28 Haziran 2022 Salı

İncir Ağacını Kestiler

 Komşumun  bahçesindeki incir ağacı kesilirken aklımda hep 'o' incir ağacı vardı. Necip Fazıl'ın Bir Adam Yaratmak oyunundaki incir ağacı. Oyunda incir ağacı bir karakterdir. Oyunun baş rolü Hüsrev'in babası bahçedeki incir ağacına asarak intihar etmiştir. Hüsrev geçmişteki bu olayın tesiri altında kalmıştır. Kendisini şöhrete ulaştıran  'Ölüm Korkusu' oyunu bu tesirin bir yansımasıdır.  Dost sandıklarından yediği darbeler Hüsrev'e babasının seçtiği yolu hatırlatır. Ama annesi bahçedeki incir ağacını kestirmiştir.

Sanat çevrenize farklı bakmanız neden olur. Testereyi tutan el için incir ağacı odundur size göre ise Hüsrev'in incir ağacı yâni bir karakter. Elektrikli testerenin dişleri arasında yok olan incir ağacının sızısını hissedersiniz. İncir ağacı acı çeker  inlediğini duyarsınız. Asırlık ağacın bir dalını kesen elin  zorlandığını ağacın dalını  vermemek için  direndiğini görünce bu direnişe saygı duyarsınız. Ama heyhat sonunda ağaç testereye boyun eğer ve betonun üstüne düşer dal dal yaprak yaprak. Aslında etrafını saran beton döşemenin cenderesi içinde bir kaç yıldır nefes darlığı çekmektedir. Toprağa sarılmak için göz yaşı gibi döktüğü yapraklar beton üstünde çürür, toprağa kavuşamaz. Ev sahiplerinin ona olan ilgisinin azaldığını hissettikçe incirler  dalda olgunlaşmadan yere düşer.  Oysa incir ağacı yanına dikilen üç katlı eve rağmen bir fidandan koca bir ağaç olmanın gururunu yaşamıştır. Evin altına inatla köklerini uzatmış toprağın altında görünmeyen egemenliğini ilan etmiştir. İncirleri ballı ballı döküldüğü zamanlarda çevresinde koşuşan çocukların çığlıkları onu sevindirmiş onları sevindirmek için daha çok ve ballı incirler vermiştir. Evin bir ferdi gibi hissetmiştir kendini yıllarca. Ev sahiplerinin onun yere düşen yapraklarından yemişlerinden rahatsız olduğunu aklına bile getirmemiştir. Yaşlı ev sahipleri çocukları büyüyüp evden gittikten sonra başbaşa kaldıkları bu evi çekip çevirmekte oldukça zorlanmışlardır.  İncir ağacı onlar için evde baktıkları  ağzına yemek verip altını temizledikleri çok yaşlı bir yakın gibidir artık. Gölgesinden bile sıkıldıkları olur arada bir. Evet zor bir karardır ama çaresi yoktur.

Ben ağacı tanıdıktan sonra evin önünden her geçtiğimde bahçe duvarının arkasından incir ağacına bakardım. Bugün de kesilmemiş derdim içimden. Belki de vazgeçtiler.  Bir akşam üzeri kapı önünde oturan evin hanımına rastlamıştım.' İncir ağacının altına file gerseniz dökülenler orada birikse' demiştim umutsuz bir cevabı bekleyerek. 'Yok' demişti kadın, 'onunla uğraşmak daha da zor. Haber verdik bekliyoruz. Birisi gelecek kesmek için. İşi çokmuş.'  Ben kaçamak bir selam gönderdim incir ağacına dostunun yüzüne bakamayan birisi gibi. Ne çabuk dost olmuştuk biz bu incir ağacı ile. Konuşmadan. Bir kahve içimlik zamanda. Varlığını çok da umursamadığım incir ağacının içinde bulunan bahçenin önünden geçerken evin sahipleri ısrar etmişlerdi. Biz de içeri girmiştik. O zaman bahsetmişlerdi  bize incir ağacını bekleyen sondan. Belki de incir ağacı o gün anladı neler olacağını. Ben kahvemi yudumlarken pek konuşkan olan ev sahibi erkeğin dediklerini dinliyor ama incir ağacının sert kuvvetli gövdesine bakıyordum. Bir ara  okşadım. Bir ağacı okşadınız mı dost olursunuz onunla. Bu böyledir.

 Kendileri kesemediler ağacı. Kolda derman ister elektrikli testereyi kavramak . Ayrıca yıllarca yârenlik ettikleri ağacı kendi elleriyle kesmek de gelmedi içlerinden. Haber saldılar çevreye. Kesici günlerce beklettikten sonra geldi. Yarım saat içinde halletti işi ve ağacı. Önce dalları kesti bir bir. Ellerini kesti ağacın yâni. Victor Jara'yı hatırladım. Bir stat dolusu esirin içinde gitarını çalamasın diye ellerini kestiler Jara'nın. O an incir ağacı benim için Jara idi. İçimde kendiliğinden açılan bir yara gibiydi. Elektrikli testerenin gürültüsünün her  kesildiği anda  betona vuran dalların çıkardığı sesi duyuyordum. İncir ağacının dalları tek tek vuruyordu betona başlarını. Benim içimde Victor Jara'nın onurlu ve dik bakışları canlanıyordu. Teslim olmamış olmayacak. Sonunda incir ağacının kocaman gövdesi kaldı döşemeye yakın düz bir tabla gibi. Kesici ağacı küçük parçalara böldü ve dizdi kışlık yakacak deposuna. Yaklaşan kış aylarında  sobada incir yanacaktı kömür yerine.        

Bilemediler ağacın odun olmuş her parçası depoda ağladı usul usul. Ağlayarak kurudu odunlar kışa kadar. Sobada alevler içinde kaldığında incir kokusu sardı evin dört yanını. Ev sahipleri o kokuyu duydukça kendilerinden bir parçanın eksildiğini hissettiler ne olduğunu bilmeden. Anıların yanması mı idi bu? Çocukların büyürken attıkları sevinç çığlıkları mı? İncir ağacı toplamıştı tüm o anıları. Sobada yandı şimdi sahiplerini de yakarak. Hem de sahiplerinin elleriyle teslim oldukları ateşte.

İncir ağacının odunları yanıp biterken önce evin  beyi hastalandı kışı çıkaramadı, ilkbaharı göremeden gitti. Ardından o yazın sonunda evin hanımını toprağa verdiler beyinin yanında. Kimse anlayamadı bilemedi nedenini. Ben biliyordum. İncir ağacı aileden biriydi. Aileden biri gidince geride kalanlar da zamanla kurur yavaşça. Yanan odunların kokusu sebepti  buna inceden evin içinde tüten.  

Aylar sonra bir gün büyük oğul  'Başlarına bir ağaç dikelim' dedi. 'Annem babam incir ağacını severdi. Bizim de çocukluğumuzdur' diyerek bir incir fidanı dikti mezarlarının başına. Selviler bu yabancıya tuhaf tuhaf baktı. İncir fidanı garipsedi. Yalnızlaştı. Ne yaptılarsa boy vermedi, çiçek açmadı. Çürüdü gitti. Bence kırılmıştı toprak altında yatanlara. Ama daha da ilginci üç katlı ev zamanla yan yattı, duvarları çatladı. Kimse anlamadı. Evi bir şefkatli bir el gibi tutan incir ağacının kökleri kurudukça altı boşalan ev de kendini bıraktı. Evi yıktılar yeniden yaptılar. Torunlardan biri incir ağacının gölgesindeki bebek arabası içindeki fotoğraflarını  hatırladı. Bir incir fidanı getirdi dikti. İncir fidanları küsmüştü bu aileye. Bir daha hiç bir zaman o bahçede incir ağacı tutmadı.

Bir bahçem olursa incir ağacı ekeceğim o incirin anısına. Victor Jara şarkıları dinleyeceğiz altında. Hüsrev'i incir ağacı ile barıştıracağım.

10 Mayıs 2022 Salı

Hilmi Bulunmaz



 Hilmi Bulunmaz’ın 18 Mart 2020 tarihinde yaşadığı talihsiz bir kazayla başlayan yaşama mücadelesi bugün 10 Mayıs 2022’de sona erdi. Başlangıçta var olan umut zaman içinde eridi. Hilmi Bulunmaz’ın geri dönüşü olmayan yolculuğu başladı.

Onunla tanışıklığımız kağıt üzerinde başladı. Yazılarımı titiz bir editör gibi okudu. Yaptığım imla yanlışlarını düzeltti. Çok etkin kullandığı web sitesinde yazılarımı paylaştı. Zaman zaman beni utandıran övgüler yazdı hakkımda. Beni savundu. Bana saldıranlarla mücadele etmekten geri durmadı. Çandarlı’da yaptığım bir oyuna geldi. İlk kez o zaman yüz yüze geldik. Sohbet ettik.  O âna kadar telefonda bile konuşmamıştık ama birbirimizi anlayan iki arkadaş olduğumuzu anlamıştık.

Beni inşaatçı diye küçümseyenler onu da kuyumcu diye küçümsüyordu. O profesyonel tiyatro yapmıştı oysa. Yazmış yönetmiş oynamıştı. O uğurda içeride yatmıştı. Türk Tiyatrosu hakkındaki bilgi ve birikimi onu küçümseyenlerin çoğundan fazla idi. Tiyatro sevgisi de. Ticari mekânında düzenlediği bir bölümde  buluştuğu gençlere maddi manevi yardımlar yapıyor tiyatro konusunda bildiklerini aktarıyordu. Son zamanlarında yaptığı video çekimlerinde tiyatro gündemine ait düşüncelerini sarkastik bir dille  aktarıyordu. Tiyatro dünyasının ahlâksız yüzü tarafından  organize edilen ona yönelik linç kampanyasını içine hiç sindiremedi. Kızını bile olayın içine katıp ahlâksız paylaşımlar yapan pis zihniyet hakaret küfüre karşı imişler gibi bir imza kampanyası yapmıştı.  Hilmi Bulunmaz’ı sindirmek silmek istediler. Hilmi Bulunmaz bu yolda büyük bir savaşçı oldu. İmzacıları takip etti. Üç yüze yakın dava açtı. Kendi kendisinin avukatı olarak davaları takip etti. Çandarlı’da karşılaştığımızda ona bu davaların enerjisini dağıttığını linç kampanyasına imza verenlerin bile neye imza attıklarını bilmediklerini hatta unuttuklarını o insanları ciddiye almamasını söylemiş bu davalardan vazgeçmesini tavsiye etmiştim. O insanların içinde  tiyatro  ve insanlık konularında Hilmi Bulunmaz ile tartmayacağım koca bir yığın var. Türk Tiyatrosu’na katkı açısından Hilmi Bulunmaz’ın yanında  esameleri okunmaz. Hafıza özürlü toplumun tiyatro yapıcıları Hilmi Bulunmaz’a karşı organize edilen linç kampanyası organizatörlerinin elinden ödül almaya devam ediyor; onlarla aynı kabın içinde olmanın ne demek olduğunun da farkında değil. Hilmi Bulunmaz sosyal medyada kaydettikleri ile onların ipliğini  pazara çıkarmaya devam edecek.

Şimdi mücadeleden vazgeçmeyen bir kalp sustu. Yanlışlıklar ve haksızlıklarla didişen bir ruh huzura kavuştu. Türk Tiyatrosu bir savaşçısını kaybetti. Hilmi Bulunmaz’ın ölümü büyük bir kayıptır. Hatırasını yaşatmak bir görevdir. Türk Tiyatrosu’nun ve sevenlerinin başı sağ olsun. Ben iyi bir arkadaşı saygı duyduğum bir dostu kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyim.  

Melih Anık

14 Nisan 2022 Perşembe

Ali Poyrazoğlu ile Şıngır Şıngır Beyoğlu

 Ali  Poyrazoğlu Tiyatrosu bu yıl(2022) 50.yılını kutluyor. Başlangıç 1972.  Ama Ali Poyrazoğlu’nun tiyatroculuğu daha eski. Tiyatroya evde aile çevresine yaptığı gösterilerle çocuk yaşta başladı. İsviçre’ye aile işini devam ettirmek amacıyla eczacılık tahsili için gitti ama gönlünde tiyatro vardı. Eczacılık tahsilini yarıda bıraktı.  İstanbul Konservatuvarı’ndan mezun oldu. Profesyonel olarak  İstanbul Şehir Tiyatrosu, Ulvi Uraz, Kent Oyuncuları, Gülriz Sururi Engin Cezzar Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu, Ayfer Feray Tiyatrosu, Arena Topluluğu’nda pek çok oyun oynadı. 1970 yılında sinemaya başladı. Sayısal olarak oynadığı tiyatro oyunları sayısı ile yarışacak kadar çok film yaptı. TV’da popüler olan  çok bölümlü diziler çekti. İzleyicilerle ilişkisini perçinleyen  karakterler yarattı.  TV/ radyo programları, seslendirmeler yaptı. Oyunlar denemeler gazete ve dergilerde köşe yazıları yazdı. Yurt dışında İngilizce Fransızca oyunlar oynadı. Birleşmiş Milletler desteği ile hazırladığı oyun salgından dolayı ertelendi. Oynanmayı bekliyor. Tercümeler yaptı. Yönettiği klasik müzik orkestrası eşliğinde gösteriler sergiledi. Dönemi için öncü sayılacak  Yeşil Kabare’yi kurdu. Kabare gösterileri yazdı yönetti oynadı. Üniversitelerde Hocalık yaptı. Profesyonel şirketlere eğitim konferansları verdi. Gençlerle atölyeler yaptı. Tiyatronun meseleleri ile ilgili dernekler kurdu devlet ile ortak çalışmalara katıldı. İş yaptığı  alanlarda sayısız ödüller kazandı. Devlet Sanatçısı seçildi. Ülkenin sanat hayatında pencere açan yol gösteren işlerle dolu dolu bir hayat hikâyesinin kahramanı oldu. (Di’li geçmiş zamanda yazdım. Miş’li hikâye olmasın istedim. Bitmedi. Hayat devam ediyor.)

Benim hafızamda Düşenin Dostu, Kobay, Oğlum Çiçek Açtı, Çılgınlar Kulübü, Morfin, Evet Evet Evet, İpteki, Orkestra, Uzakta Piano Sesleri  oyunları ile yer etti.  Genellikle komedyen olarak tanınmasına karşın yaptığı oyunlar dönemlerinde en ciddi meseleleri anlatan oyunlar oldu. Bugün oynanması neredeyse imkânsız cesaret sayılabilecek  oyunlarla ciddi konulara dokundu.  

Son yıllarda dostluğunu kazanmış olmaktan gurur duyuyorum. Sohbetlerinden çok yararlanıyorum. Ana konumuz olan tiyatro ile ilgili birikim bilgi ve repertuvarı insanı hayrete düşürecek nitelikte.  Sadece Türkiye’ye ilişkin değil dünya çapındaki dostluklarından kaynaklı vizyonu benim de ufkumu açıyor. Paylaştığı anıları dinledikçe Türk Tiyatrosu’na ilişkin ‘görünen’, Türkiye’nin yaklaşık 60 yıllık ‘bilinen’ tarihinin arkasını görüyorum. Ali Poyrazoğlu  içinde bulunduğu ortamlar, ilişkileri ve yaşadıkları ile hayatın hem keyfini hem de cefasını çekmiş biri. İnsan ve olay repertuarı çok zengin. Böyle bir hayattan onun süzüp sahneye çıkardıkları onu yakından takip eden bir seyirci kitlesi kazandırmış. Bu kitlenin içinde her yaştan yetişkinler var.

Oyundan önce Ali Bey ‘Sen oyun okumaya meraklısın. Sana oyun tekstini gönderiyorum’ demiş ve yedi sayfalık bir belge göndermişti.  Belge alt alta sıralanmış isimler ve olaylardan oluşan bir akıştı. Sahnede zaman zaman o akışa ve saate bakarak ve de listeden seçerek bir oyun oynadı Ali Bey.  İki saat on beş dakikada listenin yarısını oynadı. Bir başka akşam muhtemelen yeni ilavelerle sayfa sayısı artmış  olacak o listeden seçecekleri ile bir başka oyun oynayacak Poyrazoğlu. Bu tam da benim düşündüğüm bir şeydi. Elimde tuttuğum yedi sayfayı görüp oyunu seyredince  emin oldum. Poyrazoğlu’nun tek kişilik gösterileri her gösteride başka olma potansiyeline sahip doğaçlamalarla oluşuyor.

Son oyunu Şıngır Şıngır Beyoğlu İstanbul’un kalbi, Türkiye’nin hafızalarda yer etmiş hayallerde yaşatılan hasret duyulan bir bölgesi Beyoğlu’nu merkez alan tek kişilik bir oyun. Ali Bey tek kişi oynuyor ama sahne çok kalabalık. Kimler yok ki! Tiyatro perdesinin halkalarının demir boru üzerinde kayarken ‘şıngır’daması ile onlarca yönetmen oyuncu, oyun, anı canlanıyor. Ali Poyrazoğlu şimdi artık aramızda olmayan Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin, Haldun Taner,  Ulvi Uraz,  Yıldız Kenter, Şükran Güngör, Muammer Karaca, Ercüment Behzat Lav, Gazanfer Özcan, Feridun Karakaya Usta’ları vefa duyguları ve  seyircinin alkışları ile selamlıyor onları anlatarak bugüne ayna tutuyor. Gülerken göz yaşlarınızın gözbebeklerinizde biriktiğini gırtlağınızdaki düğümü hissediyorsunuz.

Sanıyorum  her şeye eleştirel bakma alışkanlığımdan geldiği için ben oyunları değişik bir  gözle seyrediyorum. Sadece anlatılan hikâye değil nasıl anlatıldığı da önemli benim için. Oyun nasıl başladı oyuncu salonu ısıtmak için ne yapıyor seçtiği biçim ne içerik düzeyi nasıl seyircinin ilgisini dağıtmadan nasıl kendisine ve anlattığı hikâyelere odaklanmasını sağlıyor vb.. Sürekli bir araştırma gayreti yani. Tek kişilik oyunlarda genellikle ilk etiket meddahlıktır. Ali Poyrazoğlu geleneksel bir meddah değil. Elinde asası mendili yok taklit yapmıyor. Hikâyesini bir tabureye oturup anlatmıyor. Ama aldığı İsmail Dümbüllü Ödülü’nün ve Işkırlak’ın hakkını bilinçli bir tarzda vererek geleneksel tiyatronun özelliklerini sahnede kullanıyor. Geleneksel tiyatronun ‘köpürtme’ ‘şaşırtma’ özelliğinden yararlanarak zaman zaman olayı sanki bir rüya gibi abartarak anlatıyor. Merakı kışkırtıyor. Absürd sınırlarını zorluyor. Seyirciyi uyanık tutuyor. Sahne dışına taşıyor seyirci ile ‘oynamayı’ seviyor. Bence meddahlığa ve orta oyununa yakınlığı bu noktada başlıyor. Yaptığında stand-up özellikleri de var.  Aralarda güncel olaylara kapalı/açık dokunuşlar yapıyor seyirciye küçük  tokatlar atıyor. Zaman zaman ‘konferansiye’ tarzına uygun bir konuşmacı oluyor.  Konuşmadaki akıcılık ve doğallık  yılların birikiminden ve anlattıklarının çoğunu  yazmış olmasından kaynaklı bence. İçselleştirmiş olduğu kendi ‘malını’ takılmadan düşmeden iletiyor seyirciye. Tiyatro türleri arasında geçişler yapıyor. Kimi zaman epik kimi zaman dramatik. Salonun tansiyonunu âdeta kokluyor.  Bu şekilde salonun tepkisini kontrol ediyor. İma ve dokunuşlarında edepli. Bir çileyi seyirci ile yumak seyirciyi rol arkadaşı yapıyor.

Ali Poyrazoğlu ‘amasız’ bir duruş sergiliyor sahnede. Tarafını belirlemiş bir sanatçı duruşu var. Atatürkçü laik demokrat insanca aydınlık  çağdaş bir Türkiye isteyen bir sanatçı profili bu. Ben onun yandaş olmayan duruşunu seviyorum.  Yanlış yapıldığını düşündüğü zaman  hesap yapmadan kişilerden ‘taraf’lardan bağımsız dile getiriyor.  

Pek çok projede Ali Poyrazoğlu’nun  maddi manevi desteği var. Yaptığı yardımlardan bahsetmeyi sevmiyor. Ancak ne yazık ki bir salonda, sokakta Ali Poyrazoğlu’nun adı yok. Bu bence Türkiye’nin ayıbıdır. Ali Poyrazoğlu’nun entelektüel birikiminin(resim, kukla, kitap, kostüm, kitaplaşmamış oyun, çeviriler, cd’ler dvd’ler, nesneler..vb) adını taşıyan bir müzede sunulması Türkiye’nin zenginliği olacaktır. 

Ali Poyrazoğlu’nun kafasının içinde doğmayı bekleyen nice proje ve oyun var. Yazmakta olduğu anılarının kitaplaşmasını merakla bekliyorum. Usta’nın sağlıkla nice eserler vermeye devam etmesini diliyorum.

Melih Anık

1 Mart 2022 Salı

Seyirciye Hoş Görünmek İçin Yapılmış Bir Oyun: Acting(Tatbikat Sahnesi)

 Elvin ve Erdal Beşikçioğlu’nu beğenirim. Beğenimin temelinde okuduğum ve dinlediğim  röportajları ve de tiyatro ile ilişkileri var. Tatbikat Sahnesi’nin web sitesinde yapılan açıklama beni onlara daha da yaklaştırır:

Devlet Konservatuvarı Tatbikat Sahnesi veya kısa adıyla Tatbikat Sahnesi, Türkiye’de çağdaş tiyatro anlayışının yerleşmesinde önemli etkisi olan bir  tiyatro topluluğuydu.

1940 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı’na bağlı olarak kurulan Tatbikat Sahnesi, 1949 yılında Devlet Tiyatroları’nın kurulmasıyla kapandı. Tiyatro, ilk çalışmalarını Carl Ebert ile yaptıktan sonra Muhsin Ertuğrul yönetiminde devam etti.

Devlet Tiyatroları’nın temelini oluşturan Tatbikat Sahnesi, Ankara’daki seyirciye çağdaş tiyatroyu tanıtarak bu konuda öncülük etmişti.

Ne var ki, 1949 yılında devlet tiyatrolarının kurulmasıyla kapanan Tatbikat Sahnesi, bu güne kadar devlet idaresine gelen siyasi partilerce, bu sanat okullarından mezun olan sanatçı adayları için mesleki kariyerlerini geliştirtecek, tatbik edecek bir imkan sağlayamamıştır. Bu ülküden yola çıkarak Tatbikat Sahnesi;

Nitelikli sanat beğenisini geliştirmek,toplumumuzun sanat yaşamına ve dünya sanat ortamına aktif bir biçimde katılmak, katkıda bulunmak amacından yola çıkarak kurulmuştur. Bu amaçla sahnemizde sergilenecek tüm performanslar üretim içinde öğrenim düşüncesini benimseyen, dünyayı doğru algılayan ve yorumlayan, özgür, yapıcı, yaratıcı, aydın, atak ve eleştirel bir bakış açısıyla uygulanmaktadır.”

Fazla söze gerek var mı? Kurulduğu yıldan(2013) beri Tatbikat Sahnesi’nin imzasını taşıyan oyun listesi de repertuvar yapımındaki titizliği gösterir. İyi oyunlar seçilmiş.

Bir Delinin Hatıra Defteri – Nikolay Gogol
Mezarsız Ölüler (2014) – Jean-Paul Sartre
Tüy Kalemler / Quills (2014) – Doug Wright
Woyzeck Masalı (2015) – Georg Büchner
Antabus (2015) – Seray Şahiner

An-Blink (2015) – Phil Porter

Aşk Aptalı (2016) – Sam Shepard
Hizmetliler (2016) – Jean Genet
Ceza Külliyesi (2016) – Franz Kafka
Tüy Kalemler / Quills (2016) – Doug Wright
1806 Laveyn (2017) – Süleyman Karaahmet
Gidion’un Düğümü (2017) – Johnna Adams
Woyzeck Masalı (2017) – Georg Büchner
Pal Sokağı (2017) – Ferenc Molnar
Delirium (2018) – Enda Walsh

Oksimoron (2018) – Robert Dubac
Bernarda (2019) – Federico Garcia Lorca
Takan Takana (2019) – Laurent Baffie
Muse / Bir esin perisi davası (2019) – Fadik Sevin Atasoy

Nina(2019)-Matéi Visniec

Fahrenheit 451(2021)- Ray Bradbury

Cehennem(2021)- Jennifer Haley

Acting(2022)- (Xavier Durringer)

 


Beşikçioğlu çifti ile tek yüz yüze karşılaşmam Gidion’un Düğümü oyunundan sonra oldu. Ayaküstü sohbet ettik. Mesafeli ama karşısındakine değer veren davranışlarını sevgiyle hatırlarım.  Gidion’un Düğümü’nde de  ufak gibi görünen ama büyük sonuçları olan bir ‘dokunuş’ yapmışlardı.  Elvin Hanım yönetmenin elindeki oyuna istediğini yapabileceği konusunda ısrarcı idi. O akşam eleştirilerim karşısında Elvin Hanım’ın nazik ama yerinden kıpırdamayan tutumunu anlaşmamış olsak da sevdim.

Ben tekst tutucusu bir seyirci/yazar  olmamaya çalıştım.  Rejisör yazarı aşabilirse aynı tekste anlamlı ve tutarlı bir elbise giydirebilirse neden olmasın! Bu noktada ‘aşmak’ kelimesini bilerek kullandım. Çünkü işin özü orada. Başkasının elbisesini bir gece giymek için borç olarak alıyor ve kendi zevkinize göre orasını burasını düzelterek kalıcı izler bırakıp iade ediyorsanız bu en azından elbisenin sahibine ayıp. Borç alacağınıza kendi elbisenizi kendiniz dikin. Ciddi oyun yazarları oyun hakkında sizden daha çok düşünüyor. Ben Tatbikat Sahnesi’nin başkalarının tekstlerinde  yaptığı bu radikal değişikliklere çoğunlukla anlam bulamadım. Acting’de de öyle oldu. Oyunu 'okuma' yerine kendi fikirlerine göre teksti  kullanmışlar.

Aslında değişmesi gereken ama değiştirilmeyen oyun isminden başlayayım. Oyunun özgün ismi ‘Acting’(2002). Topluluk aynen kullanmış. Afişte ‘olmak ya da olamamak’ da yazıyor ama oyun ‘Acting’ olarak tanındı. Türkiye’de Türkçe oynanan bir oyunun ismi neden (özel bir isim değilse) yabancı olsun? Tiyatro lisan ile yapılan bir sanat. O nedenle dile özen göstermek gerek. Bu telif hakkını elinde tutan ajanstan(Onk) geliyorsa daha önce oyun ismi değişikleri oldu. (Bana Bir Picasso Gerek) Yâni ben mümkün olacağını düşünüyorum. Sen ne derdin derseniz aklıma gelenler şunlar : Oyuncu, Oyuncu Olmak(Yoksa Olmamak mı?), Hamlet Oyuncusu, Sahne mi TV mi(kötü), Dolandırıcı(Dolandıran) Oyuncu ama hiçbir şekilde Acting değil.  

Yeri gelmişken şunları da yazıda kaydedeyim. Oyunun özgün dildeki hâlini bilmiyorum. Ama Türkçe söyleme(Cem Şahin) anlamında düzeltilmesi gerektiğini düşündüğüm birkaç noktayı belirteyim:

‘Uzun zamandır mı buradasın?’ Bence ‘Uzun zamandan beri mi buradasın?’

‘Bir sürü staj yaptım’ Bence ‘Çok staj yaptım’

‘Yüznumarada okurdum’ Bence ‘Helada okurdum’

‘Sigaradan bir fırt çekmek’ Bence ‘Sigaradan bir nefes çekmek’

Tatbikat Sahnesi ile diğer gözlemim Türk oyunu oynamamaları. Sanıyorum Elvin Hanım İle Erdal Bey DT’da oynadıkları Türk yazarlarına ait oyunların kendilerine yettiğini düşünüyorlar. Belki de yukarıdaki alıntıladığım hedeflerine bakınca Türk Tiyatrosu’nda ‘çağdaş oyun’ bulamıyorlar. ‘Dünya sanat ortamına’ yerli oyunlar oynayarak ‘aktif’ katılacaklarını katkıda bulunacaklarını düşünmüyor olabilirler.(yabancı oyunları içeriden okumak da bir katkıdır ama yapılmış mı?) İyi de 2013’den bu yana bu amaç gerçekleşmiş mi? Tanınmasını daha çok  Erdal Beşikçioğlu’nun dizide canlandırdığı  ‘yerli-milli’ role borçlu olan bir topluluğa seyircinin  yabancı oyunlara rağmen ilgi göstermesini nasıl açıklamalıyız? Seyirci Erdal Bey’i görmeye geliyor oyunlar umurunda değil mi diyelim? O zaman seyircinin 'nitelikli sanat beğenisini' geliştirmek hedefi nerede kaldı? Oyunu seyrettiğim akşam seyirci g.te b.ka s.ke güldü patlatılan şampanya mantarının salona uçmasını köpüklerin sofitaya yükselip aktörün başına düşmesini alkışladı.  Pasta savaşını sevdi. Çevremde en az on kişi oyun süresince telefonları ile meşgul oldu ve oyun sonunda ayağa fırlayarak çılgınca alkışladı.  Bu seyirci mi eve gittiğinde ‘geceleyin sigarasından bir fırt çektiğinde, tekrar oyunu düşündüğünde oyuncu/oyun aklından çıkmayacak öyle ki konuşamayacak kadar… Anca o zaman “vay amına koyayım ne kadar iyi, nasıl da inandım nasıl da etkiledi, bayağı iyiymiş”(oyundan Robert) mi diyecek? Peki ne kalacak bu oyundan? Cinsel küfürler, şampanya pasta ve trans birey. Bu mudur?

Tekstte Horace’ın(Ahmet Melih Yılmaz) cinsel kimliğine dair bir ima yok. Aksine diş fırçalarından cinayet bıçakları yapan /satan 'Marsilyalı' Horace  tekstte şöyle geçiyor:

GEPETTO – Hiç. Hakkında söylentiler var ama gerçeği sahteden ayırt etmek imkânsız. Suskunluk yasası, omerta. Çözülmemenin en basit yolu susmaktır. Onun için; La Canebière karın deşeni, Castellane boğazlayıcısı, Calanques kasabı, Marsilya Limanının boğaz keseni, Panier tetikçisi, kuzey mahallelerin katliamcısı, Saint[1]Charles mumyacısı, Opera'nın seri katili, Parislileri kazığa oturtan diyorlar. Hatta söylentiye göre, havalandırmada fanatik taraftarlardan biri “PSG, Paris’in Sahadaki Gavatları”  dediğini duymuş. Ama bunların hepsinin bir efsane olmamasından pek emin değilim. Olympique Marsilya'nın  intikamcısı evet; çılgın pizzacı, Gaëtan'ın sağ, Zampa'nın sol kolu da, bütün bunlar gerçek. Görüyorsun işte korkunç şeyler  Marsilya doğumlu bir mafya babası. Anlatıyorum kılını bile kıpırdatmıyor. Onunla gerçeği öğrenmek imkânsız, sanki tüm bu olaylar onu alakadar etmiyormuş da aklından geçip doğruca duvara gidiyormuş gibi. Böyle olduğuna bakma, aşırı hassastır. Bir gün bir sinek ezdim amına koyayım, ağlamaya başladı. Kendime dedim ki; Gepetto bu sinekle hayatının en büyük mallığını yaptın. Boğazıma bir diş fırçası geçirip de hiç uyanamamaktan korktum. Ama onun dışında çok iyidir, bana hep kendi yoğurdunu verir. Emin olduğumuz tek bir şey varsa o da...

ROBERT – Marsilyalı olması.

GEPETTO – Aynen, özbeöz Marsilyalı. Korsika-Sicilya-Yunan-Katalan Marsilyalısıdır. Sapına kadar. Tek başına bir efsane.”

Yönetmenler(Elvin Beşikçioğlu ve Erdal Beşikçioğlu Y.Yardımcısı: Selin Tekman) bu diyalogu kesmiş. ‘Şitrih(budama) yapmışlar’ yâni. Horace’ın trans birey olmasının tek bir nedeni kalıyor. Oynayan oyuncunun trans birey olması ve Beşikçioğlu çiftinin diziden de tanıdıkları bir oyuncu arkadaşa iş vermek istemeleri olabilir. Benim Beşikçioğlu çiftini sevmeme bir neden daha oldu ama oyunun yorumunu beğenmedim. Bence ‘Marsilyalı’ Horace tiyatroya gönül vermiş iki kişi için içeriden bir tehlikeyi  riski temsil ediyor. (72.Koğuş'taki Kaptan hep aklımda.O da az konuşur.) Horace’ın oyun sonunda ‘değişimi’ koğuşta yaratılan tiyatro sahnesinin onu bile etkilediğini gösteriyor. Ama sahnedeki  Horace bu imkanı ortadan kaldırıyor.  Ayrıca sahnedeki Horace’ın  cinayet âleti yapacağına inanmadım.  Horace tekste göre  dövme mürekkebi de yapıyor. Yönetmenler onu ve parmakların üstüne (her bir parmağa bir harf: t..o.. b.. e.. or.. not.. t..o..b..e..) yapılması hayal edilen ‘to be or not to be’  dövmesi diyalogunu da budamış. Hamlet’ten bahsedilen bir oyunda eksiklik değil mi? Pastalı şampanyalı sahneden daha elzem bence.

Sahnedeki şampanyalı pasta fırlatmalı sahne ise yönetmenlerin buluşu. Zorlama bir kutlama olmuş. Horace’ın kostüm değiştirerek dolaşması önü perdeli ranzanın arkasına saklanması oyunu dağıtıyor. Gereksiz yoruma neden oluyor. Sahnede Gepetto’nun o perdenin arkasına gidişi de çok ucuz. Ben Horace’ın ‘sağlam’ bir mafya olmasını tercih ederdim. Bu hâliyle oyuna katkısı yok. Yâni yönetmenler yazarı ‘aşamamış’.

Gardiyan rolü kaldırılmış. Hiç değilse ses olarak kalsaydı. (Kameralarla koğuş izleniyor ve Gardiyan dışarıdan müdahale ediyor gibi.)  Zira onun söyledikleri 'dışarıdan görünüşü' temsil ediyor. Ayrıca son repliğe de açılan bir parantez olurdu.

'Go to the fucking point'(sadede gelmek) ilki budanmış. ikincisi yerinde. Çehov'u hatırlatmam gerekli mi? 

Yazar oyunun başına “Gepetto ile Robert palyaçodur ve kırmızı palyaçonun beyaz palyaçoyla oynadığı gibi oynarlar” diye yazmış.  Çevirenin notu şöyle: “Beyaz palyaço; güzel, şık, havalı, muzip bazen de otoriterdir. Kırmızı palyaço ise tamamen densiz, sakar olup her türlü şaklabanlığa soyunur. Kırmızı iyi niyetli olmasına karşın beyazın işini sürekli baltalar.” Aklınıza hemen ne geldi? Hacivat Karagöz veya Kavuklu Pişekâr değil mi? Teksteki nota rağmen yönetmenlerin buna hiç dokunmamaları üstüne gitmemeleri topluluğun repertuar seçimi ile tutarlı. Doğru mu? Bence yanlış. Ayrıca  yurt dışında olabilir ama yurt içindeki hapishanelerde bira içilmesi normal mi? Yönetmenler üstüne şampanya eklemiş.  Bir yabancı oyunu Türk seyircisine sunarken onun algıları ile uyum içinde olmak bir tür uyarlamaktır. Bira ve şampanya oyuna HİÇBİR şey katmazken oyunda tutmak gereksiz. Teksteki Horace’ı silip atarken tedirgin olmayan yönetmenler birayı atamamış.  Oyunda Gepetto’nun çırıl çıplak iki ayağı üstünde kalamaması ve yatağın arkasına saklanması nasıl bize özgü bir şey ise diğer ayrıntılarda da yerel değişiklikler yapılabilir. Ayrıca sahnedeki trans birey Horace yerine kalıplı ve mafya suratlı Horace’ın teksteki gibi sırtına konulan beyaz çarşaf ile heykel yapılması oyuna başka bir boyut katardı diye düşünüyorum.  

 Gelelim tekste.

İki kişinin(Gepetto ve Horace) yaşadığı koğuşa yeni bir mahkûm(Robert) gelir. Gepetto eski bir dolandırıcı Horace ‘Marsilyalı’ dilsiz Robert eski bir oyuncudur.  Eskiden beri oyuncu olmak isteyen Gepetto Robert’in kendisini oyuncu yapmasını ister. Robert oyunculuk öğretirken geçmiş ortaya çıkar. Bir nevi arınma(katarsis). Tiyatroya da çok uygun. Konu kısaca bu.

Gepetto malûm Pinokyo’nun ustası babası. Robert ‘Oyuncular oyun hamuru, kukladır’ diyor. Tiyatro kokusu aldığım tekstte kafama takılan husus  dolandırıcı  Gepetto’dan  tiyatro oyuncusu çıkarma girişimi. Bence tiyatroya saygı değil. Yanlış algıları körükleyecek bir husus. Televizyonun reddi tiyatronun yüceltilmesi oyunun tanıtımında yazdığı gibi ‘TV programlarına ağır bir eleştiri’ yok oyunda. Hele bu yorumda seyircinin anladığını da sanmam.  Tiyatro oyuncusu olmak isteyen Gepetto’nun ‘Televizyondan suratıma denk geleceği o dakika için yaşıyorum’ demesi  Robert’in tv yapımcısı ile yaşadıkları tiyatronun karşısında televizyonun sapasağlam durduğunu göstermiyor mu? Koğuştaki televizyona gösterilen tepki aslında kişisel hesaplaşmalar düzeyinde kalıyor.   Oyunun sonu da yönetmenlerin buluşu ama teksteki sahneden daha etkileyeci değil. (Yazarı aşamamak) Ama en önemli bulduğum eksiklik oyun rejisinin bizim geleneksel tiyatromuz üzerine kurulmamış olması. Oradan çıkarak seyirciye ne hatırlatmalar yapılabilirdi. İşte o zaman yazar aşılmış derdim.

Oyunda kullanılan müziği(The Eye of The Tiger) de gereksiz ve tutarsız bulduğumu söylemek zorundayım.(Anlıyorum 'Gün gelecek, gün gelecek ve kapı benim için çaldığında o kapının arkasında hazır olacağım, bir boks şampiyonundan daha da hazır.' repliğinden yola çıkılmış. Tekste Maria Callas da var ayrıca ama sahnede yok.)  Oyunun ruhunu ben başka türlü 'okudum' Her oyunun bir ruhu var. Bu müzik ruhu yok ediyor. Gepetto’yu Rocky’e  bağlamak rejiye hareket  getiriyor ama bu Gepetto’nun replikleri ile yorumu arasında kalmasına neden oluyor. Gepetto naif bir hayalperest. Hamlet rolüne ip atlayarak hazırlanmak bana doğru gelmiyor.  Oyunun ışık tasarımı(Varol Tüfekçi) bence kötü. Karanlığa eğilimli bir tasarım var. Karanlığın bile ‘aydınlık’  bir tasarımı olmalı sahnede. Bu tamamen karanlık. Tekste(sahnede yok) bir sahnede Robert havaya seyirci kafaları çiziyor. O (salondaki) seyirci kalabalığı ekrana yansıtılabilirdi ya da sahneye gölgeler hâlinde düşürülebilirdi.  Kostüm tasarımı(Tatbikat Sahnesi) Horace'ın giydiği kıyafetlere odaklanmış defile gibi. Başka işlevi yok.  Dekor(Barış Dinçel) iş görür.  Televizyon ekranının Horace’ın yatağına bağlı olması sadece arkasını görmemiz ve sesleri duyuyor olmamız  teknik bir nedenden kaynaklı olabilir belki ama bir fırsatı heba etmek anlamına geliyor. Televizyon ekranı pek çok şeyi  yansıtarak daha işlevsel kullanılabilirdi. Horace’ın imal ettiği cinayet âletini gösterebilir, Gepetto’nun televizyon’dan öğrendiği film ve karakterleri yansıtabilirdi. Dekorun kuruluşu ve  arkasının ve sofitanın  açık olması sesleri dağıtıyor ve salonda anlaşılma sorunu yaratıyor. Robert(Erdal Beşikçioğlu) ve Gepetto’yu(Fatih Sönmez) oynayan oyuncuların mırıl mırıl konuşmaları insanı yoruyor.  Oyunculukları aldım kabul ettim. Bence sıradan ‘görev tamamlanmıştır’ seviyesinde. İnsanı itmiyor ama oyuna bir şey  katmıyor da. Bu tekst için fazlası gerekir miydi? Bence  evet.  

Acting seyirciye hoş görünmek için yapılmış bir oyun. Orta ve altı seyircinin beğenisini baz almış. Bu Tatbikat Sahnesi'nin 'nitelikli sanat beğenisini geliştirilme' hedefinden çok uzakta bir sahneleme. Tekst 'harcanmış'. 'Seyirci' de harcanmış. 

Oyun evime en fazla 500 adım mesafede CKM’de idi. Bu zamanda Kadıköy’e inmiş hele hele Bakırköy’e gitmiş olsaydım çok acınırdım. O kadar fedakârlığa değmez diye düşünüyorum.

Melih Anık


not 2 Mart 2022 -1

Oyunun yönetmenlerin Erdal Beşikçioğlu'nun canlandırdığı Robert şunları söylüyor:

"Aslında tekstsiz bir oyuncu oyuncu bile değildir figurandır silüettir. Asıl Tanrılar yazarlardır.Yazarlar olmadan oyuncular da olmaz.Onlar olmadan yarattıkları dünya yok" 

Tatbikat Sahnesi yöneticilerinin bu replikleri odalarının en özel köşesine yapıştırmalarını dilerim.

not 2 mart 2022 - 2

Dünyada trans bireyler ile olmayan diğer mahkumların bir arada tutulduğu cezaevi koğuşları var mı?

22 Şubat 2022 Salı

Kendi Yıldızının Peşinde: Samanyolu’nu Bilir Misiniz?(Davran Tiyatrosu)

Salgın  hayatımızı değiştirdi tiyatro seyir alışkanlıklarımızı da. Maske ile oyun seyretmek kolay bir iş değil. Bu nedenle benim gibi seçici olanlar için zorluğu göze alıp oyun seyretmek daha da ince eleyip sık dokunan bir iş oldu. “Samanyolu’nu Bilir Misiniz?” tüm zorluğa rağmen -oyun daha düşünce aşamasında iken- az oyundan oluşan seyretme listeme girmişti zaten.

Seyirci için zor olan tiyatro yapanlar için daha da zorlaştı risk oldu. Çoğunlukla tek oyunculu genellikle az oyunculu oyunlar alelacele kotarılıp sahneye çıktı. Minimal dekor kostüm müzik gerekçelerden nasibini aldı.  Tiyatronun sanat yönü ikinci plana itildi. Ticari yön ağır basmaya başladı. Gelen son elektrik zamları ve başını almış giden enflasyon yüzünden salon kiraları ile masraflar ve bilet fiyatları arttı. Tiyatro yapıcılar oyunlarını sahneleyememe endişesi ile iki arada bir derede kaldı.

İşte böyle bir zamanda Cem Davran yeni bir tiyatro kurdu.  Zira o içindeyken de dışındayken de Muhsin Ertuğrul Hoca’nın ‘Yarın kıyamet kopacağını bilsem bugün tiyatro açardım’ sözünü ilke edinmiş bir Dârülbedâyili. Yeni bir oyunu sahneleme heyecanı ile doluydu. “Samanyolu’nu Bilir Misiniz?“ âdeta tiyatro perisinin  sandığından çıktı ve iki yakın arkadaş provalara başladı.

Bu zor günlerde Davran Tiyatrosu tiyatroya saygısının gereği olarak her şeyi kuralına göre yapmış. Bunu oyun künyesinden anlamak mümkün. Dekor kostüm müzik afiş tasarım ehil ellere verilmiş. Tiyatro yapma felsefeleri aynı ‘ocak’tan beslenen iki iyi oyuncu bir araya gelmiş. Sahnede birlikte uyum içinde çakan elektriği hissediyorsunuz. Sevilen bir işi yapmanın huzuru ve heyecanı sahneden taşıyor. Seyredene keyif veren bir oyun tiyatronun büyülü dünyasına katılmış oldu. Bu yazdıklarım sıradan şeyler gibi gelmesin. Tiyatro yaşasın isteniyorsa bu heyecanın capcanlı olması ve  tiyatroyu var eden tüm disiplinlerin de birlikte yanması lâzım. Davran Tiyatrosu her şeyi kendi mutfağında yapar çatar sahneye koyardı. Bu satırlarla size öneriyorum: Tiyatroyu yaşatmak için ayrıntılara bakın.  Değeri hak edene verin. Doğru oyun seçin.

Samanyolu’nu Bilir Misiniz’i provalar başlamadan okudum. Konuyu anlatmak işin tadını kaçırır diye ayrıntıya girmek istemiyorum.  Savaş sonrası eve dönen asker teması Alman edebiyatında işlenmiş konulardan biri. Kapıların Dışında(Wolfgang Borchert) öyle bir oyundur. Kendisi de savaşta yaralanmış olan Karl Wittlinger(1922-1994) olayı karamsar anlatmamış. Savaştan dönen asker kendini ‘samanyolu’nda buluyor samanyolundan gelmiş gibi hissediyor. Bu ayrıca onun içine döndüğü toplumda içine düştüğü yabancılaşmayı(‘uzaylı/Fransız’ olma hâlinin de) bir ifadesi. Samanyolu metaforu bir tek soru üstünde kuruluyor: Herhangi bir Alman(yurttaş) ülkesinin savaş suçlarından ne kadar sorumludur? Toplum ona kucak açmazsa o kendi yıldızını bulur ve kendi samanyoluna doğru yolculuğa çıkar/çıkmak zorundadır. Bir de karşısında ‘dünyanın onu  anlamadığı  dünyayı anlamayan’ biri daha çıkarsa işte o zaman bu oyun ortaya çıkar. (Zaman zaman Küçük Prens’i(Exupéry) hatırlamam sadece benim algım değil (herhalde))

Oyunu seyrederken Meyhaneci Salvatore’nin sözlerini kaçırmayın:

Senin yıldızında bir insan aptal olabilir. Ama ne çıkar ! Aptallara da ihtiraç vardır. Halbuki yeryüzünde aptal olarak kalamazsın. Herkes gibi okula gitmen gerekir. Senin yıldızında bir insan akıllı olabilir. Bu herkesi memnun eder. Akıllı insan herkesin malıdır. Halbuki yeryüzünde kıskanılır. Senin yıldızında iyi insana karşı herkes iyidir. Halbuki yeryüzünde iyi insan iliklerine kadar sömürürülür mahvolur gider. Halbuki yeryüzünde kötü bir insan yok edilir zindanlara atılır. Senin yıldızında rüşvet vermek yoktur çalmak yoktur yalan söylemek yoktur. İyi adetler iyi bahaneler vardır. Halbuki yeryüzünde insan yoktur insanlık vardır. Hepsi birbirine benzeyen büyük bir sürü. Etrafına duvar çekilmiştir. Korku duvarı. Büyük sürüyü takip etmeyen her şeye karşı korku duvarı. Sürü kendinden olmayanları hapsetmek için bir takım yerler kurmuştur. Kötüler için hapishane iyiler için güçsüzler yurdu. Alalade olmayan insanlar için  tımarhaneler. Anlıyor musun beni? İçinde oturmak istediğin yeri seçebilirsin.” (Tercüme Sevim Özakman)

 Zamanımızda dünya savaşları (henüz?) yok ama insanın yaşama ve  hayatta kalma uğraşısı savaş gibi.  Yaşadığımız dünyada sanki gökten düşmüş gibi sandığımız insanlar ile karşılaşırız. Onlar bu dünyanın dışından gelmiştir. Kötülükler içinde bile dünya onları kirletemez. Aksine onlar duruşları saflıkları ile çevrelerini etkiler size yıldızınızı buldurur. Anlarsınız ki ‘Yıldızlarımız ancak biz onları fark ettiğimizde parlar’ Bunları aklınızda tutarak seyredin oyunu.

Oyun seyretmeden teksti okumanın yararını gördüm bu kez de. Epilog farklı bir dramaturjik okumayla değiştirilmiş. Çok da iyi olmuş. Özgün metinde Başhekim ile Doktor arasında geçen diyalog Başhekim’in monoloğu olmuş. Bu  oyun ‘okuma’sına bayılacaksınız. Oyunun komedi olduğuna ikna olacaksınız. Epilog ile birlikte  oyunun son repliğine katılan farklı bir algı ve anlam aklınızı karıştıracak mı bilmem.   

Cem Davran ve Hakan Gerçek mükemmel oyunculukları ile oyun başlar başlamaz sizi avuçlarının içine alıyor oyunun bir parçası yapıyor. Siz de böylesine dolu dolu ‘tiyatro kokan’ dünyanın gönüllü esiri/oyuncusu oluyorsunuz. Müziğin(Uğur Akyürek) sanki bir luna park görüntüsü içinde tetiklediği hayal dünyası, gerçekliği fantastik bir boyuta getiriyor onunla uyumlu ve çok başarılı dekor(Barış Dinçel) ve kostümler(Başak Özdoğan) ile  ara sıra ‘çakan’ müzikle vurgulanan anlar sizi bir rüya âlemi içine alıyor/hatırlatıyor diyebiliriz belki de. Müzik çok tanıdık ama shazam’da aratanlar benzerini bulamamış. Her bir ayrıntı olması gerektiği gibi.  Dekoru kuran iki ‘hasta’(Kürşat Dıvarcı ve Ali Davran) atmosferi tamamlıyor.  Oyunun tüm ögeleri aynı akıldan çıkmış bir bütünlük içinde.

Oyun epik ama dramatik gerçek ama fantastik bir dünyanın içinde yol alıyor.  O dünyada ‘Her yeni gün Allahın yaratıldığı ilk gün gibidir. İşlediği suçu hatırlamayan biri cezalandırılmaz. Akıllı insan herkesin malıdır. Her insanda Tanrıdan bir parça vardır. Yaşayıp hiçbir şeyin farkında olmadan ölmek her şeyi bilip yavaş yavaş ölmekten iyidir.

Samanyolu’nu Bilir Misiniz’i seyredin. Kendi yıldızınızı fark edersiniz( kimbilir?)

Melih Anık


not: Fotoğraflar Davran Tiyatrosu ve Cem Davran'ın sosyal medya hesaplarından alınmıştır.

11 Ocak 2022 Salı

Ozan Ağaç'tan Cesur Bir Komedi: Hediye(Tek Perde Oyuncuları)

 


Ozan Ağaç’ı Mayıs 2011’de Kısa Oyunlar Festivali’nde seyrettiğim oyunlarla
tanıdım. O günü anlatan yazımın içinde onun hakkında şunları yazmışım:

Gecenin dikkati çeken isimlerinden biri Kerem ile Şirin (Ceren Menekşedağ-Serhat Yıldız),Ferhat ile Aslı (Melda Narin- Ozan Ağaç), Leyla ile Mecnun (Evrim Akbayırlı ,Yiğit Pakmen, Suad Abdullah) Aşk3lemi’ni yazan Ozan Ağaç idi. “Genç” soluklu bir üçleme yazmış Ozan Ağaç. Esprili bir dili var. Yaraların kabuklarını kaldırmaya meraklı. Biraz asi biraz alaycı. Yeni kuşak dilini kullanıyor ama geyik muhabbetinin sınırlarını zekice zorluyor. Dikkat edilmesi gereken bir yazar. Ceren Menekşedağ ve Melda Narin’in iyi oyunculukları dikkat çekici. ( https://melihanik.blogspot.com/2010/05/kastda-kadkoy-sanat-tiyatrosu-3-15-ksa.html )

Hemen arkasından 27.Genç Günler’deki oyununu seyrettim. Oyunu yazdım.. Oyundan bir bölümü paylaşıyorum:

İBBŞT tarafından düzenlenen 27.Genç Günler(2011) kapsamında Avamgarde Tiyatro Topluluğu’nun Eleman Aranıyor isimli oyununu seyretme nedenim oyunun yazarı Ozan Ağaç.

Ozan Ağaç’ı tanımam geçen yılki(2010) Kısa Oyunlar Festivali..  Festivalde sunulan 3 kısa oyun ona aitti. O oyunlarından hatırımda kalan ironik bir dil ve geniş hayâl gücü idi. Bu yıl onun bir oyununun programa alındığını öğrenince oyunu seyretmek istedim.  

Ozan Ağaç  gene hayâl gücünü ve ironik dilini kullandığı bir oyun ile sahnedeydi ancak bu kez seyredeni şaşırtacak bir konuyu ele almıştı. Eleman Aranıyor hassas ve zor bir konuyu işliyor. Hassasiyeti yanlış anlamalara ve yorumlara açık; zorluğu ise konunun altında çok derin bir felsefe ve birikim olmasından.  Tanrı, şeytan, cennet, cehennem , dört büyük melek oyunun içinde. Oyunu anlatmak seyir tadını kaçıracak o nedenle oyunun ele aldığı konunun çerçevesini çizmek bana daha doğru geliyor. https://melihanik.blogspot.com/2011/07/ozan-agactan-eleman-aranyor-avamgarde.html )

İlk yazımdan itibaren Ozan Ağaç ile başlayan arkadaşlığımız sürüyor. Ağaç ara sıra yeni oyunlarını okumam için gönderiyor. Telefonda sohbet ediyoruz. Onun kaleminde beğendiğim özellikler zaman içinde olgunlaşarak yazar karakterini belirledi. Hediye işte o oyunlardan biri.

Yapımcı bir arkadaş oyun arıyordu. Ozan Ağaç’ı tavsiye ettim. Eleman Aranıyor önerdiğim ilk oyundu ama 2011’de sahnelenebilen bir oyunun 2021’de nasıl karşılanacağından emin olamadım. Hediye de olabilirdi. Yapımcı ile yazar Hediye’de  karar kıldılar. Oyunun yapımcı sorumluluğundaki süreci çok sancılı geçti. Sonunda Ozan Ağaç ve arkadaşları yapımcının verdiği sözleri tutmayışı tolerans sınırlarını aştığı için büyük bir fedakârlıkla çıkardıkları oyunu ve  onca emeği çöpe atmamak için  kendi başlarına yollarına devam kararı aldı. Tek Perde oyuncuları adı altında yollarına devam ediyorlar.

Bu arada Ozan Ağaç bir özel kanalda Seyyar isimli 10 bölümlük dizinin senaryosunu yazdı baş rolde oynadı. Biz özellikle ilk yedi bölümü severek ve merakla bekleyerek izledik. Orada da yapımcı işe karıştı(Tahmin. Yönetmen değişti mesela.) ve son üç bölüm bildiğimiz sakız gibi uzayan bir dizi hâline geldi. Bu da başka bir yapımcı!!!

Ozan Ağaç ve arkadaşları şimdi Hediye’yi yaşatmak için var güçleriyle çalışıyorlar. Fikrim odur ki Hediye piyasada ‘oyun’ diye yapılan pek çok işten daha iyidir. Öncelikle tekst  Ozan Ağaç’ın zeki ironik diline sahip. Dialoglar akıcı. Espriler ince. Deli dolu bilinçli bir kontrolsüzlükle yükselen hikâye olgun bir sona bağlanıyor.

Oyun (özellikle fantezi dünyasında yaşayan  zihinlerden) geçmesi olası bir konuyu işliyor. İlişkilerde cinselliğin tüketilmesi ve yeniden canlandırılması bazılarına ‘absurd’ gelebilecek ama cesur bir bakış açısıyla anlatılıyor. Müge Cem’e 35.doğum günü için unutamayacağı bir hediye veriyor. Amacı hediyenin  birlikteliklerini renklendirmesi ve sağlamlaştırması.  Niyet iyi ama hediye sıra dışı. Bu arada halının altına süpürülmüş konular da ortaya çıkıyor. Oyun sonunda herkes için âdeta bir katarsis(arınma) iyileşme yaşanıyor.

Ben komedilerde seyirciyi dinlerim. Tepkiler nasıl? Seyrettiğim gece (ki bugün salgın  koşullarında salon doluya yakındı) seyirci esprileri zamanında aldı ve kahkahasını saklamadı. Ben bile tekstini bildiğim bir oyunda o kahkahalara katıldım. Yönetmen Zuhal Acar teksti iyi okumuş ve gelişmesine uygun dönüm noktalarını tempoyu ayarlayarak suskunlukları kullanarak ve  yerinde mizansenler yaratarak vermiş. Üç oyuncu (Burak Can Aras, Melda Narin Güler ve Sude Yazıcı) komik olmaya çalışmadan durumun  komedisini ortaya çıkarmaya yönelik  sempatik sıcacık oyun çıkarıyor. Melda Narin’deki potansiyeli 2011’de görmüş olmaktan mutluyum. Ozan Ağaç hakkında da yanılmadığımı görmek iyi hissetmeme neden oluyor.

Oyunun dekoru hakkında söylemek isteyeceklerim oyuna katkısından(ki işlevsel ve olması gereken gibi) daha ziyade kısıtlı olanakları olan bir topluluğun dekoru var etme çabaları ile salondan salona taşımada ve kurmada yaşadıkları fedakârlıklar. Sanıyorum pek çok tiyatronun başında olan dert. Tiyatro yapmak bu kadar zor olmamalı. Yapanları alkışlamak gerekiyor.

Hediye gülerek iyi vakit geçireceğiniz eğlenceli, zamanınıza ve tiyatro için yaptığınız maddi manevi fedakârlığa hayıflanmayacağınız bir oyun. Bugünlerde seyirci olmak da fedakârlık istiyor çünkü. Tedbirinizi alın oyunu  seyredin.

Melih Anık

2 Ekim 2021 Cumartesi

Sosyal Medyada Yazışmak Gayya Kuyusuna Düşmektir

 

Sosyal medya herkesin fikirlerini ortaya attığı bir yer. Geçen gün bir tiyatro oyuncusu ile aramızda geçen konuşmayı paylaşacağım. Aralara düşüncelerimi yazacağım.

Şöyle bir paylaşım yapmıştım:

Melih Anik  : Seyretmek istemeyeceğiniz oyun nedir diye sormuştum bir kaç gün önce. Tabii ki tiyatro camiası cevap veremez. Yârin zülfünden korkarlar. Benim listemde Azizname(Y.erten) ve Tarla Kuşuydu Jüliet(içinde engin alkan olan) var.

Buna gelen cevap ve devamı aşağıda:

OYUNCU: Tiyatro camiası derken bütün herkesi zan altında bırakıyorsunuz..Kendi adıma o sorunuzu görmedim, görsem Nalınlar, Çil horoz,Derya gülü gelirdi ilk olarak aklıma...

( Nalınlar ve Derya Gülü  Necati Cumalı’ya Çil Horoz Oktay Rıfat’a ait. Yazarları öbür diyara uçmuş. Şu anda da bu oyunları oynayan bir tiyatro yok. Oyuncu bana cevap vermiş gibi yapıyor ama benim verdiğim CANLI örneklerin benzerlerini söyleyemiyor. Olabilir. Şu sırada onun için  öyle bir oyun yoktur ama ‘zan altında bırakıyorsunuz’ ne? Cevap veren ondan başkası çıkmadı. Diyelim ilgilenmediler görmediler. İlgilenseler görseler yazarlar mıydı? Hayır. Görmezden gelmek sesini çıkarmamak tiyatro âleminin özelliği değil mi? Yahu bu kardeşler arkadaşlar benim yazılarımı okudukları halde ses veremiyor. Her ödül haksızlığına göz ve kulaklarını kapatıyorlar. Ben benimle yaptıkları konuşmalardan bilirim. Bana hak verir ama seslerini çıkarmazlar. Hatta ‘biliyorsun ortamı’ falan derler. Yâni ben onlardan öğreniyorum ortamın öyle olduğunu. Bu oyuncu da ortam çok uygun kendisi de cengavermiş gibi davranıyor. Beni de zan altında bırakmakla suçluyor)

Cevap verdim:

Melih Anik Yaşayanlardan örnek verseniz? Benim örneklerime bakar mısınız?

Oyuncu:  evet tabii ki,izlemediğim, okumadığım hiç bir noktaya yorum yapma adetim yoktur. Azizname oynarken ben bölgelerde, yılda 3 oyunda oynuyordum.

(Satır aralarında ne var? İzlemediğin okumadığın oyunlar hakkında yorum yapıyorsun diyor. Yücel Erten’in Azizname’sini ve de Engin Alkan’ın Tarla Kuşuydu Jüliet’ini seyretmişsem yeni sahnelemede ne yaptılar diye merak eder miyim? Etmem. Ayrıca bu internet çağında oyundan kısa videolar fotoğraflar paylaşılıyor. Onlara bakmaz mı insan! Ben bakarım. Onlardan da yönetmenlerin kendilerini aşamadıklarını havanda su dövmeye temcit pilavını yeniden ısıttıklarını anlamak zor mudur? Oyuncu saldırarak savunuyor kendini. Ama Azizname oynanırken yılda üç oyunda oynaması seyretmemek için bir mazeret sanki. Azizname son 20 yıldır o kadar çok oynandı ki hangi oynanışından bahsediyor bilmiyorum. Ülkemizde Azizname’yi kaçıramasınız.)

Konuyu açmak için yazdım:

Melih Anik Şimdi oynanan oyunlar arasında seyretmem diyeceğiniz oyun yok mu?

o    Oyuncu : Ben Istanbulda yaşıyorum, izlemeden çok nadiren, izlemem diyorum,fakat en önemlisi, o kadar çok cenazem oldu ki bu yıl (benim sorunum tabii ki)yeni sezonda,kendi beğeni çerçevemde, izledikten sonra, kendi öznel fikrimi beyan edeceğim oyunlar olabilir, izlemeden,izlemem demek pek adetim değildir ama bir oynun da 30 bin versiyonunu(başka eller dokunmadıysa)izlemek pek adetim değildir

(Yâni İzmir’deki Azizname’yi izlemek kısmet olur mu bilmem diyor. Gene aynı vurgu: izlemeden çok nadir  izlemem derim. Kaçak güreşiyor ama bana dokunacağını düşündüğü imaları yapmaktan da vaz geçmiyor. Son cümlesi yola geldiğini gösteriyor ancak gizli itirafım mı yapıyor emin değilim. Azizname ve Tarla Kuşuydu Jüliet’e yönelik bir ima var.)   

Melih Anik Anlaşamadık gene. Ama zan altında bıraktığımı kolaylıkla söylüyorsunuz. İzlemeden iması da ayrıca bir dokundurma. Ne sorduğumu hiç anlamamışsınız. Verdiğim örnekler de size bir şey söylememiş.

Oyuncu:  yoo anlıyorum, siz,sizinle aynı fikirde olmayan ya da gözlemlemek için zaman isteyen insanların, sizi anlamadığına inanmak istiyorsunuz belki..Aynı fikirde olmak zorunda değiliz ki...Siz ile sohbet çok keyifli ve değerli, iyi ki aynı fikirde değiliz (bazı konularda)😊 Haa bu arada ben dokundurmayi çok sevmem,içimden geçeni söylerim, sizin gibi😊

(Gene bir suçlama: ‘Sizinle(benimle) aynı fikirde olmayan ya da gözlemlemek isteyen insanların sizi anlamadığına inanmak istiyorsunuz belki. Aynı fikirde olmak zorunda değiliz ki.’ Benimle aynı fikirde olmayan insanlarla bir meselem yok. Ben pek çok insanla aynı fikirde değilim. Benimle de aynı fikirde olmayan yüzlerce kişi olabilir. Ama aynı fikirde olmadığım insanların beni anlamadığına inanmak  istediğimi nasıl uyduruyor? (Benim dilime cümle aklıma fikir yerleştirenlerden nefret ediyorum) Benim sorum açık ve net: Seyretmek istemeyeceğiniz oyunlar var mı? Örnek de vermişim. Konuyu da ‘Aynı fikirde olmak zorunda değiliz ki’ye getirmiş. Benim hakkımda kendi karar veriyor ve havari olup sıyrılmaya çalışıyor. Başkalarının fikirlerine saygı gösteren(!) biri o. Dokundurmayı da sevmezmiş. Hadi canım.)

Devam etmeye değmez. Hatta Oyuncu’nun hayatımın içinde kalmasına da gerek yok. Oynadığı yönettiği oyunu seyretmem de gereksiz.  

Melih Anik ‘Anlamsızlaşmaya başladı bu konuşma. Geceniz hayrolsun’

dedim ve kapıları kapattım.

Melih Anık