama hiçbir
şekilde Acting değil.
Yeri gelmişken şunları da yazıda kaydedeyim. Oyunun özgün
dildeki hâlini bilmiyorum. Ama Türkçe söyleme(Cem Şahin) anlamında düzeltilmesi
gerektiğini düşündüğüm birkaç noktayı belirteyim:
‘Uzun zamandır mı buradasın?’ Bence ‘Uzun zamandan beri mi
buradasın?’
‘Bir sürü staj yaptım’ Bence ‘Çok staj yaptım’
‘Yüznumarada okurdum’ Bence ‘Helada okurdum’
‘Sigaradan bir fırt çekmek’ Bence ‘Sigaradan bir nefes
çekmek’
Tatbikat Sahnesi ile diğer gözlemim Türk oyunu oynamamaları.
Sanıyorum Elvin Hanım İle Erdal Bey DT’da oynadıkları Türk yazarlarına ait
oyunların kendilerine yettiğini düşünüyorlar. Belki de yukarıdaki alıntıladığım
hedeflerine bakınca Türk Tiyatrosu’nda ‘çağdaş oyun’ bulamıyorlar. ‘Dünya sanat
ortamına’ yerli oyunlar oynayarak ‘aktif’ katılacaklarını katkıda
bulunacaklarını düşünmüyor olabilirler.(yabancı oyunları içeriden okumak da bir katkıdır ama yapılmış mı?) İyi de 2013’den bu yana bu amaç
gerçekleşmiş mi? Tanınmasını daha çok Erdal
Beşikçioğlu’nun dizide canlandırdığı ‘yerli-milli’
role borçlu olan bir topluluğa seyircinin yabancı oyunlara rağmen ilgi göstermesini
nasıl açıklamalıyız? Seyirci Erdal Bey’i görmeye geliyor oyunlar umurunda değil
mi diyelim? O zaman seyircinin 'nitelikli sanat beğenisini' geliştirmek hedefi
nerede kaldı? Oyunu seyrettiğim akşam seyirci g.te b.ka s.ke güldü patlatılan
şampanya mantarının salona uçmasını köpüklerin sofitaya yükselip aktörün başına
düşmesini alkışladı. Pasta savaşını
sevdi. Çevremde en az on kişi oyun süresince telefonları ile meşgul oldu ve
oyun sonunda ayağa fırlayarak çılgınca alkışladı. Bu seyirci mi eve gittiğinde ‘geceleyin sigarasından bir fırt çektiğinde,
tekrar oyunu düşündüğünde oyuncu/oyun aklından çıkmayacak öyle ki konuşamayacak
kadar… Anca o zaman “vay amına koyayım ne kadar iyi, nasıl da inandım nasıl da
etkiledi, bayağı iyiymiş”(oyundan Robert) mi diyecek? Peki ne kalacak bu
oyundan? Cinsel küfürler, şampanya pasta ve trans birey. Bu mudur?
Tekstte Horace’ın(Ahmet Melih Yılmaz) cinsel kimliğine dair
bir ima yok. Aksine diş fırçalarından cinayet bıçakları yapan /satan 'Marsilyalı' Horace tekstte şöyle geçiyor:
“ GEPETTO – Hiç. Hakkında söylentiler var ama
gerçeği sahteden ayırt etmek imkânsız. Suskunluk yasası, omerta. Çözülmemenin
en basit yolu susmaktır. Onun için; La Canebière karın deşeni, Castellane
boğazlayıcısı, Calanques kasabı, Marsilya Limanının boğaz keseni, Panier
tetikçisi, kuzey mahallelerin katliamcısı, Saint[1]Charles mumyacısı,
Opera'nın seri katili, Parislileri kazığa oturtan diyorlar. Hatta söylentiye
göre, havalandırmada fanatik taraftarlardan biri “PSG, Paris’in Sahadaki
Gavatları” dediğini duymuş. Ama bunların
hepsinin bir efsane olmamasından pek emin değilim. Olympique Marsilya'nın intikamcısı evet; çılgın pizzacı, Gaëtan'ın
sağ, Zampa'nın sol kolu da, bütün bunlar gerçek. Görüyorsun işte korkunç şeyler
Marsilya doğumlu bir mafya babası. Anlatıyorum
kılını bile kıpırdatmıyor. Onunla gerçeği öğrenmek imkânsız, sanki tüm bu
olaylar onu alakadar etmiyormuş da aklından geçip doğruca duvara gidiyormuş
gibi. Böyle olduğuna bakma, aşırı hassastır. Bir gün bir sinek ezdim amına
koyayım, ağlamaya başladı. Kendime dedim ki; Gepetto bu sinekle hayatının en
büyük mallığını yaptın. Boğazıma bir diş fırçası geçirip de hiç uyanamamaktan
korktum. Ama onun dışında çok iyidir, bana hep kendi yoğurdunu verir. Emin
olduğumuz tek bir şey varsa o da...
ROBERT – Marsilyalı olması.
GEPETTO – Aynen, özbeöz Marsilyalı. Korsika-Sicilya-Yunan-Katalan
Marsilyalısıdır. Sapına kadar. Tek başına bir efsane.”
Yönetmenler(Elvin Beşikçioğlu ve Erdal Beşikçioğlu Y.Yardımcısı:
Selin Tekman) bu diyalogu kesmiş. ‘Şitrih(budama) yapmışlar’ yâni. Horace’ın
trans birey olmasının tek bir nedeni kalıyor. Oynayan oyuncunun trans birey olması
ve Beşikçioğlu çiftinin diziden de tanıdıkları bir oyuncu arkadaşa iş vermek
istemeleri olabilir. Benim Beşikçioğlu çiftini sevmeme bir neden daha oldu ama
oyunun yorumunu beğenmedim. Bence ‘Marsilyalı’ Horace tiyatroya gönül vermiş
iki kişi için içeriden bir tehlikeyi riski temsil ediyor. (72.Koğuş'taki Kaptan hep aklımda.O da az konuşur.) Horace’ın oyun sonunda ‘değişimi’
koğuşta yaratılan tiyatro sahnesinin onu bile etkilediğini gösteriyor. Ama sahnedeki
Horace bu imkanı ortadan
kaldırıyor. Ayrıca sahnedeki Horace’ın cinayet âleti yapacağına inanmadım. Horace tekste göre dövme mürekkebi de yapıyor. Yönetmenler onu ve
parmakların üstüne (her bir parmağa bir harf: t..o.. b.. e.. or.. not.. t..o..b..e..)
yapılması hayal edilen ‘to be or not to be’
dövmesi diyalogunu da budamış. Hamlet’ten bahsedilen bir oyunda eksiklik
değil mi? Pastalı şampanyalı sahneden daha elzem bence.
Sahnedeki şampanyalı pasta fırlatmalı sahne ise
yönetmenlerin buluşu. Zorlama bir kutlama olmuş. Horace’ın kostüm değiştirerek
dolaşması önü perdeli ranzanın arkasına saklanması oyunu dağıtıyor. Gereksiz yoruma
neden oluyor. Sahnede Gepetto’nun o perdenin arkasına gidişi de çok ucuz. Ben
Horace’ın ‘sağlam’ bir mafya olmasını tercih ederdim. Bu hâliyle oyuna katkısı
yok. Yâni yönetmenler yazarı ‘aşamamış’.
Gardiyan
rolü kaldırılmış. Hiç değilse ses olarak kalsaydı. (Kameralarla koğuş izleniyor ve Gardiyan dışarıdan müdahale ediyor gibi.) Zira onun söyledikleri 'dışarıdan görünüşü' temsil ediyor. Ayrıca son repliğe de açılan bir parantez olurdu.
'Go to the fucking point'(sadede gelmek) ilki budanmış. ikincisi yerinde. Çehov'u hatırlatmam gerekli mi?
Yazar oyunun başına “Gepetto
ile Robert palyaçodur ve kırmızı palyaçonun beyaz palyaçoyla oynadığı gibi
oynarlar” diye yazmış. Çevirenin notu
şöyle: “Beyaz palyaço; güzel, şık,
havalı, muzip bazen de otoriterdir. Kırmızı palyaço ise tamamen densiz, sakar
olup her türlü şaklabanlığa soyunur. Kırmızı iyi niyetli olmasına karşın
beyazın işini sürekli baltalar.” Aklınıza hemen ne geldi? Hacivat Karagöz
veya Kavuklu Pişekâr değil mi? Teksteki nota rağmen yönetmenlerin buna hiç
dokunmamaları üstüne gitmemeleri topluluğun repertuar seçimi ile tutarlı. Doğru
mu? Bence yanlış. Ayrıca yurt dışında
olabilir ama yurt içindeki hapishanelerde bira içilmesi normal mi? Yönetmenler
üstüne şampanya eklemiş. Bir yabancı
oyunu Türk seyircisine sunarken onun algıları ile uyum içinde olmak bir tür
uyarlamaktır. Bira ve şampanya oyuna HİÇBİR şey katmazken oyunda tutmak
gereksiz. Teksteki Horace’ı silip atarken tedirgin olmayan yönetmenler birayı
atamamış. Oyunda Gepetto’nun çırıl
çıplak iki ayağı üstünde kalamaması ve yatağın arkasına saklanması nasıl bize
özgü bir şey ise diğer ayrıntılarda da yerel değişiklikler yapılabilir. Ayrıca sahnedeki
trans birey Horace yerine kalıplı ve mafya suratlı Horace’ın teksteki gibi sırtına
konulan beyaz çarşaf ile heykel yapılması oyuna başka bir boyut katardı diye
düşünüyorum.
Gelelim tekste.
İki kişinin(Gepetto ve Horace) yaşadığı koğuşa yeni bir
mahkûm(Robert) gelir. Gepetto eski bir dolandırıcı Horace ‘Marsilyalı’ dilsiz Robert
eski bir oyuncudur. Eskiden beri oyuncu
olmak isteyen Gepetto Robert’in kendisini oyuncu yapmasını ister. Robert
oyunculuk öğretirken geçmiş ortaya çıkar. Bir nevi arınma(katarsis). Tiyatroya
da çok uygun. Konu kısaca bu.
Gepetto malûm Pinokyo’nun ustası babası. Robert ‘Oyuncular oyun hamuru, kukladır’ diyor. Tiyatro
kokusu aldığım tekstte kafama takılan husus dolandırıcı Gepetto’dan tiyatro oyuncusu çıkarma girişimi. Bence
tiyatroya saygı değil. Yanlış algıları körükleyecek bir husus. Televizyonun
reddi tiyatronun yüceltilmesi oyunun tanıtımında yazdığı gibi ‘TV programlarına
ağır bir eleştiri’ yok oyunda. Hele bu yorumda seyircinin anladığını da sanmam.
Tiyatro oyuncusu olmak isteyen Gepetto’nun
‘Televizyondan suratıma denk geleceği o
dakika için yaşıyorum’ demesi Robert’in
tv yapımcısı ile yaşadıkları tiyatronun karşısında televizyonun sapasağlam
durduğunu göstermiyor mu? Koğuştaki televizyona gösterilen tepki aslında kişisel
hesaplaşmalar düzeyinde kalıyor. Oyunun sonu da yönetmenlerin buluşu ama
teksteki sahneden daha etkileyeci değil. (Yazarı aşamamak) Ama en önemli
bulduğum eksiklik oyun rejisinin bizim geleneksel tiyatromuz üzerine kurulmamış
olması. Oradan çıkarak seyirciye ne hatırlatmalar yapılabilirdi. İşte o zaman yazar
aşılmış derdim.
Oyunda kullanılan müziği(The Eye of The Tiger) de gereksiz
ve tutarsız bulduğumu söylemek zorundayım.(Anlıyorum 'Gün gelecek, gün gelecek ve kapı benim için çaldığında o kapının
arkasında hazır olacağım, bir boks şampiyonundan daha da hazır.' repliğinden yola çıkılmış. Tekste Maria Callas da var ayrıca ama sahnede yok.) Oyunun ruhunu ben başka türlü 'okudum' Her oyunun bir ruhu var. Bu müzik ruhu
yok ediyor. Gepetto’yu Rocky’e bağlamak
rejiye hareket getiriyor ama bu Gepetto’nun
replikleri ile yorumu arasında kalmasına neden oluyor. Gepetto naif bir hayalperest. Hamlet rolüne ip atlayarak hazırlanmak bana doğru gelmiyor. Oyunun
ışık tasarımı(Varol Tüfekçi) bence kötü. Karanlığa eğilimli bir tasarım var. Karanlığın
bile ‘aydınlık’ bir tasarımı olmalı
sahnede. Bu tamamen karanlık. Tekste(sahnede yok) bir sahnede Robert havaya seyirci kafaları çiziyor. O (salondaki) seyirci kalabalığı ekrana yansıtılabilirdi ya da sahneye gölgeler hâlinde düşürülebilirdi. Kostüm tasarımı(Tatbikat Sahnesi) Horace'ın giydiği kıyafetlere odaklanmış defile gibi. Başka işlevi yok. Dekor(Barış Dinçel) iş
görür. Televizyon ekranının Horace’ın
yatağına bağlı olması sadece arkasını görmemiz ve sesleri duyuyor olmamız teknik bir nedenden kaynaklı olabilir belki
ama bir fırsatı heba etmek anlamına geliyor. Televizyon ekranı pek çok şeyi yansıtarak daha işlevsel kullanılabilirdi.
Horace’ın imal ettiği cinayet âletini gösterebilir, Gepetto’nun televizyon’dan
öğrendiği film ve karakterleri yansıtabilirdi. Dekorun kuruluşu ve arkasının ve sofitanın açık olması sesleri dağıtıyor ve salonda
anlaşılma sorunu yaratıyor. Robert(Erdal Beşikçioğlu) ve Gepetto’yu(Fatih
Sönmez) oynayan oyuncuların mırıl mırıl konuşmaları insanı yoruyor. Oyunculukları aldım kabul ettim. Bence sıradan
‘görev tamamlanmıştır’ seviyesinde. İnsanı itmiyor ama oyuna bir şey katmıyor da. Bu tekst için fazlası gerekir
miydi? Bence evet.
Acting seyirciye hoş görünmek için yapılmış bir oyun. Orta ve altı seyircinin beğenisini baz almış. Bu Tatbikat Sahnesi'nin 'nitelikli sanat beğenisini geliştirilme' hedefinden çok uzakta bir sahneleme. Tekst 'harcanmış'. 'Seyirci' de harcanmış.
Oyun evime en fazla 500 adım mesafede CKM’de idi. Bu zamanda
Kadıköy’e inmiş hele hele Bakırköy’e gitmiş olsaydım çok acınırdım. O kadar
fedakârlığa değmez diye düşünüyorum.
Melih Anık
not 2 Mart 2022 -1
Oyunun yönetmenlerin Erdal Beşikçioğlu'nun canlandırdığı Robert şunları söylüyor:
"Aslında tekstsiz bir oyuncu oyuncu bile değildir figurandır silüettir. Asıl Tanrılar yazarlardır.Yazarlar olmadan oyuncular da olmaz.Onlar olmadan yarattıkları dünya yok"
Tatbikat Sahnesi yöneticilerinin bu replikleri odalarının en özel köşesine yapıştırmalarını dilerim.
not 2 mart 2022 - 2
Dünyada trans bireyler ile olmayan diğer mahkumların bir arada tutulduğu cezaevi koğuşları var mı?