20 Ocak 2025 Pazartesi

Gestus'tan Halide ile Nazım'ın Bir Tuhaf Buluşması (Gökhan Erarslan)

 Gökhan Erarslan takip ettiğim bir yazar. Sondan önceki oyun Ben Eskiden Çok Ünlüydüm’ü hastalık nedeniyle seyredemedim. Halide ile Nazım’ın Bir Tuhaf Buluşması seyir listemde olan bir oyundu.



Gökhan Erarslan’ı ilk kez
Paşa Paşa Tiyatro Yahut  Ahmet Vefik Paşa(İDT)  ile tanıdım.  2014-2015 sezonunun oyunu idi. Oyun yazıma yeniden baktım. Oyundan iyi bir izlenim ile ayrılmamışım.  Oyun için yazdığım yazının son paragrafı şöyle:  Ben aynı anda üç oyunu sahnelenmiş bu sezonun en başarılı oyun yazarı olarak gördüğüm Gökhan Erarslan için üzüldüm en çok. Oyunu anlaşılmamış.’ demişim.

Gökhan Erarslan o yazımın altına bir yorum yapmış. ‘Yeren kişiyi de dinlemek lâzım. Bizim tiyatro camiasının dramaturgi cahili olduğu aşikar’ demiş.  Gerçi sonradan sana demedim diyor ama demiş bir kere. Ben de  Bu sezonun en başarılı oyun yazarı olarak gördüğüm Gökhan Erarslan için üzgünüm’ diyerek yazarı yâni onu  sahnelenen oyundan ayırmıştım.  O  oyun yazar ödülü aldı.  Jüriler ve seyirci de beni dinlemiyor korkmayın. Oraların raconu başka.

Gökhan Erarslan adıma imzaladığı kitabında ‘Kimi zaman eleştirilerine katılıp kimi zaman katılmadığım ama muhakkak okuyup imtina ettiğim(mesafeli durduğum)Melih Anık’a pek çok oyunu beraber izleyip üzerine konuşmak dileğiyle’ diye yazmıştı.  Yâni bu mümkün. Gökhan Erarslan ile arkadaşlığımız  tatsız başladı ama tatlı devam ediyor. Ben ona küsmedim o bana küsmedi. Birlikte kahve içtik sohbet ettik. Bugüne kadar benimle konuşan beni anladı zaten. Bunu not etmek istedim. Zira oyunlarını beğenmediğim ‘bazı’ları eleştiri  işini  ‘düşmanlığa’ ve ‘savaşa’ çevirmekte.

Oyunun ismi ile başlayayım. Halide ile Nazım’ın Bir Tuhaf Buluşması yerine Halide ile Nazım’ın Tuhaf Bir Buluşması olur muydu? Olurdu elbette. Yazar öyle de diyebilirdi. Böyle dediğine göre bir amacı var. ‘Bir tuhaf’ ile ‘bir buluşma’ arasındaki fark Türkçe bilenler için açık değil mi?  Bence ‘bir tuhaf’ bu oyuna uygun.

İkinci konu Halide ve Nazım.  Akla kimler geliyor? Biraz edebiyat bilgisi olanlar anlıyor.  Ne alaka mı diyorsunuz?  Internet haberlerine bakın. Haber nasıl veriliyor? Öznesi olmadan ya da özne saklanarak. Amaç ne?  ‘Tıklatma’.  Merak  unsurunu kışkırtmak köpürtmek esas hedef. Gökhan Erarslan’ın yaptığı ‘tık almak’ değil.  Zaten nasıl alacak? Bu, seyirci çoğaltır mı? Bence hayır. Bizim seyirci okumaz düşünmez oyuna gıdıklanmak için gider. O  zaman  Gökhan Erarslan’ın yaptığının   zamanımızın sosyal medyasına bir eleştiri olduğunu da anlamaz.  Ben eleştiri okuyana dikkat çekiyorum.  Oyuna gitmeden önce eleştiri de okumaz ya o da ayrı.

Benim gibi oyunu seyretmeden okuyorsanız önceden bazı şeyleri  biliyorsunuz. Ama yazarın bana gönderdiği  tekst ile sahnede seyrettiğim tekst arasında ufak bir fark var:  Yazar oyuncuları değiştirmiş. Kadın’ı Erkek Erkek’i Kadın oynuyor. Başka bir gösteride gene değiştirebilir. Zira yazar tekstin başında bu oyunu iki kadın iki erkek de oynayabilir cinsiyetlerin önemi yok diyor.  Neden mi? Ancak bir engelim var. Bu oyunu yazarken ‘açık etmeme’ye çalışıyorum.  Oyunu seyredin anlayacaksınız. İki erkek ya da iki kadın oynayınca da aynı şey ortaya çıkacak. Bu kadar yeter. Ben seyrettiğim oyunu okuduğum tekstten daha çok beğendim.

Gökhan Erarslan’ın kafasında yarattığı arzuladığı tiyatronun çok eskiden, Vakti Geldi ile başladığını düşünüyorum. O oyunda da istasyon olduğu için değil yazarın memleket meselelerine kafa yormasının göstergesi olduğu için. Etik Nedir?,  Orijinal Günahlar bu yolda giden oyunlar. Ben Eskiden Küçüktüm’ü seyretmedim ama hakkında okuduklarım o oyunun da aynı noktadan ateşlendiğini söylüyor bana. Halide ile Nazım’ın Bir Tuhaf Buluşması zincirin son halkası. Ben Gökhan Erarslan’ın oyunlarını o nedenle beğeniyorum. Memleketin dertlerini dert edinen bilinçli ve düşünen bir yazar.   Bunu nasıl yapıyor? İşte orası da önemli. Yazar sessiz bir devrimci. Slogan atmıyor. Yumruğunu havaya kaldırıp yürümüyor. Seyircinin zihnine soktuklarının seyirci tarafından o anda hemen farkına varılması ve salondan devrimci olarak çıkmasını beklemeyin.  Seyirci zihninde açılan çentiklerin nedenini müsebbini bilmeden yaşayacak, yüzüne tutulan aynanın ufak tokatlar olduğunu hafif hafif anlayacaktır diye düşünüyorum.  Mesela mülkün temeli adalet kavramı,   yeni çağın laneti, kötü kader,  bölünmüş siyasi görüşler, eylemsel duruş olmayan protesto hakkı,  lümpen aktivistlik, züppe burjuva, ‘tosikko’, sosyal medya, hürrıyet, korku duvarları, sonuca gitmesi bilemeyen aktivistlik, zihinlerine ket vurulup susturulan insanlar,  zindanda çürüyenler, karşıt fikirler, ön yargılar,  eylem diye insanların ölümüne neden olmak, doğal seleksiyon, yaratılış, ‘langusishing’,  sokaklardaki insanlar, sorumluluk isteyen özgürlük, terörist eylem mi  protesto mu,  içeridekiler, kadere inanmak, kolektif bilinç, sömürülen insanlık vb. Bir Türkiye fotoğrafı çıkıyor ortaya. Bu arada Türkiye’de yapılan tiyatroya da dokunuyor yazar.  Gökhan Erarslan imalarla, çağrışımlarla zihinlere giriyor. Anlamayan için oyuna verdiği ara ile seyirciyi sarsıyor.

Oyun genellikle dramatik üslubunu bildiğimiz yazarın bir epik tarz denemesi.  Ben başarılı buldum. Hedefe ulaşıyor.

Reji(Gökhan Erarslan)  ve iki genç oyuncunun (Ayşegül Karademir ve Yusuf Nebioğlu) performansları tiyatro severleri memnun edecek diye düşünüyorum. Sahne, giysi, hareket ve ışık tasarımları sade, yalın ve oyuna uygun. Oyuncuların temposu, birbirine uyan ritmi ve yetenekleri hem onların becerisi hem yönetmenin onları ve teksti ince ince işlemesinin sonucu.  

Eminim ki oyuna yakışan Bulutsuzluk Özlemi’nin şarkıları  dilinize takılacak.

Kulaklarınızı ve algınızı açık tutarsanız ‘her şeyi anlarsınız’. ‘Ben yok biz varız

Yazarın eleştiri diline örnek vermek için yazımı oyundan bir replik ile bitireyim:  Doğruları söylemek için neden Hamlet oynamak zorunda kalıyoruz?

Melih Anık   


Oyunun Künyesi:

Yazan ve Yöneten: Gökhan Erarslan 

Yönetmen Yardımcısı: Ünal Hakverdi

Sahne ve Giysi Tasarımı: Oğuz Şahin 

Işık Tasarımı: Ayşe Sedef Ayter 

Müzik: Bulutsuzluk Özlemi 

Hareket Tasarımı: Ezgi Erarslan 

Afiş Tasarımı: Irene Andersen 

Sahne Amiri: Hilal Şirin 

Yürütücü Yapımcı: Turan Yel

Koordinatör: Barış Atalay

Reji Asistanları: Aleyna Çavuş, Ayşegül Kaplan, Neslihan Çetinbaş

16 Ocak 2025 Perşembe

Bir Tuhaf ‘Uyarlayamama": Baba (Ara Sahne)


Ara Sahne yapımı Baba  Polonyalı oyun yazarı Artur Palyga’nın Tato’sundan çıkarılmış bir oyun. Tato 2014’de Galata Perform tarafından Polonya Yılı etkinlikleri kapsamında İstanbul’a getirilen oyun yazarları ve gerçekleştirilen etkinliklerle başlayan işbirliğinden çıkmış. Artur Pałyga 1971 doğumlu bir yazar dramaturg gazeteci oyuncu. Demirci yardımcısı, tren temizlik işçisi ve gitar/müzik öğretmeni olarak çalışmış. Engelliler için atölyeler yönetmiş. Yazdığı oyunlar  ona ve yönetmene Polonya’da ödül getirmiş. Galata Peform oyunu önce okuma tiyatrosu sonra da sahnede oyun olarak sunmuş.  Ben oyunu okudum. Bana dağınık geldi. Palyga bir şey anlatmak isterken bir şeyler göstermiş. Esas amacı gösterdiği değil(bence). Ara Sahne’nin uyarlamasından önce onun yazdığı oyuna bakalım.



Oyun oğul Franio’nun ‘Babaları sevmeyiz. Baba diye bir şey yok. Kimse özlemiyor onları’ cümleleri  ile başlıyor. Franio babasının cenazesine gidecektir.  Franio oyundaki anlatıcı. Oyunda 29 başlık var. Bölüm başlıkları yazarın bir şeyler demeye çalıştığını gösteriyor. Bölüm başlıkları piyesin özeti ama yazarın bölüme verdiği başlık altında yazdığı sahneler zorlama metaforlar içeriyor. Sanki gizli bir sır ifşa edilmek isteniyormuş gibi. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla gibi.  Franio’nun babasına dediği ‘Senden niye çekindiğimi bilmiyorum’ oyunun kilit cümlesi. Baba da nedenini soruyor.  Piyes bu cümleyle giriş yapmıştı bu cümleyle de bitiyor. Tekst bir ailedeki çocuğun doğumundan başlayarak hayatını anlatıyor(gibi). Ama bu aile bildiğimiz çekirdek aile değil toplum metaforu. Bunu metindeki başlıklar söylüyor. Daha doğrusu  ima ediyor. ‘Kutsal vaftiz başlığı altında ‘İsa girdi bedenime’ repliği ile çocuğa verilecek ismin Aziz Assisili mi Aziz Sales mi olsun sorusu;  Franio isminin Mesih’i taklit eden ve yoksulluğu kutsayan ve de doğanın bizzat Tanrı’nın aynası olduğunu söyleyen Aziz Assilisi Francis isminden gelmesi; ‘Dua dindar bir kaçış değil sevginin mükemmel bir ifadesidir’ diyen ve haça standart getiren Aziz Sales’in anılması bazı örnekler. ‘Kilise şarkıları’ başlığı altında  anlatılan tavşan hikayesi de bir metafor. İnsanların din başlığı altında ‘avutulmalarını’ anlatıyor. “İsa’ın doğuşu” başlığı altında eve gelen televizyona yeni İsa göndermesi yapılıyor. ‘Kurban benim bedenimdir’ başlığı da İsa’nın bedeni üzerinden yapılan kilise söylemine bir gönderme. O başlık altında ‘Baba oğul kutsal ruh’ söylemi ve ‘göklerdeki ruhun kutsanması’ dinsel dokunuşlar. ‘Tanrım beni sonsuz ölümden kurtar  pantolan gölgesinden korkan ‘İnsan ölünce ne olur?’ diye soran ‘Ama İsa efendimiz uyanmıştı’ diyen  Franio’yu gösteriyor. Babanın ‘İsa dirilmiş olsa nerede olurdu! Gökte bir şey yok safi bulut’ dinden uzaklaşmanın repliklerle  anlatılmış hâli.  Annenin ‘Ağlayan Meryem’ başlığı altında tiradı da dinsel bir gönderme.   Katolik inançlar içinde giderken birdenbire Musa’nın on emrinden ikincisine(gerçekte birinci) ‘Benden başka Tanrı olmayacak’ tüm dinlerin aynı oluşuna bir gönderme. İşte o bölümde oğul Franio’nun ‘Senden nefret ettim. Seni öldürmeye o gece karar verdim’ demesi dinden kaçışın replikleri. Oyunda bir karpuz yeme sahnesi var. Baba eve karpuz getirir. Ve anne ve çocuklara sanki zorla onları aşağılayarak zorla yedirir. Sanki bir nimet vermiştir. (Palyga’dan çıkmıyor ama karpuz Filistin’in metaforudur.) Önemli bir başlık ‘Tanrım beni neden terkettin’dir. Franio ölür. (Sonra dirilecek)  Nietzsche başlığı ‘Tanrı öldü’ diyen ‘Nietzche’nin beşinci incili iyi haberin düzeltilmesi üzerine’yi aklımıza getirir. Oyundaki baba ölüm döşeğinde  tüm peygamberlerin isimlerini sayıp dua etmektedir.  Artık ‘kıyamet’ ve ‘Armagedon’ isimli başlıklı bölümlere gitmekteyiz. Babanın iplerle çekilmesini Guliver’in cücelerce çekilmesine benzetir Franio. Son sözleri söyle: ‘Benden asalak gibi besleniyordu. Çıkıp gitmek istemiyordu. Senden neden çekiniyorum.’ (Allah'tan neden çekiniyoruz?) Franio cesetle birlikte tabutu devirir. Palyga’nın meramı anlaşılmıştır umarım. 

 Ara Sahne bu oyunu uyarladığını söylüyor. Oyunu bizim klasik  baba ve ailesine dönüştürmüş. Bence Palyga’nın metnini kendine göre ‘kullanmış’.  Anadolu’nun herhangi bir polis lojmanından İstanbul’un küçük bir mahallesine memur maaşıyla geçinilen ufak bir eve ” aileyı getirmiş. İçine televizyondaki yemek programlarını Zeki Müren’e yaptırılan yemek tarifini annenin doğum günü pastasını ekleyerek “babalık ve erkeklik kavramlarını evin her tarafına yayılarak yıkılmaya yüz tutmuş bir evin içindeki küfün toplumun her tarafına ayılarak bireyin varlığını çürüttüğü bir sistemin içinde aileyle babayla hatta doğrudan toplumla olan bir ‘hesaplaşmama’ hikâyesine ‘uyarlama’ denilmesine katılmıyorum. Ara Sahne’nin Baba’sının vermeye çalıştığı mesaj açısından Palyga’nın Tato’su ile ilişkisi yok.

 

Oyun özellikle girişi ile beni çok düşündürdü. Anlatmaya çalışayım.

Böyle bir giriş dini açıdan rüzgârdan nem kapan bir ülkede dikkat ister. Ben oyun eleştirilerimi kağıda dökmeden yürürken, otururken önce zihnimde yazıyorum. Bu oyunu seyrettikten sonra günlerce Fügen ile tartışarak özgün metni defalarca okuyarak notlarıma bakarak  yazımı olgunlaştırmaya çalıştım.  Bu arada facebook’da bir takipçim bilmeden gerekli ifadeyi verdi bana: Ölüm ciddiyet ister. Evet  özellikle oyunun girişinde o ciddiyeti aradım. Gençlikte ölüm, uzak olduğu/sanıldığı için komik bir olaydır. Hepimiz ölü evinde nice komikliğe tanık olmuşuzdur. Hatim indiren hocanın çorabındaki deliği diğer ayağıyla kapatmaya çalışması, gözlerinin fer fecir okuyarak cevrede dolaşması, ağzı dua okurken kafasıyla işaret yapması, ikram edilecek börek, helvaya bakarken yutkunması, mırıl mırıl kıpırdanan dudaklardan çıkan seslerin azalıp çoğalırken yapaylığı komiktir. Ara Sahne fuayede yapmacık bulduğum hüznü taklit eden bir ifade ile ‘Ölümüz var, Allah rahmet eylesin’ lafları eşliğinde irmik helvası ikram edip seyirciye ölen adamın fotoğrafını yakaya iğnelemek için dağıttı. Salona girdiğimizde üç kadın sahne önünde yüzlerinde acılı bir ifade taklidi ile bizi karşıladı. Ön oyun devam ediyordu. Sahnede bir cam kutu içinde ölü yatıyordu. Oyun başlayıp sahneye başında takkesi ile gelen imam konuşmaya başlayınca cenaze namazı kılınacağını anladık. İmam ve üç kadın, rollerini mizahi bir tavırda oynadı. Seyirci de zaman zaman kıkırdadı.

 Ölü yere yakın Pamuk Prenses gibi bir cam tabutta idi. Oyuncular üstüne oturdu. Yahu bu bir oyun, sahnede musalla taşı mı yapacaktık diyenler olabilir. O da bir görüştür duyarım ama katılmam. ‘Ruhuna el fatiha’ derseniz musalla taşı da lazım. Aslında hepsi gereksiz. Ben dini vecibeleri yerine getiren biri değilim ama getirenleri incitmek istemem. Bu sahnenin  ilginç olmaktan öte oyuna yararını katkısını anlamadım. Biçimin ilginç gelmesi gençlikte olur. Genç biçime vurulur. Ben de yaptım bir zamanlar. Yaş aldıkça bakış değişir. Namazdan sonra ölü cam tabuttan çıktı üstündeki kefeni çıkardı ve oyun sonuna kadar tükenmez bir öfke ile bağırdı çağırdı çevresinde terör yarattı. Bizim toplum pederşahi yani baba/erkek egemen bir toplum. Zamanımızda azalmaktaysa da erkeğin sonsuz egemen olduğu kadının bu egemenlik altında ezildiği bir toplum. İstanbul’da Ara Sahne’nin seyircisinin  ne kadarı öyledir? Onların çoğu için bu durum vitrinden(uzaktan) bakmaktır. Bu seyirciyi uzaklaştırır. Mesajı eğer büker bozar. Bence oyun seyircisine uygun değil. Anadolu’da oynanması da kolay değil. ‘Baba’ sadece çekirdek aileye ait değil. Biliyorsunuz bir de ‘toplumun babaları’ var. Ben Palyga’nın metninin içeriğinin bizde yapılamayacağını biliyordum zaten ama hiç değise ‘baba’ sembolü altında ‘toplumsal baba’lara gönderme yapılmasını bekledim. Cenaze namazı ile çıkılan yol ve babanın abartılmış öfkesi metaforik göndermenin önünü tıkadı. Babanın bir sahnede(tavşan öyküsü) toplumsal gerçeklere dokunması seyircide gülümseme yaratıyor ve oyunun genel kurgusu içinde yabancı kalıyor. Bence düşündürmesi lâzımdı ama ‘seyirci gülmek istiyor’  Bu oyun babasından nefret eden biri tarafından yazılmış diye düşündüm. Bu oyunla babasından intikam alıyor.

 Özet olarak Tato’nun Baba uyarlaması(?) olmamış. Ama Tato’yu bile oynasanız bugünün Türkiye’sinde hangi derde deva şifa  olur? Polonya dini atmosfer olarak Türkiye’ye benzemiyor. Dinsizliğin normal karşılandığı bir ülke. Franio gibi ceseti tabutu ile deviremeyecekseniz bu ‘uyarlamaları’(?) yapmayın.

 Oyuncuların iyi niyetini çabasını kutlarım. O kadar.

 Melih Anık

 

 

Oyunun Künyesi:

 Yazan: Artur Palyga

Çeviren: Osman Fırat Baş

Uyarlayan : Kayra Babalık
Yöneten : Uğur Uzunel
Yrd Yönetmen: Esra Tarhan
Dekor Kostüm Tasarım : Bengü Şener
Işık Tasarım : Serhat Barış
Müzik : Utku Güçoğlu
Afiş Tasarım : Studio A&
Fotoğraflar : Şeyma Köse, Orçun Kaya
Asistan : Gül Şeniz Yüksel
Oyuncular : Aslı Menaz, Beyza Elçin Işığan, Mert Güngör, Serhat Barış, Sinem Koşar, Tegin Özdemir

 

 Not:

Beni önce bir prömiyere sonra galaya davet eden Ara Sahne yetkilisi kimdir bilmiyorum. Teşekkür ederim.

Ricamı kırmayarak oyunun özgün metnini gönderen Ara Sahne'ye teşekkür ederim. 

İstanbul depremini düşünürseniz bazı salonlar insana korku veriyor. Bunu da buraya not düşeyim.

10 Ocak 2025 Cuma

İstanbul BB Şehir Tiyatrosu’nda Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi?

Uzunca bir süre sağlık nedeniyle  tiyatrodan uzak kaldım. Yeniden başlamak için bir oyun listesi yapmıştım. Tarih sırasına göre Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi en önce geldi. İBBŞT sezonunu bu oyunla açtım.


Evim Caddebostan’da oyun Harbiye Muhsin Ertuğrul’da. İstanbul’un vahşi trafiğini de dikkate alırsanız (hele de benim için) ulaşım büyük fedakarlık istiyor. Oyun bana 7 saate ve 7000 adıma mal oldu. Belki bekleseydin oyun Kadıköy’e(Gazhane) gelirdi diyenleriniz olacaktır. Ne zaman? Muhsin Ertuğrul döner sahnesi olan büyük bir sahne. Ben ancak iki üç ay İstanbul’dayım. Oyun o sırada yakınıma gelir mi? Oyunu döner sahnesi olan büyük sahnede seyretmek istedim. Oyunun tekstini okuduğum ve de Kocaeli versiyonuna ait videolar gördüğüm için döner sahne kullanılmıştır diye düşündüm. Evet
 Kocaeli ve İBB Şehir Tiyatrosu aynı anda aynı oyunu oynadı. Kocaeli versiyonu çok beğenildi ödül aldı. Ben ödüllere aldırmam ama aldıracağını düşündüğüm kardeşlerim adına üzüldüm doğrusu. Bu oyun 100 yılı aşmış bir tiyatrodan çıktığını göstermeliydi.

Okuduğum tekst  oyunun ilk versiyonu idi. Çevirmen Yücel Erten’e göre  o tekst yasaklanmış seyrettiğim versiyona izin çıkmış. Elimdeki tekst arasız  37 sayfa. Hadi aralı tekst 60 sayfa olsun. 60 sayfalık teksten  2,5 saatlik oyun çıkarmak da hüner ister. Ben o hünerleri(!) gördüm sahnede: (herhalde) Yeni metinden kaynaklanan son sahne(gestapo balosu) dekor değişimleri, uzatılmış mizansenler şarkılar  ve de sona eklenmiş video ki bence gereksiz. Aynen Shakespeare’in  55. ve  66.sonelerine duyulan ihtiyacı da anlamadım,  anlamsız buldum.  Fanilanın üstüne papyon kravat takmak gibi olmuş. Oyunun sonunda Gazze, Ukrayna ve Kıbrıs hatırlatmalarını anlamış değilim. Duyduğum kadarıyla oyun içinde abartılan  Yahudilik için gelen itirazlar nedeniyle sonradan eklenmiş.  Sahnelemede Yahudi vurgusu neden yapılmış onu da anlamış değilim. İsrail’e bu oyunla mı ders verilecek! İsrail vahşeti bu oyunla mı protesto edilecek!  Ben o insanlara Yahudi diye değil insan diye baktım.

Aslına bakarsanız oyunu okuduğumda sevdim.  Sempatik bir tekst.  Almanlarca işgal edilmiş Varşova’da(Polonya) bir tiyatro topluluğundaki direnişçilerin adlarını ele verecek bir dosya taşıyan Alman casusu ile mücadelesi anlatılıyor.  Bana bulvar komedisi gibi geldi. Ray Cooney oyunu gibi. Yönetmen bence oyuna büyük bir yük yüklemiş. Çocuk gözünden savaşı  anlatmak istemiş.  Çocuğun oyun başındaki Hitler tanımı çok hoş o kadar. Oyunu kendi halinde akıtsanız komedisi bol bir oyun olacak. O  zaman Adile Naşit  kahkahalarına da acemi aktör rolü yapan oyuncuların abartılı oyunculuklarına da gerek olmayacak. Bu hali ile karmakarışık bir oyun olmuş.  Her oyun her mesajı kaldırmaz kaldırmıyor.  İyi niyetine inandığım yönetmenin oyun dergisindeki yazısı bu karışıklığın en belirgin örneği.

Döner sahne kullanılmayınca sahne arkasındaki tellerin gerisine saklanmış sahneleri ses ve oyun olarak anlamak  güç.  Ben teksti okumuş biri olarak ve ön sıralardan anlamadım arkalardaki seyirci ne anladı merak ediyorum. Yerleşik sahne yerine portatif döner sahne kullanılabilir ve turnelerde kullanılırdı ama döner sahne genel reji içinde ufak bir konu. Polonius Ophelia sahnesi fazla. Şarkılarda ‘playback’ çok belli oluyor. Gölge ile verilen saksofoncudan çıkan müzik yersiz.  Komik olsun diye albayı ‘şişmanlatmak’,  eline boks eldiveni takmak , tenis oynatırken  sözde 30’lu yılların spor kıyafeti diye tuhaf bir kıyafet giydirmek gereksiz. Oyunculuklarda abartılı komik olma gayreti de boş bir çaba. Seyirciyi  gıdıklamak mıdır bunlar!  Tekst bunları istemiyor ki sizden. Hele bir sahne var ki hiç anlaşılmıyor.  Josef Tura ile Profesör Silewski arasındaki ‘gerçek Silewski kim’  sahnesi karanlığa kurban gitti. Josef Tura’nın ne yaptığı anlaşılamadı. (Spoil olmasın diye anlatmıyorum) Gestapo balosu sahnesi de tamamiyle çıksa oyundan hiçbir şey eksilmez. Son sahnede oyuncuların seyirci arasına girmesi ne kadar gerekli? Ucağın havalanmasını kim ne kadar anladı?

Oyunun kapalı gişe oynaması ve oyun sonundaki çılgın(!) alkışlar bravolar bir oyun için başarı kriteri değil bence. Ödenekli tiyatrolar her tip seyirciye seslenmeli fikrine katılıyorum ama yapımlarda güldür güldür ya da çok güzel hareketlerin üzerinde bir şeyler bekliyorum. Tiyatro seyirciyi eğitmeli. Doğrusu daha önce yaptıkları iyi oyunları gördüğüm yönetmen ve oyuncular için üzgünüm. Bu oyunu ben onlara ve İBBŞT’na yakıştıramadım.

Melih Anık


Oyunun Künyesi:

Yazan : Nick WHITBY

Çeviren : Yücel ERTEN

Yöneten : Hüseyin KÖROĞLU

Dekor-Kostüm Tasarımı : Gamze KUŞ

Müzik : Orçun TEKELİOĞLU

Koreograf : Senem OLUZ

Işık Tasarımı : Özcan ÇELİK

Efekt Tasarımı : Kadir ARLI

Yardımcı Yönetmen: Şehnaz BÖLEN TAFTALI

Yönetmen Yardımcıları: Erkan AKKOYUNLU, Deniz Yeşil MAVİ, Özge KIRDI


Oyuncular

Maria Tura: Şenay SAÇBÜKER

Josef Tura: Hüseyin KÖROĞLU

Dowasz: Bahtiyar ENGİN

Anna: Vildan TÜRKBAŞ

Eva Zagatewska: İrem ARSLAN

Rowicz:Emre NARCI

Grünberg: Volkan AYHAN

Stanislaw Sobinsky: Emre ŞEN

Profesör Silewski: Ümit Bülent DİNÇER

Albay Erhard: Tarık KÖKSAL

Walowski / Schweinlich:Erkan AKKOYUNLU

Oyuncular ve Askerler: Deniz Yeşil MAVİ, Özge KIRDI

Genç Grünberg: Rüzgar AŞIKOĞLU, Özgür Ali KURUÇAY

7 Ocak 2025 Salı

Ebeveynler ve Çocukları İçin : Çoğunlukla Bazen (H6 Act & Ara Sahne Yapımı)

 Beklemediğim bir şey oldu. Posta kutumda bir prömiyer daveti buldum. Taksim Ara Sahne’den gelmiş. Kimin aklına gelmişim bilmiyorum. Bana davet çok gelmez. Şaşırdım. Uzun bir süredir Istanbul’dan ve tiyatrodan uzaktaydım. İstanbul’da tiyatroya gitmek bir fedakârlık. Gece kaotik jungle’a girmeye değer mi? Metni temin ettim. Okudum. Metin iyi. Konu ilginç. Kadro iyi.  Fügen ile sezonu bu oyunla açmaya karar verdik. Davetin icabını yerine getirdim. LCV’ye cevap verdim. Davet edenlere teşekkür ederim.


Oyunu  Kendall Feaver yazmış Semih Değirmenci çevirmiş. Orijinal ismi The Almighty Sometimes ve tercümesi Kızımın Ruh Hali Testlerinde Çoğunlukla ‘Bazen’i İşaretliyorum(oyunu özetliyor) ama afiş ismi Çoğunlukla Bazen olan oyun hakkında ilk izlenimim bu zamanda cesaretli bir seçim olduğu yolunda. Oyunun yurt dışındaki tanıtımında(buna yazarın kendisi de dahil)  zihinsel hastalığı(mental illness) olan bir genç kızdan bahsediliyor. Ama gerek metinde gerek de seyrettiğim sahnelemede ben hasta bir genç kız görmedim. Kızın tavırları bana normal geldi. Çok küçükken bir  intihar oyunu oynamış bu arada sevdiği babasının erken ölümünden de etkilenmiş bu yüzden annesinin aşırı titizliği ile doktor doktor dolaştırılmış ve yaklaşık on yıldır psikiyatr gözetiminde olan bir kız(Anna) var baş rolde. Öğretmen anne(Renee), psikiyatr(Vivienne) ve kızın yeni tanıştığı erkek arkadaşı(Oliver) oyunun diğer rolleri. Zaman içinde hepsi kendi dünyaları içinde kıza özel olarak ve anlamak için bakmak yerine kendi dertlerinin esiri olmuş. Oysa kızın yıllarca yazdığı hikayeler çok zengin bir hayal gücünün eseri. Bana göre kız zamanımızın Z kuşağını temsil ediyor ve asıl konu başta anne ile olmak üzere kuşaklar arasında anlaşılmama sorunu.  Bu açılardan baktığınızda oyun hem çocuklara hem de ebeveynlere hitap ediyor. Oyunu seyrettiğim gece salonun yaş ortalaması 20’li yaşlardı.  Gülmek için fırsat kollayan bir topluluktu seyirci. Yanında oturduğum kadın(muhtemelen bir anne) oyunun yarısında sıkıldı. Fermuarlı çantasından telefonunu çıkarıp çıkarıp mesajlarına baktı. (Oyun sonunda ayağa fırlayıp en büyük alkışı da o yaptı.) O gece oyunun cesaretli oluşu hakkındaki düşüncem pekişti. Yolu açık olsun.

Aslına baksanız oyunun dört karakteri de kendi hesaplarının peşinde. Anna büyüyor. Yıllarca kendisi hakkında kararlar verilmiş bir genç kız. Ağır ilaçlarla motivasyonunu kaybetmiş. Hayal gücünü hikâyelere dökmüş. Anne  kendi hayatını yaşamamış hatta unutmuş. Yalnızlığını kızıyla doldurmaya çalışıyor. Kızı iyileşirse o da iyileşecek. Ama tuttuğu yol her ikisini de engelliyor. Anne için her şey ‘inanılmaz’. Kızıyla ortak bir paydada buluşmak ikisine de iyi gelecek.  Bir amaç hedef arıyor. Psikiyatr işe hastayı tedavi ile başlamış ama yıllar içinde hastası ‘klinik vaka’ haline gelmiş, şimdi araştırıyor. Genç adam kendi ailesinde sevgiyi bulamamış bir Y kuşağı. Onu büyütmesi gereken insanların bokunu silmiş. O da kendini arıyor. Ama hepsi için Anna ‘hasta’(?)

Oyun iyi oynanıyor. Selen Uçer, İdil Yener, Sena Kurdoğlu, Ulaşcan Kutlu rollerini ‘giymiş’.  Ufak notlarım var.  Sena Kurdoğlu’nun Anna’yı oynayışını sevdim.  Oyuncu mayası iyi. Selen Uçer, oyunun ilk  yarısında kızına tahammül gösterdiğini, alttan aldığını seyirciye daha çok  hissettirse diye düşündüm. Oyun sonunda tonu bulmuş gibi geldi bana.  Anna ile sahnelerinde Ulaşcan Kutlu’nun gülüşlerini fazla buldum. Idil Yener daha mekanik(duygusu az) olmalı.   

 

Mesele oyunculuğun dramatik olması yanında tercih edilen dekor anlayışından çıkıyor. Ben prova seyrettim gibi hissettim. Eğer seyrettiğim dekor oyunun gerçek dekoru ise  elbette topluluklar  turneyi düşününce az dekor ile idare etmek istiyor diye düşünürüm ama hak vermem. Oyunculuktaki  tercih  dekorda soyutlama yapılmamasını  gerektiriyor.  Aynı mekanın kullanılışı seyircinin algısına bırakılmış.  Anna’nın ve annenin odası, salon, mutfak, psikiyatrın muayenehanesi, hastane odası aynı mekân. Hele Anna'nın masa üstünde yatışını sevmedim. Renee ile Vivienne aynı koltukta oturunca mekânlar karışıyor.  Hikâyeleri okuyanlar için ayaklı  mikrofon da dekorun bir parçası. Sahne geçişlerinin aydınlıkta yapılması da prova havasını güçlendiriyor.  Anladınsa mekanın önemi yok demeyin. Mekân oyunu tamamlar yardım eder.   

Oyun başlamadan fondan gelen müzikimsi ses biteviye. Oyuna mı ait salona mı anlamadım. Oyun içinde kullanılan müzik oyunla aynı nabızda değil. Oyunu büyütmüyor. Olsa da olur olmasa da kıvamında. Kostüm ve ışık tasarımı oyuna özel bir şey katmıyor. 

Sadece psikiyatr mikrofondan hikaye okusa iyi olur diye düşündüm.  Gerekçem de araştırmalarını toplumla paylaşan o. Diğerleri oyun içinde anlatsın, okusun. Mikrofonun yeri de sahnenin tamamen  dışında olsa? (Platformun dışında ama sahneden kopuk olsa?)


Oyun afişini sevmedim. Sadece anne var afişte. Oysa oyun kızın üzerine. Belki her ikisi de olabilir.

Oyunlarda kafa  mikrofonu kullanılmasına alışamadım. Oyuncunun bir yerinde mikrofon görünürse ben garipsiyorum. Sesler de mekanikleşiyor yapaylaşıyor.  Duyurmak değil mesele.  Mikrofon oyunculuğu kolaylaştırıyor belki ama bu oyunun küçük bir sahnede az seyirciyle iç içe ve doğal seslerle oynanmasını tercih ederdim. Oyun öyle bir sıcaklık istiyor. (Anlıyorum ekonomi…)




Metin budanmış oyun tek perdeye inmiş. Yaklaşık 100 dakika. Yurt dışında ara ile birlikte 140 dakika imiş. Bizde ara verilirse seyircinin ne kadarı kalır bilmiyorum. Bence seyredilmesi yararlı ve seyretmeye değer  bir oyun. Anneler kızları ile seyretse ve oyunu tartışsa ne güzel olur. Babalar ve oğullar da tabii ki.

Melih Anık


Not : Oyun ile birlikte 2024'ün kitabı The Anxious Generation'a göz atın. Benzer konuya farklı bakıyor. Temel mesele nesiller arası dialog bence. Ama nesillerin zihinsel bir kaosa girdiği gerçek.

ÇOĞUNLUKLA BAZEN

KÜNYE:

Yazan: Kendall Feaver

Yöneten: Barış Gönenen

Çevirmen: Semih Değirmenci

Oyuncular: Selen Uçer, İdil Yener, Sena Kurdoğlu, Ulaşcan Kutlu

Psikiyatri Uzmanı - Danışman: Zerrin Oğlağu

Işık Tasarımı: Serhat Barış

Müzik Tasarımı: Utku Güçoğlu

Afiş Tasarım: Elçin Özge Açıkbaş, Tuana Çınar

Dekor Tasarımı: Barış Gönenen

Kostüm Uygulama: Bora Çınar

Fotoğraf: Orçun Kaya, Büşra Yeşilay

Reji Asistanı: Beyza Arabacı

Oyun Asistanları: Neşe Eda Ören, Helin Yaşar

Yapım Koordinatörü: Dilan Küçük

Uygulayıcı Yapımcı: Ara Sahne

Yapımcı: Sena KURDOĞLU

Yapım: H6 ACT, ARA SAHNE


10 Eylül 2024 Salı

Tiyatroda(Sanatta) Özerklik Nedir? Ne yapmalı?

Son zamanlarda İzmir BB Şehir Tiyatrosu ile ilgili tartışmalarda ‘özerklik’ kavramı gündem oldu. Görev süresi uzatılmayan genel sanat yönetmeni(gsy) hazırladığı  yönetmeliğin ve kurumun Türk Tiyatrosu’nda bir özerklik laboratuarı olduğu iddiasıyla ortalara döküldü. O ‘sanatsal özerk’ olan bir kurum yaratmıştı(!).  Ona göre onu göreve davet eden ama sonradan o yönetmeliğin değişmesine neden olan eski danışma kurul üyeleri ‘darbe’(!) yaptı. Eski GSY’inin kurduğu(?) laboratuar yok edildi. Takipçileri de EGSY’nin dediklerini sorgusuz sualsiz ve düşünmeden tekrar ediyorlar.

EGSY benim her cümleme ayrı ayrı yorum yaptığı cevapta şöyle bir ifade kullanmış: ‘Özerkliğin türlerinden ve derecelerinden bihaber salla kazan oynuyor!’ Kendimden bahsetmeyi sevmem ama cahilce ‘sallayanlara’ anlatmak şart oldu.

Yaklaşık 40 yılı aşkın bir çalışma hayatım oldu. Bu sürede Türkiye’nin önde gelen öncü şirketlerinde üst düzey yönetici olarak çalıştım. O şirketlerin organizasyonlarına katkılar yaptım.  Özellikle kamu ve yerli/yabancı özel şirketlerle yapılan ortaklıklarda çalıştım. O ortaklıkların yönetmeliklerini yazdım.  Kamu şirketleri ile çalışmalarımda (buna İzmir BB de dahil) kamunun hareket tarzını, kısıtlarını, düşünme biçimlerini anlama imkânını buldum. 10 yılı aşkın süredir tiyatro yapıcılarının düşünme tarzlarını ve yaptıklarını biliyorum. Ödenekli(veya özel) bir tiyatroda yöneticilik yapmış biri kadar yönetim tecrübem ve birikimim olduğuna inanıyorum. Bu arada belirtmeliyim ki yetki kullandığım maddi büyüklükler milyar dolarlar mertebesinde idi. Küçük tiyatro bütçelerinden bahsetmiyorum yâni. Bunları yazmamın nedeni bazı tiplerin hakkımdaki sarkastik ifadeleridir. Tüm iş hayatım boyunca ilgili konulara kafa yormuş,  Proje Yönetim Derneği ve GYO Derneği’nin kuruluşlarında baş rolü oynamış  ve yönetimlerinde görev almış ve de Türk Tiyatrosu’nun kuruluşu için düşünmüş ve öneriler sunmuş bir kişi olarak özerlik tartışmasına katkı yapmak için bu yazıyı yazdım.

Şimdi gelelim ana konuya: Özerlik nedir?

Özerklik kavramının niteliği incelendiğinde şu iki kavramın özerklik türlerini kapsadığı görülmektedir. Kendi kendini yönetme idari ve mali özerkliği. Kendi geleceğini belirleme ise idari ve mali özerkliğin yanında siyasi özerkliği de ifade etmektedir (Işıkçı ve Alacadağlı, 2016).

Kendi kendini yönetme (self government) ve kendi geleceğini belirleme (self determination) kavramları da özerklikle ilişkili kavramlardandır.

Özerklik ya da otonomi, başka bir kişi ya da durumdan bağımsız karar verme, kendi kendini yönetebilme yetisi. Yunancadan gelen "auto" (öz, kendi kendine) ve "nomos" (kural, yasa) kelimelerinin birleşiminden oluşur. Gelişim psikolojisinde ve ahlaki, politik ve biyoetik felsefede özerklik bilinçli, zorlanmamış karar verme kapasitesidir. Özerk kuruluşlar veya kurumlar bağımsızdır veya kendi kendini yönetirler. Özerklikmuhtariyet ya da otonomi merkezî örgüt yapısını, dolayısıyla hiyerarşiyi reddeden, gönüllü katılım üzerine kurulu, gizliliği değil açık olmayı seçen bireylerin bir aradalığıdır. Bir düşünce ve dayanışma birliğidir.(wikipedia)

Özerklikten amaç etkin yönetim, yerli halkın çıkarlarını kollamak, ülke çıkarlarını korumaktır (Fatih Yüksel-MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Araştırma Görevlisi - Yerel Yönetimlerde Özerklik)

Öncelikle EGSY’nin iddia ettiği ‘sanatsal özerlik’ topal bir yönetim biçimidir. İdari ve maddi özerklik olmadan işlevi yoktur. Bir an için düşünün: Sanatsal özerk olarak seçtiğiniz oyunu sahnelemek için gereken parayı vermezlerse, gsy’nin ve tüm kadronun maaşlarını ödemezlerse  oyun sahnelenebilir mi? Ne işe yarar tek başına sanatsal özerklik? Ben istediğim oyunu seçeyim siz parasını verin gerisine karışmayın diyorsanız o da işlemez. Zira oturduğunuz koltuk siyasi bir makama bağlı. Sorumluluk ve yetki onda. Seçmene karşı o makam hesap veriyor verecek. Hatırlıyor musunuz sizi o koltuğa oturtan da o. O koltuğa otururken hoşa gitmek için uğraştınız. Koltuğa oturunca çekil başımdan gölge etme diyebilir misiniz? Ya da size dedirtirler mi? Bu noktaya itirazlar yükselebilir. Derler ki örnek koymazsan özerklik kavramı topluma yerleşmez. Özerklik için mücadele etmen gerekir. Doğru ama örnek nasıl konulacak ve mücadele edilecek?

Özerliğin en önemli vasfı yerli halkın çıkarlarını kollamaktır yâni konumuzda İzmirlinin çıkarları. Özerlik iyi niyet ister. Yetkiyi kötüye kullanmamak gerekir. Bunun için ne yapmak lâzım? İçinde bulunduğunuz çevreye dayanmalı, onları tanımalı onlardan yardım ve destek almalısınız. Halkın çıkarlarını kendi çıkarlarınızın üstünde tutmalısınız. Onların sorunlarını dert edinip gündeme getirmeli gündem yaratmalısınız.(Keşke körfezdeki kirliliği, kokuyu ve balık ölümlerini tartışan bir oyun yapsaydınız da özerkliğinizi görseydik.) Tiyatro halkın yararınadır biz de  tiyatro yapıyoruz demek  yeterli değildir. Nasıl bir tiyatro yaptığınız önemlidir.  Bu hususla ilgili Nilüfer Belediyesi Tiyatrosunda görev yapmış olan Murat Daltaban’dan örnek vermek isterim. Daltaban’ın gsy olarak  ilk oyunu daha önce kendi tiyatrosu Dot’da sahnelediği Vur Yağmala Yeniden idi. Ahmet Mithat Efendi’nin Bursa’sında ilk oyun olarak yanlış bir seçimdi. İşi bilen bir belediye başkanı buna itiraz etse sanatsal özerklik elden gitti mi dememiz gerekiyor? Dot özeldi Nilüfer kamu tiyatrosu.( Bu da başka bir tartışma. Özeller kamu olduklarını söylüyor.) Dot’da yaptığınızı Nilüfer’de yapamazsınız yapmamalısınız. Dot’a bir oyunla ödül yağdıran jüriler de konuya bu açıdan bakmak zorunda idi. Bakamadılar. İşte ödül meselesi de özerklikle ilgilidir.  Bir başka örnek(Bana anlatan birinci ağız isterse isim verebilir.) Başkanı sanatçı olan bir ilimiz ile ilgili. Şehir Tiyatrosu da diğerlerinden daha önde. Duayen bir yönetmen Başkan’ı ziyaret ediyor ve bir oyun sahnelemesi için anlaşıyorlar. Yönetmen daha sonra GSY ile buluşuyor ve ona gelecek sezon yöneteceği oyundan bahsediyor. GSY şok tabii. Kendisi de sanatçı olan Başkan gsy'ninden habersiz karar almış. Önce GSY ile görüşülse de aynı sonuç çıkacaktı belki ama siyaset Başkanlara sanatın özerkliğini unutturuyor.  Bu iki örnek ülkemizde sık rastlanan örneklerdendir. Toplumumuzda özel tiyatrolar özerk mi? Hayır. Devlet yardımı alırken, salon kiralarken vb hep bir yerlerle iyi geçinmek durumundalar. Oyuncular özerk mi? Onlar da gsy’ler, topluluk sahipleri ile yönetmenlerle iyi geçinmek durumunda. Bu ‘iyi geçinmek’ hususu özerkliği darmadağın ediyor.  Bu noktada toplumun geneline bakmak gerekir. Özerlik toplumda nasıl anlaşılıyor ve ne kadar geçerli?

Ülke gerçeklerini dikkate almak gerekir. Özerklik bağlı olduğunuz yöneticilerde rahatsızlık yaratır. Özellikle kamu yöneticilerinde. Özerklik başına buyrukluk diye anlaşılır. Emri altındakilerin başına buyruk olmasını ya da öyle bir izlenim bırakmasını istemezler. Yöneticinin prestiji sarsılır. Siz vurguladıkça aslında görev sürenizi kısaltırsınız. Öyle bir şey yapmalısınız ki  âmiriniz sizin kararınızı o almış gibi hissetsin. Amacınız görevde kalmak değil meseleyi zihinlere çakmak ve kural olmasını sağlamak ise dikkatli olmak zorundasınız. Bu konu sadece bize özgü değil. Ben dünyanın değişik ülkelerinin yöneticileri ile çalıştım. Aralarındaki farklar azdı.  Polonya’da katıldığım bir tiyatro festivalinde bizimkilere benzer yöneticiler ve durumlar tanıdım. Bu insani ve kültürel bir vaka.

Bir ülkede özerklik yaşam biçimi değilse yaşamaz.(Demokrasi de öyle değil mi?) Bu tiyatroda  eleştiri, ödüller, akademik çalışmalarla,  iyi bir eğitim düzeni, sosyal güvenlik telif vb konulardaki hâlimiz ve duruşumuzla yakından ilgilidir. Meseleler bileşik kaplar gibidir. Tiyatronun meselelerini de ben özerk yönetmelik yaptım diyerek düzeltmiş olduğunuz hayaline kapılmamanız gerekir.  Özerklik ülkenin yaşama biçimi olduğunda yaşamaya başlar.

Ne yapmak gerekir?

Sizi 16. Yüzyıla götüreyim. Shakespeare özerk miydi? Bugün onun oyunlarını yeniden yorumlarken özerlik kavramını bulup çıkarıyoruz ama I.Elizabeth ile geçinmek o kadar kolay mıydı sanırsınız? O toplumdaki özerklik anlayışı bizimkinden ileri şimdi. Tiyatronun bunda rolü var.  Shakespeare ne yapmış?  Size bir kitap tavsiye edeyim. Kurban ve Egemenlik. Yazarı Gilberto Sacerdoti. Shakespeare'in bir oyununda geçen av sahnesinden yola çıkan Sacerdoti bir konuya dikkat çekiyor. Oyunun çözümlenen sahnesinde Kraliçe Elizabeth av sırasında bir geyiği kurban ederek Papa'nın temsil ettiği kurban sunucusu rolünü ele geçirir. Dünyevi egemenliğin ruhani egemenlikten bağımsız olarak elde edilişini gösteren bu sahnenin altında Antikçağ'dan beri süregelen temel bir tartışma yer alır. Shakespeare ne yapmış? Bir oyunda kiliseye karşı egemenlik meselesini kurban kavramı üzerinden vermiş. Laik devletin özerk egemenliğinin temeli  on yedinci yüzyıl boyunca Hobbes ve Spinoza'nın düşüncesinin merkezinde yer almaya devam edecek olan ve laik ile dinsel kavramların kaçınılmaz çatışmasını içeren bir sorunu gündeme getirmiş. (Kitaptan) (Benzer bir analiz bizde var mı? Bu bile özerklik kavramı ile ilgili.)

Bu bize yol göstermeli. Tiyatro ben özerkim diye bağırarak özerk olmaz. Öncelikle bilinçli yani nereye gideceğini gittiğini bilen tiyatro yapıcılara ihtiyacımız var. Özerklik, demokrasi vb kavramlar sabırla bilgi birikim  ve bilinçle oyunların içine zerkedilmeli ve  öncelikle seyircileri sonra yöneticileri ve tiyatrocuları eğitmeli ve ülke atmosferini değiştirmek için çabalamalıdır. Bunu yapmak için tiyatro camiasının ne yaptığını bilen  kararlılık ve dayanışma içinde olması gerekiyor.  Oysa tiyatro camiası dağınık . Herkes kendini kurtarma peşinde. Bazıları kendi kişisel takıntı kapris hırs ve egolarının kurbanı olmuş. Bazıları da onların kuyruğu olmuş. İzmir özelinde danışma kurulu geldi yönetim kuruluna bürokratlar girdi özerklik gitti tartışmasını gereksiz buluyorum. Ülkemizde yığınlarca  yasa var ama uygulanmıyor. Yâni kuralların yasa olması bile durumu düzeltmiyor. Önemli olan işleyiş. O da sabırla ve bilinçle değiştirilebilir ancak. Tarla iyi değilse iyi ürün alınmaz. Tiyatroya akıllı, zeki, ufuklu ve  öfke kontrolünü yapabilen yöneticiler gerekiyor.

Yazılı belgelerden önce toplumsal davranışlar önemlidir. Toplumda yaşam biçimi değilse herhangi bir tutumu yönetmeliğe yazdım demek işe yaramaz. Önce tutum sonra belge. Bazı ülkelerde anayasa yok biliyorsunuz.  

Tiyatro ne yapmalı derseniz işte bunları derim.

Melih Anık

7 Eylül 2024 Cumartesi

Türk Tiyatrosu’nda ‘Temper Tantrum’ Vakası : Yücel Erten’in İkinci Çocukluğu

 

Yazılarımı keyif alarak yazmak isterim. Yazmak benim için eğitici bir yolculuktur. Bu yazıyı sıkılarak yazıyorum. Muhatap bırakıldığım seviyesi düşük bir yazıya cevap vermek için değil tarihe not düşmek için yazıyorum. Ben benim hakkımda yazan Yücel Erten’in ve ona yorum(?) yazan müritlerinin seviyesinde değilim. O nedenle yazarken zorlanıyorum. Aslında onların anladığı dilde  cevabım iki kelimeden ibaret. Ben o cevabı kendi içimde verdim. Şimdi o cevabı süsleyerek bu zavallı güruhu tarihe kaydetmeye sıra geldi.

Bu güruh isimleri ve titrlerine göre çok aşağı bir seviyede. Vereceğim örneklerden anlayacaksınız zaten. Hakaret ve küfür çaresizlik ifadesidir. Hakaret ve küfür eden kendini tarif eder, bir acz ifadesidir. Acz Kubbealtı lugatine göre insan ve hayvanın gerisi kıç sağrı demek. Acz aynı zamanda güçsüzlük düşkünlük demek. Bu nedenle hakkımda hakaret ve küfürler kişileri  tanımama yardım ediyor. Kişilikleri ortaya koyuyor. Bilirsiniz kötü söz sahibine aittir. Bu güruh en terbiyeli ifademle, düşkün.

Gökhan Akçura bir Yücel Erten güzellemesi yazdı. Ben de altına şunları yazdım:

Onlarca oyun değil 8 oyun vardı repertuvarında. Hepsi de sandıktan cıkmış gibi naftalin kokuyordu. Tekrar rejilerdi. Bütçesi özerk olmayan özerk olur mu? Kendisi bile şikayet etti kurum içindeki karar mekanizmasından. Yücel Erten sanatsal özerklik diye bir şey uydurdu. 8 oyunun 5'ini kendisi yönetti. Özerklik isteyen ekibine özerklik vermez mi? Kendi atadığı yönetim kurulunun kendisini atama yolunu açtı. Oyuncu seçimi davalık oldu. Davayı kaybetti. Bazı oyuncular mobbingden sikayet etti. Bazı oyuncuları kurumdan attılar. İzmir Şehir Tiyatrosu daha önce de kurulmuştu ama yaşayamadı. Yücel Erten kendine kurucu diyerek sanki ilk o başlatmış gibi tarihi silmeye çalıştı. Bu arada büyük gayretleri olan Özdemir Nutku'nun çabalarını görmezden geldi.

Dikkat isterim: Ben Yücel Erten’i muhatap almadım Beni görsün diye etiketlemedim. Gökhan Akçura’nın paylaşımına cevap yazdım. Yücel Erten kendi hakkında olumsuz yazanları bulup cezalandırmak olumlu yazanları da mükafatlandırmak istiyor. Bir tür giderayak hayata not bırakmak istiyor. Bırak o notları başkaları yazsın hakkında. Senin hakkında yazılanlar ruhunu rahat bırakmayacak hâle geldi. Yücel cevabını benim Gökhan Akçura’nın yazısı altındaki yorumumun altına yazmamış. Benim yorumumun fotoğrafını çekmiş kendi facebook sayfasında benim her cümleme(Benim yorumum 16 cümleden oluşuyor.) cevap vermiş.  Amacı belli: Kendi ‘evinde’ kendi müritlerini kışkırtmak. Onlar da kışkırtılmaya hazır. Yücel yazınca onlar da akılları ve dilleri yettiğince yazıyor. Yazdıklarını hocalarına beğendirme çabası var.

Bilmeyenler için özet yapayım. Yücel Erten kendini İzmir BB Şehir Tiyatrosu’na genel sanat yönetmeni seçtirtti.(Bilgehan Oğuz’un açıklamasını okuyun)  Sözleşmesine göre görev süresi üç yıldı. Üç yılın sonunda İzmir BB Başkanı Yücel Erten ile çalışmayacağını belirtti. ‘Ben kurucuyum ben sanat yönetmeniyim ben özerkim’ falan demesine aldırmadı  Yücel’i kapının önüne koydu. Yücel bunu hazmedemedi. Başkanın bu kararına ve bu kararı  bir bürokratı vasıtasıyla ileterek kendisini muhatap almamasına içerledi. Yücel maaşını İzbeton’dan alıyormuş. Yâni ilgisiz bir şirketten para kazanıyormuş. Sanatsal özerk(!) ama maaşını almaya gelince verene bakmıyor. Başkan’ın işine son vermesine neden içerledi anlamadım. Hem de üç yıl süresini Yücel’in kendisi koymuşken. Kazık mı çakacaktın? Kendini hint kumaşı mı sandın? Tapusunu mu aldın koltuğun? Sen gidersin başkası gelir. Geldi de. Sen kendi saygınlığını kendin kazanabilirdin ama kaybettin. Öyle yükseklerden atmanın yararı yok. Bak bir Başkan’ın iki dudağı arasında kaderin. Ne o öyle sanatsal özerklik falan? Çalıştı mı? Şimdi neredesin? Facebook’da. Özerlik laboratuvarı kurmuşsun. Ne oldu laboratuvara? Bu yazdıklarımdan özerkliğe karşıymışım gibi bir şey çıkmasın. Evet sanat özerk olmalı. Nasıl olacak? Genel Sanat Yönetmenini başkan tayin ediyor. Bizim ülkede Başkan atayacağı kişiyi de kendisi fısıldar o kişi önüne gelir.  Seni istemedi mi işten çıkarma yetkisi de onda. Üç yıllık sözleşmem var deme Başkan’ın istediği zaman gidersin. Finans kaynağını belirleyen de Başkan, senin maaşını belirlediği ve temin ettiği gibi. Tiyatro beğenilmezse Başkan suçlanır genel sanat yönetmeni değil. Tiyatro bölümleri birer müdürlük aslında. Bürokrasi çarkları işliyor. Ben istediğim oyunu seçtiğim için özerkim falan da deme. Özerlik idari finans ve sanatsal koşulları ile bir bütün. Bu nedenle herkes  oyun seçerken dikkat eder.  Yâni yazılı olmayan kuralları herkes tarafından bilinen bir oyun oynanıyor. Rahatsız etmezsen seni rahatsız etmezler. Yerinde kalmak için Başkan’ı da koruyacaksın kendini de.  Yücel’in repertuvarına bakın bakalım. Bunları bilmeyen bir genel sanat yönetmeni hayal kuruyordur. Yücel özerlik havarisi geçiniyor ama ülkeyi de bilmiyormuş meğerse. Azizname yerine Madımak yangınını, altın madenlerinde oynanan oyunları, İzmir depremini, kentsel dönüşümü anlatan bir oyunu oynasaydın da özerkliğini görebilseydik. (Hazır oyun bulamadınsa ısmarlasaydın. Muhsin Ertuğrul öyle yapmamış mı? Müritlerine göre sen de onunla eşitisiniz ya. :))   Metaforlara sığınarak tiyatro yapmayı herkes becerir. İzmir’de akademisyen tiyatrocu gençler var. Ben okudum bazı tezleri. Hangisine imkân tanıdın? Seyirci eğittin mi? Kurs yaptın mı?  Şimdi kahramanlığa soyunuyorsun. Kendinden bir tiyatro savaşçısı çıkarma telaşındasın. Süslü laflarla bu işler olmuyor. Sadece kendini ve müritlerini kandırırsın. Repertuvarına bak. Üç yılda tiyatro adına yaptıklarına bak. Oyun sahnelemek en kolay iş. Bunu birkaç senelik tiyatrocu da yapar. Senin felsefen neydi? İzmir’de tiyatroyu geliştirmek için gerekeni yapmadın. Gündem olan konulara dokunamadın.  4 milyonluk İzmir’de 35 bin bilet sattın diye tiyatro devrimi mi yaptın sanıyorsun? En önemli mesele saygınlığını paspas etmeden tiyatroda özerklik meselesine kalıcı bir çivi çakabilmektir. Sen paslı çiviyi yıkılacak duvara  çaktın.  Yaptırmadılar falan gibi mazeret ve bahanelere sığınma. Sen tiyatro camiasını ikiye böldün. Oysa toparlayıcı olman gerekiyordu.   

Yücel beklediğini bulamayınca kişisel bir travma içine girdi. Bu hem kendi hayallerinin kendine vehmettiği gücün palavra çıkması ile ilgili olduğu kadar ona hocam diyen müritlerinin gözünde de prestij kaybına uğramanın yarattığı şoktu. Yücel temper tantrum(öfke nöbeti) içine girdi. Temper tantrum çocuklar için yapılan bir tanımlama. Çocuk istediğini alamazsa kendini yerlere atar bağırır öfke krizine girer. Duygularla başa çıkamama durumudur. Yücel Erten 80’ine merdiven dayadı. Yaşlılık da bir çocukluktur. Bir fark var. O kendini yerlere atmıyor facebook’a atıyor. Orada tepiniyor. Saldırıyor hakaret ediyor. 80 yaşında birine yakışır mı? İşten ayrılan bir tek o mu var? Ülkede binlerce kişi işten atılıyor. Meslektaşlarına saldırıyorsun. Ayıp değil mi? Onurunla köşene çekilmen gerekirdi. Sen kendini  orta malı yaptın.  Bir sonraki aşama kafayı duvarlara vurma. O da yakındır.

Yücel’in bana cevabını burada verecek değilim. Arayan bulur. Bence palavra ama inananlara da ne diyebilirim ki.  Yücel’in huyu böyle: Yüksek sesle bağırınca haklı oldum sanıyor. Ağzından çıkanı kulakları da duymuyor. Hani duymamak için yüksek sesle bağırırlar ya öyle kulaklarını tıkayıp abuk sabuk  bağırıyor. Tenekenin de sesi çok çıkıyor ama teneke. Ben bana yazdığı cevabındaki kelime ve ifadeleri vereyim:

Ezik, kafası karışık, psikolojisi yırtık, yeteneksiz bir heveskar, çarpık çurpuk bir yorum, ağzının payını vereyim, sayı saymayı bilmiyor, sahte kadı, vicdanına biraz naftalin serpse de güveler yemese, hadsiz, kulaktan dolma papağan ezberi, salla kazan oynuyor, adıma yalan uyduruyor, abuk demogoji, cehaletin ve gericiliğin odaklarında, bikbik, ‘entellektüel’(nasıl yazılır bilmeyen bir gsy)  pozlarında, okuması yazması yok, köstebek tabiatlı, septik çukura çadır kurmuş, ‘fosseptik’(Doğrusu foseptik. Bunu da bilmeyen bir gsy) çukurunda, utanması yok, kavruk acemi, intikam ateşiyle yanan kindar, karanlık ve kıskanç ruhunun çöplüğünden üretilmiş çarpıtmalar, kurusıkı..

Bunlar Türk Tiyatrosu’nda önemli pozisyonlarda bulunmuş birinin sözleri. Ağzı ve beyni foseptik olmuş. Yaratıcılığı da çok düzeysiz. Ben yazılarımın üstünde bir gece uyurum. Sanırım Yücel kendi hakkında yazılanı görür görmez klavyenin başına geçiyor aklına eseni yazıyor. Kendini  kontrol mekanizması da yok olmuş. Ben özellikle tiyatroda ne dediğini bilmeyen kontrolsüz tiplerin yaptığı oyunları da seyretmek istemem. Yücel işte bu durumda.

Şu cümlesine özellikle dikkat edin:

CEHALETİN VE GERİCİLİĞİN DORUKLARINDA! BU LAFI İÇİN TİYATROCULARDAN ÇOK DAYAK YİYECEĞİNİ TAHMİN ETMEK ZOR DEĞİL BENDEN SÖYLEMESİ

Adamın bulduğu çözüm dayak. Müritlerine de yol gösteriyor. O öyle dediği için onu izleyen müritleri de eylem kuşanıyor. Bakın İBBŞT’da yönetmenden ‘sayılan’  Yıldırım Fikret Urağ ne yazmış:

“Merihli alıkların 8 maddelik Hayatları:

1- Dikkat çekmek için kıvranırlar. Ağız ishali olmuşluklarından gayrı dikkat çekici hiçbir meziyete sahip değillerdir.

2- Yazıyı değil, sadece başlığını okuyup, sazan gibi atlar ve avlanırlar.

3- Okumadıkları yazılar hakkında “hüküm” veren bu alıklar, izlemedikleri oyunlar hakkında da “çızıktırmaktan” hiç utanç duymazlar.

4- Dayak yedikçe mutlu olurlar, ne de olsa birileri onu görmüştür. Siz vurdukça onlar haz duyar. Dayak arsızıdırlar.

5- Yazmaları, çizmeleri, konuşmaları boş teneke tıngırtısıdır. Ama bunu hiç dert etmezler. Bomboş hayatlarını tüketip gidene kadar, tıngırdamaktan başka yapabilecekleri hiçbir iş yoktur.

6- Bu merihli alıklar, bu satırları okurken bile haz içinde “yarabbi şükür” iniltilerini tekrarlaya tekrarlaya kendilerinden geçerler.

7- Dönmekten başı dönen “uçan daireleri” infilak ettiği için aramızda yaşamaya devam edecek, ait oldukları gezegene hiçbir zaman geri dönemeyecek ve bu yüzden de gerektikçe bir iki “patak”la berhava edileceklerdir.

8-Geriye kalan en küçük kırıntılarından yeniden doğabilmek gibi bir özellikleri olduğu için, bölünemez hale gelene kadar bu döngünün içinde, ayak topu gibi ordan oraya “şutlanıp” duracaklar.”

Yazdıklarını hocası beğenmiş. Aferin Fikret geç otur sıfır.

Aklınca yaratıcılık(!) yapmış Melih Anık’dan aldığı ilham ile  ‘Merihli alıklar’ demiş. Yaratıcılığı bu kadar. Bir de süslü cümleler kurmaya  metaforlar yaratmaya çalışıyor. İki lafın birinde dayak patak var. Adamın anladığı şey bu.  Bu satırların adiliği ve seviye düşüklüğü adamı rahatsız etmiyor. Bu İBBŞT’da ‘yönetmen’. Hocası(!) ne yazarsa bu altına yanına bir şeyler yazıyor. Eksik kalmıyor yâni. ‘Hocası’nın avukatlığına soyunmuş. Hocası da buna ‘aferin’ diyor. Odun kesicinin hınk deyicisi o kadar. Benim yeteneksiz bulduğum bir yönetmen. Bu satırlar zaten adamın seviyesini gösteriyor. İzmir BB Şehir Tiyatroları meselesine bir atlayışı var sanırsınız bu İBBŞT’da devrimler yaratmış. Maaşını aldığı kurumda etkisiz eleman İzmir’e akıl yetiştirmeye çalışıyor. Hocası bana dayak tehdidi yapınca bu da topa girmiş. Benim için dayak arsızı, patakla berhava edilir diye yol gösteriyor. Sen body guard mısın?

Yücel Erten bu işte. Kendisi düşman bellediği insanları berhava etmek için müritlerini kışkırtıyor. Benim başıma bir şey gelirse bu ikisi sorumludur.

Baktılar pabuç pahalı(tehditin iki yıl yatarı var) Yücel Erten ‘Mecaz yaptım’ Yıldırım Fikret Urağ da ‘Kelime oyunu yaptım’ diye tevil yoluna saptı. Yücel ‘mecazı bilmeyen nesle aşina değiliz’ demiş. Ben mi  mecazı anlamayan nesildenim yoksa onun yaptığı tehditi herkes mecaz diye mi anlar? Kaldı ki sen, Yücel şimdi kaçamak yapıyorsun. Tehditi mecaz diye kılıflamaya çalışıyorsun. Yaşlarımız birbirine yakın. Ben çok iyi edebiyat okudum. Mecazı çok iyi bilirim ve tanırım da Yücel’i okuyan müritlerinden kaçının mecazdan haberi var? Baksana Yıldırım Fikret Urağ’a. Adam senin yazdıklarını genişletmiş. Ona anlat mecazı anlatabilirsen. Zaten kendi ağzınla mecazı bilmeyen nesli tanımadığını söylüyorsun. O tanımadığın nesil senin sözünle beni döverse kışkırttığın için suçlusu sen olmayacak mısın? Diğeri de(Yıldırım Fikret) hem beni ‘dayak  arsızı’ yapıyor hem de ‘gerektikçe(bir kere de değil) patak ile berhava ediyor’  hem de bana yazdığı  mesajın altına ‘sağlıkla’ yazabiliyor.  Komik ve ciddiyetsiz. Korku dağları bekliyor yâni.

Bu arada Yücel’in bir alkışçısı da sayılı eleştirmen. Yazdığı oyunları saydığı için sayılı, yoksa saygınlıktan dolayı değil.  İzmire gidip hocasının oyunlarını seyretmiş ve yazmış. Hocası bunu ağırlamış herhalde. Eee yenilen hurmalar…. Kervana o da katılmış benim hakkımda yazmaktan eksik kalmamış:

‘Bana da zamanında epeyce saldırısı oldu bu zat-ı şahanenin! Hiç bir vakit, olanı yazmaz, kafasında kurduğu hayali yazıya döker. Ciddiye alıp cevap vermek ciddi zaman kaybı, değmez.’

 Beni ilk gördüğü Maya Sahnesi’nde yanıma gelip ceketinin düğmelerini ilikleyip benim yazdığım eleştirileri çok beğendiğini söylemişti. O günlerde ‘İyi ki ben vardım.’  Sonraki zamanlarda yazdıklarım ona dokundu. Engin Alkan’ın tayfası oldu ve bana saldırmaya başladı. Arkasından gülündüğünü bilmiyor zavallı. ‘Amaaaan Yaşam işte’ denir arkasından. Kendisi ciddiye alınmadığı için herkes için en ağır(!) eleştirisi ciddiyet ile ilgilidir.  Bununla Harbiye Muhsin Ertuğrul'da bir oyunda yan yana düştük. Oyun boyunca telefonunu kurcaladı mesajlarına baktı. Oyunu seyretmekten çok telefonu ile meşguldü. Bunun eleştirileri köpük gibidir. Bunu okuyarak oyun seçmem. Onu eleştirmenden saymam. Yani ciddiye almam.

Ben bu yazıyı yazdığımda Yücel’in yazdıkları altına 42 yorum yazılmıştı. Geri kalanları tanımıyorum. Hepsi bana sallamış. Beklediğim şey: Bunlar hareket edebilen her organını sallar. En çok da başlarını sallar.  Hocalarının arkasından gider bu cahil sürüsü.  Zira hocalarından öyle örnek alıyorlar. Hoca dediğin olgun olur hazmetmiş olur saygı değer olur. Yücel bunları kaybetti. Geçmişini de karaladı. Zamanın onu karanlığa götürdüğünün de  farkında değil.

Bunlar yaptıkları işten de feyz almıyorlar. Kaba güç eksik uzuvları ikame eder. Sizin işiniz barbarlık, saldırı ve insanları sindirme. Bak Cyrano’ya.  Ama sizde ne gezer o incelik zerafet zeka.  ‘Olsaydı biraz nükte biraz malumatınız / Karşıma geçip bunları sayardınız / Ne yazık ki Cenabı Hak ihsan buyurmamışlar’

 

 Not:

Ey Yücel Erten,

1-Yazdığımı beğenmemişsin ama yazılanları da anlamadığın için(ne zaman ve hangi kafayla okuyorsun?) laf yetiştirmeye, tehditle ağız kapatmaya çalışıyorsun. Yazdıklarım senin hayat hikâyende kalacak. Muhtemelen şimdiye kadar yazılmayanlar da çıkacak ortaya. (Bak Bilgehan Oğuz) Bundan kaçışın yok.  Yazdıklarıma verdiğin cevaplar saldrıgan, seviyesiz ve kaçamak.  Üslubun düzeysiz. Beni tehdit ediyorsun. Sana yakışır mı diyemiyorum zira son aylarda seni daha yakından tanıdım. SANA YAKIŞIR. Bu yazım burada dursun. Bir gün işe yarar.

2- Yönettiğin Hırçın Kız’ı yazdım. O zaman eleştirmendim şimdi değilim öyle mi?

3- Meslektaşlarının gaz yediği Emek Pera’da prova yaptın. Seni uyardım. Senin prensiplerin kişisel çıkarlarının başladığı yerde bitiyor.

4- Pandemide zor durumda kalan tiyatrocu gençlere tiyatro yapmanız şart mı diye akıl verdin. Sen mi gençlere yol göstereceksin?

5-  Genel Sanat Yönetmenliği için aday olanlara sataştın. Sen kendini kgsy seçtirirken de haklarını yemiştin. Yeni Genel Sanat Yönetmeni’ni yerden yere vuruyorsun. Seni tiyatronun duayenlerinden biri olarak sayanlar var. Muhsin Ertuğrul ile eş tutan şaşkınlar var. Sen kimsin ki! Görüldü ki Muhsin Ertuğrul’un tırnağı olamazsın.  Sen gidince tiyatro olmayacak mı?  Bu ne hırs bu ne öfke!!!

6- İzmir BB Şehir Tiyatrosu’nda oynanan oyunların tekstleri bana geldi. Haberin yok tabii. İsim vermeyeyim. Çocuklara düşman olursun. Yâni beni ciddiye alanlar var. Değer verdiğim insanlar beni ciddiye alsın bu bana yeter. Sizlerin beni ciddiye almamanız benim için kayıp değildir.

7- Oyunlarını seyretmeme gerek yok. Benim gibi biri, paylaşılan videolardan anlar ne yapıldığını.  Repertuvardaki tüm oyunları okudum. Tüm repertuvarının kısa videolarını izledim. Bazı oyunları daha önce seyretmiştim.Yerinde seyrettiğim Deli Dumrul senin ‘bitmiş’ yönetmenliğinin yüz karasıdır. İstanbul’da seyrettiğim Hırçın Kız da tekrar reji idi. Yıllar içinde kendini yenileyememiştin. Mesela Azizname’yi bir daha seyretmem gereksiz. Seni tanıyorum. Azizname’yi sakız yaptın. İnsan daha önce 6 kere sahnelediği oyunu zaman içinde yenilemez mi? Hem Genco Erkal’dan sonra ilk kez onun yaptığı Azizname oyununa Azizname’95 ismini koyarken utanmadın mı? İzmir’de  ‘95’i  de atmışsın Azizname yapmışsın oyunu. Bir başka meslektaşın tarafından Türk Tiyatrosu’na kazandırılmış bir oyuna aynı isimle sahip çıkmaktan utanmıyor musun?

8- Geçmişini lekeledin. Giderayak Türk Tiyatrosu’na iyi örnek olamadın.  

9- Çık şu temper tantrumdan. Yeter bu edepsizlik ve terbiyesizlik.

Melih Anık