1 Mart 2022 Salı

Seyirciye Hoş Görünmek İçin Yapılmış Bir Oyun: Acting(Tatbikat Sahnesi)

 Elvin ve Erdal Beşikçioğlu’nu beğenirim. Beğenimin temelinde okuduğum ve dinlediğim  röportajları ve de tiyatro ile ilişkileri var. Tatbikat Sahnesi’nin web sitesinde yapılan açıklama beni onlara daha da yaklaştırır:

Devlet Konservatuvarı Tatbikat Sahnesi veya kısa adıyla Tatbikat Sahnesi, Türkiye’de çağdaş tiyatro anlayışının yerleşmesinde önemli etkisi olan bir  tiyatro topluluğuydu.

1940 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı’na bağlı olarak kurulan Tatbikat Sahnesi, 1949 yılında Devlet Tiyatroları’nın kurulmasıyla kapandı. Tiyatro, ilk çalışmalarını Carl Ebert ile yaptıktan sonra Muhsin Ertuğrul yönetiminde devam etti.

Devlet Tiyatroları’nın temelini oluşturan Tatbikat Sahnesi, Ankara’daki seyirciye çağdaş tiyatroyu tanıtarak bu konuda öncülük etmişti.

Ne var ki, 1949 yılında devlet tiyatrolarının kurulmasıyla kapanan Tatbikat Sahnesi, bu güne kadar devlet idaresine gelen siyasi partilerce, bu sanat okullarından mezun olan sanatçı adayları için mesleki kariyerlerini geliştirtecek, tatbik edecek bir imkan sağlayamamıştır. Bu ülküden yola çıkarak Tatbikat Sahnesi;

Nitelikli sanat beğenisini geliştirmek,toplumumuzun sanat yaşamına ve dünya sanat ortamına aktif bir biçimde katılmak, katkıda bulunmak amacından yola çıkarak kurulmuştur. Bu amaçla sahnemizde sergilenecek tüm performanslar üretim içinde öğrenim düşüncesini benimseyen, dünyayı doğru algılayan ve yorumlayan, özgür, yapıcı, yaratıcı, aydın, atak ve eleştirel bir bakış açısıyla uygulanmaktadır.”

Fazla söze gerek var mı? Kurulduğu yıldan(2013) beri Tatbikat Sahnesi’nin imzasını taşıyan oyun listesi de repertuvar yapımındaki titizliği gösterir. İyi oyunlar seçilmiş.

Bir Delinin Hatıra Defteri – Nikolay Gogol
Mezarsız Ölüler (2014) – Jean-Paul Sartre
Tüy Kalemler / Quills (2014) – Doug Wright
Woyzeck Masalı (2015) – Georg Büchner
Antabus (2015) – Seray Şahiner

An-Blink (2015) – Phil Porter

Aşk Aptalı (2016) – Sam Shepard
Hizmetliler (2016) – Jean Genet
Ceza Külliyesi (2016) – Franz Kafka
Tüy Kalemler / Quills (2016) – Doug Wright
1806 Laveyn (2017) – Süleyman Karaahmet
Gidion’un Düğümü (2017) – Johnna Adams
Woyzeck Masalı (2017) – Georg Büchner
Pal Sokağı (2017) – Ferenc Molnar
Delirium (2018) – Enda Walsh

Oksimoron (2018) – Robert Dubac
Bernarda (2019) – Federico Garcia Lorca
Takan Takana (2019) – Laurent Baffie
Muse / Bir esin perisi davası (2019) – Fadik Sevin Atasoy

Nina(2019)-Matéi Visniec

Fahrenheit 451(2021)- Ray Bradbury

Cehennem(2021)- Jennifer Haley

Acting(2022)- (Xavier Durringer)

 


Beşikçioğlu çifti ile tek yüz yüze karşılaşmam Gidion’un Düğümü oyunundan sonra oldu. Ayaküstü sohbet ettik. Mesafeli ama karşısındakine değer veren davranışlarını sevgiyle hatırlarım.  Gidion’un Düğümü’nde de  ufak gibi görünen ama büyük sonuçları olan bir ‘dokunuş’ yapmışlardı.  Elvin Hanım yönetmenin elindeki oyuna istediğini yapabileceği konusunda ısrarcı idi. O akşam eleştirilerim karşısında Elvin Hanım’ın nazik ama yerinden kıpırdamayan tutumunu anlaşmamış olsak da sevdim.

Ben tekst tutucusu bir seyirci/yazar  olmamaya çalıştım.  Rejisör yazarı aşabilirse aynı tekste anlamlı ve tutarlı bir elbise giydirebilirse neden olmasın! Bu noktada ‘aşmak’ kelimesini bilerek kullandım. Çünkü işin özü orada. Başkasının elbisesini bir gece giymek için borç olarak alıyor ve kendi zevkinize göre orasını burasını düzelterek kalıcı izler bırakıp iade ediyorsanız bu en azından elbisenin sahibine ayıp. Borç alacağınıza kendi elbisenizi kendiniz dikin. Ciddi oyun yazarları oyun hakkında sizden daha çok düşünüyor. Ben Tatbikat Sahnesi’nin başkalarının tekstlerinde  yaptığı bu radikal değişikliklere çoğunlukla anlam bulamadım. Acting’de de öyle oldu. Oyunu 'okuma' yerine kendi fikirlerine göre teksti  kullanmışlar.

Aslında değişmesi gereken ama değiştirilmeyen oyun isminden başlayayım. Oyunun özgün ismi ‘Acting’(2002). Topluluk aynen kullanmış. Afişte ‘olmak ya da olamamak’ da yazıyor ama oyun ‘Acting’ olarak tanındı. Türkiye’de Türkçe oynanan bir oyunun ismi neden (özel bir isim değilse) yabancı olsun? Tiyatro lisan ile yapılan bir sanat. O nedenle dile özen göstermek gerek. Bu telif hakkını elinde tutan ajanstan(Onk) geliyorsa daha önce oyun ismi değişikleri oldu. (Bana Bir Picasso Gerek) Yâni ben mümkün olacağını düşünüyorum. Sen ne derdin derseniz aklıma gelenler şunlar : Oyuncu, Oyuncu Olmak(Yoksa Olmamak mı?), Hamlet Oyuncusu, Sahne mi TV mi(kötü), Dolandırıcı(Dolandıran) Oyuncu ama hiçbir şekilde Acting değil.  

Yeri gelmişken şunları da yazıda kaydedeyim. Oyunun özgün dildeki hâlini bilmiyorum. Ama Türkçe söyleme(Cem Şahin) anlamında düzeltilmesi gerektiğini düşündüğüm birkaç noktayı belirteyim:

‘Uzun zamandır mı buradasın?’ Bence ‘Uzun zamandan beri mi buradasın?’

‘Bir sürü staj yaptım’ Bence ‘Çok staj yaptım’

‘Yüznumarada okurdum’ Bence ‘Helada okurdum’

‘Sigaradan bir fırt çekmek’ Bence ‘Sigaradan bir nefes çekmek’

Tatbikat Sahnesi ile diğer gözlemim Türk oyunu oynamamaları. Sanıyorum Elvin Hanım İle Erdal Bey DT’da oynadıkları Türk yazarlarına ait oyunların kendilerine yettiğini düşünüyorlar. Belki de yukarıdaki alıntıladığım hedeflerine bakınca Türk Tiyatrosu’nda ‘çağdaş oyun’ bulamıyorlar. ‘Dünya sanat ortamına’ yerli oyunlar oynayarak ‘aktif’ katılacaklarını katkıda bulunacaklarını düşünmüyor olabilirler.(yabancı oyunları içeriden okumak da bir katkıdır ama yapılmış mı?) İyi de 2013’den bu yana bu amaç gerçekleşmiş mi? Tanınmasını daha çok  Erdal Beşikçioğlu’nun dizide canlandırdığı  ‘yerli-milli’ role borçlu olan bir topluluğa seyircinin  yabancı oyunlara rağmen ilgi göstermesini nasıl açıklamalıyız? Seyirci Erdal Bey’i görmeye geliyor oyunlar umurunda değil mi diyelim? O zaman seyircinin 'nitelikli sanat beğenisini' geliştirmek hedefi nerede kaldı? Oyunu seyrettiğim akşam seyirci g.te b.ka s.ke güldü patlatılan şampanya mantarının salona uçmasını köpüklerin sofitaya yükselip aktörün başına düşmesini alkışladı.  Pasta savaşını sevdi. Çevremde en az on kişi oyun süresince telefonları ile meşgul oldu ve oyun sonunda ayağa fırlayarak çılgınca alkışladı.  Bu seyirci mi eve gittiğinde ‘geceleyin sigarasından bir fırt çektiğinde, tekrar oyunu düşündüğünde oyuncu/oyun aklından çıkmayacak öyle ki konuşamayacak kadar… Anca o zaman “vay amına koyayım ne kadar iyi, nasıl da inandım nasıl da etkiledi, bayağı iyiymiş”(oyundan Robert) mi diyecek? Peki ne kalacak bu oyundan? Cinsel küfürler, şampanya pasta ve trans birey. Bu mudur?

Tekstte Horace’ın(Ahmet Melih Yılmaz) cinsel kimliğine dair bir ima yok. Aksine diş fırçalarından cinayet bıçakları yapan /satan 'Marsilyalı' Horace  tekstte şöyle geçiyor:

GEPETTO – Hiç. Hakkında söylentiler var ama gerçeği sahteden ayırt etmek imkânsız. Suskunluk yasası, omerta. Çözülmemenin en basit yolu susmaktır. Onun için; La Canebière karın deşeni, Castellane boğazlayıcısı, Calanques kasabı, Marsilya Limanının boğaz keseni, Panier tetikçisi, kuzey mahallelerin katliamcısı, Saint[1]Charles mumyacısı, Opera'nın seri katili, Parislileri kazığa oturtan diyorlar. Hatta söylentiye göre, havalandırmada fanatik taraftarlardan biri “PSG, Paris’in Sahadaki Gavatları”  dediğini duymuş. Ama bunların hepsinin bir efsane olmamasından pek emin değilim. Olympique Marsilya'nın  intikamcısı evet; çılgın pizzacı, Gaëtan'ın sağ, Zampa'nın sol kolu da, bütün bunlar gerçek. Görüyorsun işte korkunç şeyler  Marsilya doğumlu bir mafya babası. Anlatıyorum kılını bile kıpırdatmıyor. Onunla gerçeği öğrenmek imkânsız, sanki tüm bu olaylar onu alakadar etmiyormuş da aklından geçip doğruca duvara gidiyormuş gibi. Böyle olduğuna bakma, aşırı hassastır. Bir gün bir sinek ezdim amına koyayım, ağlamaya başladı. Kendime dedim ki; Gepetto bu sinekle hayatının en büyük mallığını yaptın. Boğazıma bir diş fırçası geçirip de hiç uyanamamaktan korktum. Ama onun dışında çok iyidir, bana hep kendi yoğurdunu verir. Emin olduğumuz tek bir şey varsa o da...

ROBERT – Marsilyalı olması.

GEPETTO – Aynen, özbeöz Marsilyalı. Korsika-Sicilya-Yunan-Katalan Marsilyalısıdır. Sapına kadar. Tek başına bir efsane.”

Yönetmenler(Elvin Beşikçioğlu ve Erdal Beşikçioğlu Y.Yardımcısı: Selin Tekman) bu diyalogu kesmiş. ‘Şitrih(budama) yapmışlar’ yâni. Horace’ın trans birey olmasının tek bir nedeni kalıyor. Oynayan oyuncunun trans birey olması ve Beşikçioğlu çiftinin diziden de tanıdıkları bir oyuncu arkadaşa iş vermek istemeleri olabilir. Benim Beşikçioğlu çiftini sevmeme bir neden daha oldu ama oyunun yorumunu beğenmedim. Bence ‘Marsilyalı’ Horace tiyatroya gönül vermiş iki kişi için içeriden bir tehlikeyi  riski temsil ediyor. (72.Koğuş'taki Kaptan hep aklımda.O da az konuşur.) Horace’ın oyun sonunda ‘değişimi’ koğuşta yaratılan tiyatro sahnesinin onu bile etkilediğini gösteriyor. Ama sahnedeki  Horace bu imkanı ortadan kaldırıyor.  Ayrıca sahnedeki Horace’ın  cinayet âleti yapacağına inanmadım.  Horace tekste göre  dövme mürekkebi de yapıyor. Yönetmenler onu ve parmakların üstüne (her bir parmağa bir harf: t..o.. b.. e.. or.. not.. t..o..b..e..) yapılması hayal edilen ‘to be or not to be’  dövmesi diyalogunu da budamış. Hamlet’ten bahsedilen bir oyunda eksiklik değil mi? Pastalı şampanyalı sahneden daha elzem bence.

Sahnedeki şampanyalı pasta fırlatmalı sahne ise yönetmenlerin buluşu. Zorlama bir kutlama olmuş. Horace’ın kostüm değiştirerek dolaşması önü perdeli ranzanın arkasına saklanması oyunu dağıtıyor. Gereksiz yoruma neden oluyor. Sahnede Gepetto’nun o perdenin arkasına gidişi de çok ucuz. Ben Horace’ın ‘sağlam’ bir mafya olmasını tercih ederdim. Bu hâliyle oyuna katkısı yok. Yâni yönetmenler yazarı ‘aşamamış’.

Gardiyan rolü kaldırılmış. Hiç değilse ses olarak kalsaydı. (Kameralarla koğuş izleniyor ve Gardiyan dışarıdan müdahale ediyor gibi.)  Zira onun söyledikleri 'dışarıdan görünüşü' temsil ediyor. Ayrıca son repliğe de açılan bir parantez olurdu.

'Go to the fucking point'(sadede gelmek) ilki budanmış. ikincisi yerinde. Çehov'u hatırlatmam gerekli mi? 

Yazar oyunun başına “Gepetto ile Robert palyaçodur ve kırmızı palyaçonun beyaz palyaçoyla oynadığı gibi oynarlar” diye yazmış.  Çevirenin notu şöyle: “Beyaz palyaço; güzel, şık, havalı, muzip bazen de otoriterdir. Kırmızı palyaço ise tamamen densiz, sakar olup her türlü şaklabanlığa soyunur. Kırmızı iyi niyetli olmasına karşın beyazın işini sürekli baltalar.” Aklınıza hemen ne geldi? Hacivat Karagöz veya Kavuklu Pişekâr değil mi? Teksteki nota rağmen yönetmenlerin buna hiç dokunmamaları üstüne gitmemeleri topluluğun repertuar seçimi ile tutarlı. Doğru mu? Bence yanlış. Ayrıca  yurt dışında olabilir ama yurt içindeki hapishanelerde bira içilmesi normal mi? Yönetmenler üstüne şampanya eklemiş.  Bir yabancı oyunu Türk seyircisine sunarken onun algıları ile uyum içinde olmak bir tür uyarlamaktır. Bira ve şampanya oyuna HİÇBİR şey katmazken oyunda tutmak gereksiz. Teksteki Horace’ı silip atarken tedirgin olmayan yönetmenler birayı atamamış.  Oyunda Gepetto’nun çırıl çıplak iki ayağı üstünde kalamaması ve yatağın arkasına saklanması nasıl bize özgü bir şey ise diğer ayrıntılarda da yerel değişiklikler yapılabilir. Ayrıca sahnedeki trans birey Horace yerine kalıplı ve mafya suratlı Horace’ın teksteki gibi sırtına konulan beyaz çarşaf ile heykel yapılması oyuna başka bir boyut katardı diye düşünüyorum.  

 Gelelim tekste.

İki kişinin(Gepetto ve Horace) yaşadığı koğuşa yeni bir mahkûm(Robert) gelir. Gepetto eski bir dolandırıcı Horace ‘Marsilyalı’ dilsiz Robert eski bir oyuncudur.  Eskiden beri oyuncu olmak isteyen Gepetto Robert’in kendisini oyuncu yapmasını ister. Robert oyunculuk öğretirken geçmiş ortaya çıkar. Bir nevi arınma(katarsis). Tiyatroya da çok uygun. Konu kısaca bu.

Gepetto malûm Pinokyo’nun ustası babası. Robert ‘Oyuncular oyun hamuru, kukladır’ diyor. Tiyatro kokusu aldığım tekstte kafama takılan husus  dolandırıcı  Gepetto’dan  tiyatro oyuncusu çıkarma girişimi. Bence tiyatroya saygı değil. Yanlış algıları körükleyecek bir husus. Televizyonun reddi tiyatronun yüceltilmesi oyunun tanıtımında yazdığı gibi ‘TV programlarına ağır bir eleştiri’ yok oyunda. Hele bu yorumda seyircinin anladığını da sanmam.  Tiyatro oyuncusu olmak isteyen Gepetto’nun ‘Televizyondan suratıma denk geleceği o dakika için yaşıyorum’ demesi  Robert’in tv yapımcısı ile yaşadıkları tiyatronun karşısında televizyonun sapasağlam durduğunu göstermiyor mu? Koğuştaki televizyona gösterilen tepki aslında kişisel hesaplaşmalar düzeyinde kalıyor.   Oyunun sonu da yönetmenlerin buluşu ama teksteki sahneden daha etkileyeci değil. (Yazarı aşamamak) Ama en önemli bulduğum eksiklik oyun rejisinin bizim geleneksel tiyatromuz üzerine kurulmamış olması. Oradan çıkarak seyirciye ne hatırlatmalar yapılabilirdi. İşte o zaman yazar aşılmış derdim.

Oyunda kullanılan müziği(The Eye of The Tiger) de gereksiz ve tutarsız bulduğumu söylemek zorundayım.(Anlıyorum 'Gün gelecek, gün gelecek ve kapı benim için çaldığında o kapının arkasında hazır olacağım, bir boks şampiyonundan daha da hazır.' repliğinden yola çıkılmış. Tekste Maria Callas da var ayrıca ama sahnede yok.)  Oyunun ruhunu ben başka türlü 'okudum' Her oyunun bir ruhu var. Bu müzik ruhu yok ediyor. Gepetto’yu Rocky’e  bağlamak rejiye hareket  getiriyor ama bu Gepetto’nun replikleri ile yorumu arasında kalmasına neden oluyor. Gepetto naif bir hayalperest. Hamlet rolüne ip atlayarak hazırlanmak bana doğru gelmiyor.  Oyunun ışık tasarımı(Varol Tüfekçi) bence kötü. Karanlığa eğilimli bir tasarım var. Karanlığın bile ‘aydınlık’  bir tasarımı olmalı sahnede. Bu tamamen karanlık. Tekste(sahnede yok) bir sahnede Robert havaya seyirci kafaları çiziyor. O (salondaki) seyirci kalabalığı ekrana yansıtılabilirdi ya da sahneye gölgeler hâlinde düşürülebilirdi.  Kostüm tasarımı(Tatbikat Sahnesi) Horace'ın giydiği kıyafetlere odaklanmış defile gibi. Başka işlevi yok.  Dekor(Barış Dinçel) iş görür.  Televizyon ekranının Horace’ın yatağına bağlı olması sadece arkasını görmemiz ve sesleri duyuyor olmamız  teknik bir nedenden kaynaklı olabilir belki ama bir fırsatı heba etmek anlamına geliyor. Televizyon ekranı pek çok şeyi  yansıtarak daha işlevsel kullanılabilirdi. Horace’ın imal ettiği cinayet âletini gösterebilir, Gepetto’nun televizyon’dan öğrendiği film ve karakterleri yansıtabilirdi. Dekorun kuruluşu ve  arkasının ve sofitanın  açık olması sesleri dağıtıyor ve salonda anlaşılma sorunu yaratıyor. Robert(Erdal Beşikçioğlu) ve Gepetto’yu(Fatih Sönmez) oynayan oyuncuların mırıl mırıl konuşmaları insanı yoruyor.  Oyunculukları aldım kabul ettim. Bence sıradan ‘görev tamamlanmıştır’ seviyesinde. İnsanı itmiyor ama oyuna bir şey  katmıyor da. Bu tekst için fazlası gerekir miydi? Bence  evet.  

Acting seyirciye hoş görünmek için yapılmış bir oyun. Orta ve altı seyircinin beğenisini baz almış. Bu Tatbikat Sahnesi'nin 'nitelikli sanat beğenisini geliştirilme' hedefinden çok uzakta bir sahneleme. Tekst 'harcanmış'. 'Seyirci' de harcanmış. 

Oyun evime en fazla 500 adım mesafede CKM’de idi. Bu zamanda Kadıköy’e inmiş hele hele Bakırköy’e gitmiş olsaydım çok acınırdım. O kadar fedakârlığa değmez diye düşünüyorum.

Melih Anık


not 2 Mart 2022 -1

Oyunun yönetmenlerin Erdal Beşikçioğlu'nun canlandırdığı Robert şunları söylüyor:

"Aslında tekstsiz bir oyuncu oyuncu bile değildir figurandır silüettir. Asıl Tanrılar yazarlardır.Yazarlar olmadan oyuncular da olmaz.Onlar olmadan yarattıkları dünya yok" 

Tatbikat Sahnesi yöneticilerinin bu replikleri odalarının en özel köşesine yapıştırmalarını dilerim.

not 2 mart 2022 - 2

Dünyada trans bireyler ile olmayan diğer mahkumların bir arada tutulduğu cezaevi koğuşları var mı?

22 Şubat 2022 Salı

Kendi Yıldızının Peşinde: Samanyolu’nu Bilir Misiniz?(Davran Tiyatrosu)

Salgın  hayatımızı değiştirdi tiyatro seyir alışkanlıklarımızı da. Maske ile oyun seyretmek kolay bir iş değil. Bu nedenle benim gibi seçici olanlar için zorluğu göze alıp oyun seyretmek daha da ince eleyip sık dokunan bir iş oldu. “Samanyolu’nu Bilir Misiniz?” tüm zorluğa rağmen -oyun daha düşünce aşamasında iken- az oyundan oluşan seyretme listeme girmişti zaten.

Seyirci için zor olan tiyatro yapanlar için daha da zorlaştı risk oldu. Çoğunlukla tek oyunculu genellikle az oyunculu oyunlar alelacele kotarılıp sahneye çıktı. Minimal dekor kostüm müzik gerekçelerden nasibini aldı.  Tiyatronun sanat yönü ikinci plana itildi. Ticari yön ağır basmaya başladı. Gelen son elektrik zamları ve başını almış giden enflasyon yüzünden salon kiraları ile masraflar ve bilet fiyatları arttı. Tiyatro yapıcılar oyunlarını sahneleyememe endişesi ile iki arada bir derede kaldı.

İşte böyle bir zamanda Cem Davran yeni bir tiyatro kurdu.  Zira o içindeyken de dışındayken de Muhsin Ertuğrul Hoca’nın ‘Yarın kıyamet kopacağını bilsem bugün tiyatro açardım’ sözünü ilke edinmiş bir Dârülbedâyili. Yeni bir oyunu sahneleme heyecanı ile doluydu. “Samanyolu’nu Bilir Misiniz?“ âdeta tiyatro perisinin  sandığından çıktı ve iki yakın arkadaş provalara başladı.

Bu zor günlerde Davran Tiyatrosu tiyatroya saygısının gereği olarak her şeyi kuralına göre yapmış. Bunu oyun künyesinden anlamak mümkün. Dekor kostüm müzik afiş tasarım ehil ellere verilmiş. Tiyatro yapma felsefeleri aynı ‘ocak’tan beslenen iki iyi oyuncu bir araya gelmiş. Sahnede birlikte uyum içinde çakan elektriği hissediyorsunuz. Sevilen bir işi yapmanın huzuru ve heyecanı sahneden taşıyor. Seyredene keyif veren bir oyun tiyatronun büyülü dünyasına katılmış oldu. Bu yazdıklarım sıradan şeyler gibi gelmesin. Tiyatro yaşasın isteniyorsa bu heyecanın capcanlı olması ve  tiyatroyu var eden tüm disiplinlerin de birlikte yanması lâzım. Davran Tiyatrosu her şeyi kendi mutfağında yapar çatar sahneye koyardı. Bu satırlarla size öneriyorum: Tiyatroyu yaşatmak için ayrıntılara bakın.  Değeri hak edene verin. Doğru oyun seçin.

Samanyolu’nu Bilir Misiniz’i provalar başlamadan okudum. Konuyu anlatmak işin tadını kaçırır diye ayrıntıya girmek istemiyorum.  Savaş sonrası eve dönen asker teması Alman edebiyatında işlenmiş konulardan biri. Kapıların Dışında(Wolfgang Borchert) öyle bir oyundur. Kendisi de savaşta yaralanmış olan Karl Wittlinger(1922-1994) olayı karamsar anlatmamış. Savaştan dönen asker kendini ‘samanyolu’nda buluyor samanyolundan gelmiş gibi hissediyor. Bu ayrıca onun içine döndüğü toplumda içine düştüğü yabancılaşmayı(‘uzaylı/Fransız’ olma hâlinin de) bir ifadesi. Samanyolu metaforu bir tek soru üstünde kuruluyor: Herhangi bir Alman(yurttaş) ülkesinin savaş suçlarından ne kadar sorumludur? Toplum ona kucak açmazsa o kendi yıldızını bulur ve kendi samanyoluna doğru yolculuğa çıkar/çıkmak zorundadır. Bir de karşısında ‘dünyanın onu  anlamadığı  dünyayı anlamayan’ biri daha çıkarsa işte o zaman bu oyun ortaya çıkar. (Zaman zaman Küçük Prens’i(Exupéry) hatırlamam sadece benim algım değil (herhalde))

Oyunu seyrederken Meyhaneci Salvatore’nin sözlerini kaçırmayın:

Senin yıldızında bir insan aptal olabilir. Ama ne çıkar ! Aptallara da ihtiraç vardır. Halbuki yeryüzünde aptal olarak kalamazsın. Herkes gibi okula gitmen gerekir. Senin yıldızında bir insan akıllı olabilir. Bu herkesi memnun eder. Akıllı insan herkesin malıdır. Halbuki yeryüzünde kıskanılır. Senin yıldızında iyi insana karşı herkes iyidir. Halbuki yeryüzünde iyi insan iliklerine kadar sömürürülür mahvolur gider. Halbuki yeryüzünde kötü bir insan yok edilir zindanlara atılır. Senin yıldızında rüşvet vermek yoktur çalmak yoktur yalan söylemek yoktur. İyi adetler iyi bahaneler vardır. Halbuki yeryüzünde insan yoktur insanlık vardır. Hepsi birbirine benzeyen büyük bir sürü. Etrafına duvar çekilmiştir. Korku duvarı. Büyük sürüyü takip etmeyen her şeye karşı korku duvarı. Sürü kendinden olmayanları hapsetmek için bir takım yerler kurmuştur. Kötüler için hapishane iyiler için güçsüzler yurdu. Alalade olmayan insanlar için  tımarhaneler. Anlıyor musun beni? İçinde oturmak istediğin yeri seçebilirsin.” (Tercüme Sevim Özakman)

 Zamanımızda dünya savaşları (henüz?) yok ama insanın yaşama ve  hayatta kalma uğraşısı savaş gibi.  Yaşadığımız dünyada sanki gökten düşmüş gibi sandığımız insanlar ile karşılaşırız. Onlar bu dünyanın dışından gelmiştir. Kötülükler içinde bile dünya onları kirletemez. Aksine onlar duruşları saflıkları ile çevrelerini etkiler size yıldızınızı buldurur. Anlarsınız ki ‘Yıldızlarımız ancak biz onları fark ettiğimizde parlar’ Bunları aklınızda tutarak seyredin oyunu.

Oyun seyretmeden teksti okumanın yararını gördüm bu kez de. Epilog farklı bir dramaturjik okumayla değiştirilmiş. Çok da iyi olmuş. Özgün metinde Başhekim ile Doktor arasında geçen diyalog Başhekim’in monoloğu olmuş. Bu  oyun ‘okuma’sına bayılacaksınız. Oyunun komedi olduğuna ikna olacaksınız. Epilog ile birlikte  oyunun son repliğine katılan farklı bir algı ve anlam aklınızı karıştıracak mı bilmem.   

Cem Davran ve Hakan Gerçek mükemmel oyunculukları ile oyun başlar başlamaz sizi avuçlarının içine alıyor oyunun bir parçası yapıyor. Siz de böylesine dolu dolu ‘tiyatro kokan’ dünyanın gönüllü esiri/oyuncusu oluyorsunuz. Müziğin(Uğur Akyürek) sanki bir luna park görüntüsü içinde tetiklediği hayal dünyası, gerçekliği fantastik bir boyuta getiriyor onunla uyumlu ve çok başarılı dekor(Barış Dinçel) ve kostümler(Başak Özdoğan) ile  ara sıra ‘çakan’ müzikle vurgulanan anlar sizi bir rüya âlemi içine alıyor/hatırlatıyor diyebiliriz belki de. Müzik çok tanıdık ama shazam’da aratanlar benzerini bulamamış. Her bir ayrıntı olması gerektiği gibi.  Dekoru kuran iki ‘hasta’(Kürşat Dıvarcı ve Ali Davran) atmosferi tamamlıyor.  Oyunun tüm ögeleri aynı akıldan çıkmış bir bütünlük içinde.

Oyun epik ama dramatik gerçek ama fantastik bir dünyanın içinde yol alıyor.  O dünyada ‘Her yeni gün Allahın yaratıldığı ilk gün gibidir. İşlediği suçu hatırlamayan biri cezalandırılmaz. Akıllı insan herkesin malıdır. Her insanda Tanrıdan bir parça vardır. Yaşayıp hiçbir şeyin farkında olmadan ölmek her şeyi bilip yavaş yavaş ölmekten iyidir.

Samanyolu’nu Bilir Misiniz’i seyredin. Kendi yıldızınızı fark edersiniz( kimbilir?)

Melih Anık


not: Fotoğraflar Davran Tiyatrosu ve Cem Davran'ın sosyal medya hesaplarından alınmıştır.

11 Ocak 2022 Salı

Ozan Ağaç'tan Cesur Bir Komedi: Hediye(Tek Perde Oyuncuları)

 


Ozan Ağaç’ı Mayıs 2011’de Kısa Oyunlar Festivali’nde seyrettiğim oyunlarla
tanıdım. O günü anlatan yazımın içinde onun hakkında şunları yazmışım:

Gecenin dikkati çeken isimlerinden biri Kerem ile Şirin (Ceren Menekşedağ-Serhat Yıldız),Ferhat ile Aslı (Melda Narin- Ozan Ağaç), Leyla ile Mecnun (Evrim Akbayırlı ,Yiğit Pakmen, Suad Abdullah) Aşk3lemi’ni yazan Ozan Ağaç idi. “Genç” soluklu bir üçleme yazmış Ozan Ağaç. Esprili bir dili var. Yaraların kabuklarını kaldırmaya meraklı. Biraz asi biraz alaycı. Yeni kuşak dilini kullanıyor ama geyik muhabbetinin sınırlarını zekice zorluyor. Dikkat edilmesi gereken bir yazar. Ceren Menekşedağ ve Melda Narin’in iyi oyunculukları dikkat çekici. ( https://melihanik.blogspot.com/2010/05/kastda-kadkoy-sanat-tiyatrosu-3-15-ksa.html )

Hemen arkasından 27.Genç Günler’deki oyununu seyrettim. Oyunu yazdım.. Oyundan bir bölümü paylaşıyorum:

İBBŞT tarafından düzenlenen 27.Genç Günler(2011) kapsamında Avamgarde Tiyatro Topluluğu’nun Eleman Aranıyor isimli oyununu seyretme nedenim oyunun yazarı Ozan Ağaç.

Ozan Ağaç’ı tanımam geçen yılki(2010) Kısa Oyunlar Festivali..  Festivalde sunulan 3 kısa oyun ona aitti. O oyunlarından hatırımda kalan ironik bir dil ve geniş hayâl gücü idi. Bu yıl onun bir oyununun programa alındığını öğrenince oyunu seyretmek istedim.  

Ozan Ağaç  gene hayâl gücünü ve ironik dilini kullandığı bir oyun ile sahnedeydi ancak bu kez seyredeni şaşırtacak bir konuyu ele almıştı. Eleman Aranıyor hassas ve zor bir konuyu işliyor. Hassasiyeti yanlış anlamalara ve yorumlara açık; zorluğu ise konunun altında çok derin bir felsefe ve birikim olmasından.  Tanrı, şeytan, cennet, cehennem , dört büyük melek oyunun içinde. Oyunu anlatmak seyir tadını kaçıracak o nedenle oyunun ele aldığı konunun çerçevesini çizmek bana daha doğru geliyor. https://melihanik.blogspot.com/2011/07/ozan-agactan-eleman-aranyor-avamgarde.html )

İlk yazımdan itibaren Ozan Ağaç ile başlayan arkadaşlığımız sürüyor. Ağaç ara sıra yeni oyunlarını okumam için gönderiyor. Telefonda sohbet ediyoruz. Onun kaleminde beğendiğim özellikler zaman içinde olgunlaşarak yazar karakterini belirledi. Hediye işte o oyunlardan biri.

Yapımcı bir arkadaş oyun arıyordu. Ozan Ağaç’ı tavsiye ettim. Eleman Aranıyor önerdiğim ilk oyundu ama 2011’de sahnelenebilen bir oyunun 2021’de nasıl karşılanacağından emin olamadım. Hediye de olabilirdi. Yapımcı ile yazar Hediye’de  karar kıldılar. Oyunun yapımcı sorumluluğundaki süreci çok sancılı geçti. Sonunda Ozan Ağaç ve arkadaşları yapımcının verdiği sözleri tutmayışı tolerans sınırlarını aştığı için büyük bir fedakârlıkla çıkardıkları oyunu ve  onca emeği çöpe atmamak için  kendi başlarına yollarına devam kararı aldı. Tek Perde oyuncuları adı altında yollarına devam ediyorlar.

Bu arada Ozan Ağaç bir özel kanalda Seyyar isimli 10 bölümlük dizinin senaryosunu yazdı baş rolde oynadı. Biz özellikle ilk yedi bölümü severek ve merakla bekleyerek izledik. Orada da yapımcı işe karıştı(Tahmin. Yönetmen değişti mesela.) ve son üç bölüm bildiğimiz sakız gibi uzayan bir dizi hâline geldi. Bu da başka bir yapımcı!!!

Ozan Ağaç ve arkadaşları şimdi Hediye’yi yaşatmak için var güçleriyle çalışıyorlar. Fikrim odur ki Hediye piyasada ‘oyun’ diye yapılan pek çok işten daha iyidir. Öncelikle tekst  Ozan Ağaç’ın zeki ironik diline sahip. Dialoglar akıcı. Espriler ince. Deli dolu bilinçli bir kontrolsüzlükle yükselen hikâye olgun bir sona bağlanıyor.

Oyun (özellikle fantezi dünyasında yaşayan  zihinlerden) geçmesi olası bir konuyu işliyor. İlişkilerde cinselliğin tüketilmesi ve yeniden canlandırılması bazılarına ‘absurd’ gelebilecek ama cesur bir bakış açısıyla anlatılıyor. Müge Cem’e 35.doğum günü için unutamayacağı bir hediye veriyor. Amacı hediyenin  birlikteliklerini renklendirmesi ve sağlamlaştırması.  Niyet iyi ama hediye sıra dışı. Bu arada halının altına süpürülmüş konular da ortaya çıkıyor. Oyun sonunda herkes için âdeta bir katarsis(arınma) iyileşme yaşanıyor.

Ben komedilerde seyirciyi dinlerim. Tepkiler nasıl? Seyrettiğim gece (ki bugün salgın  koşullarında salon doluya yakındı) seyirci esprileri zamanında aldı ve kahkahasını saklamadı. Ben bile tekstini bildiğim bir oyunda o kahkahalara katıldım. Yönetmen Zuhal Acar teksti iyi okumuş ve gelişmesine uygun dönüm noktalarını tempoyu ayarlayarak suskunlukları kullanarak ve  yerinde mizansenler yaratarak vermiş. Üç oyuncu (Burak Can Aras, Melda Narin Güler ve Sude Yazıcı) komik olmaya çalışmadan durumun  komedisini ortaya çıkarmaya yönelik  sempatik sıcacık oyun çıkarıyor. Melda Narin’deki potansiyeli 2011’de görmüş olmaktan mutluyum. Ozan Ağaç hakkında da yanılmadığımı görmek iyi hissetmeme neden oluyor.

Oyunun dekoru hakkında söylemek isteyeceklerim oyuna katkısından(ki işlevsel ve olması gereken gibi) daha ziyade kısıtlı olanakları olan bir topluluğun dekoru var etme çabaları ile salondan salona taşımada ve kurmada yaşadıkları fedakârlıklar. Sanıyorum pek çok tiyatronun başında olan dert. Tiyatro yapmak bu kadar zor olmamalı. Yapanları alkışlamak gerekiyor.

Hediye gülerek iyi vakit geçireceğiniz eğlenceli, zamanınıza ve tiyatro için yaptığınız maddi manevi fedakârlığa hayıflanmayacağınız bir oyun. Bugünlerde seyirci olmak da fedakârlık istiyor çünkü. Tedbirinizi alın oyunu  seyredin.

Melih Anık

2 Ekim 2021 Cumartesi

Sosyal Medyada Yazışmak Gayya Kuyusuna Düşmektir

 

Sosyal medya herkesin fikirlerini ortaya attığı bir yer. Geçen gün bir tiyatro oyuncusu ile aramızda geçen konuşmayı paylaşacağım. Aralara düşüncelerimi yazacağım.

Şöyle bir paylaşım yapmıştım:

Melih Anik  : Seyretmek istemeyeceğiniz oyun nedir diye sormuştum bir kaç gün önce. Tabii ki tiyatro camiası cevap veremez. Yârin zülfünden korkarlar. Benim listemde Azizname(Y.erten) ve Tarla Kuşuydu Jüliet(içinde engin alkan olan) var.

Buna gelen cevap ve devamı aşağıda:

OYUNCU: Tiyatro camiası derken bütün herkesi zan altında bırakıyorsunuz..Kendi adıma o sorunuzu görmedim, görsem Nalınlar, Çil horoz,Derya gülü gelirdi ilk olarak aklıma...

( Nalınlar ve Derya Gülü  Necati Cumalı’ya Çil Horoz Oktay Rıfat’a ait. Yazarları öbür diyara uçmuş. Şu anda da bu oyunları oynayan bir tiyatro yok. Oyuncu bana cevap vermiş gibi yapıyor ama benim verdiğim CANLI örneklerin benzerlerini söyleyemiyor. Olabilir. Şu sırada onun için  öyle bir oyun yoktur ama ‘zan altında bırakıyorsunuz’ ne? Cevap veren ondan başkası çıkmadı. Diyelim ilgilenmediler görmediler. İlgilenseler görseler yazarlar mıydı? Hayır. Görmezden gelmek sesini çıkarmamak tiyatro âleminin özelliği değil mi? Yahu bu kardeşler arkadaşlar benim yazılarımı okudukları halde ses veremiyor. Her ödül haksızlığına göz ve kulaklarını kapatıyorlar. Ben benimle yaptıkları konuşmalardan bilirim. Bana hak verir ama seslerini çıkarmazlar. Hatta ‘biliyorsun ortamı’ falan derler. Yâni ben onlardan öğreniyorum ortamın öyle olduğunu. Bu oyuncu da ortam çok uygun kendisi de cengavermiş gibi davranıyor. Beni de zan altında bırakmakla suçluyor)

Cevap verdim:

Melih Anik Yaşayanlardan örnek verseniz? Benim örneklerime bakar mısınız?

Oyuncu:  evet tabii ki,izlemediğim, okumadığım hiç bir noktaya yorum yapma adetim yoktur. Azizname oynarken ben bölgelerde, yılda 3 oyunda oynuyordum.

(Satır aralarında ne var? İzlemediğin okumadığın oyunlar hakkında yorum yapıyorsun diyor. Yücel Erten’in Azizname’sini ve de Engin Alkan’ın Tarla Kuşuydu Jüliet’ini seyretmişsem yeni sahnelemede ne yaptılar diye merak eder miyim? Etmem. Ayrıca bu internet çağında oyundan kısa videolar fotoğraflar paylaşılıyor. Onlara bakmaz mı insan! Ben bakarım. Onlardan da yönetmenlerin kendilerini aşamadıklarını havanda su dövmeye temcit pilavını yeniden ısıttıklarını anlamak zor mudur? Oyuncu saldırarak savunuyor kendini. Ama Azizname oynanırken yılda üç oyunda oynaması seyretmemek için bir mazeret sanki. Azizname son 20 yıldır o kadar çok oynandı ki hangi oynanışından bahsediyor bilmiyorum. Ülkemizde Azizname’yi kaçıramasınız.)

Konuyu açmak için yazdım:

Melih Anik Şimdi oynanan oyunlar arasında seyretmem diyeceğiniz oyun yok mu?

o    Oyuncu : Ben Istanbulda yaşıyorum, izlemeden çok nadiren, izlemem diyorum,fakat en önemlisi, o kadar çok cenazem oldu ki bu yıl (benim sorunum tabii ki)yeni sezonda,kendi beğeni çerçevemde, izledikten sonra, kendi öznel fikrimi beyan edeceğim oyunlar olabilir, izlemeden,izlemem demek pek adetim değildir ama bir oynun da 30 bin versiyonunu(başka eller dokunmadıysa)izlemek pek adetim değildir

(Yâni İzmir’deki Azizname’yi izlemek kısmet olur mu bilmem diyor. Gene aynı vurgu: izlemeden çok nadir  izlemem derim. Kaçak güreşiyor ama bana dokunacağını düşündüğü imaları yapmaktan da vaz geçmiyor. Son cümlesi yola geldiğini gösteriyor ancak gizli itirafım mı yapıyor emin değilim. Azizname ve Tarla Kuşuydu Jüliet’e yönelik bir ima var.)   

Melih Anik Anlaşamadık gene. Ama zan altında bıraktığımı kolaylıkla söylüyorsunuz. İzlemeden iması da ayrıca bir dokundurma. Ne sorduğumu hiç anlamamışsınız. Verdiğim örnekler de size bir şey söylememiş.

Oyuncu:  yoo anlıyorum, siz,sizinle aynı fikirde olmayan ya da gözlemlemek için zaman isteyen insanların, sizi anlamadığına inanmak istiyorsunuz belki..Aynı fikirde olmak zorunda değiliz ki...Siz ile sohbet çok keyifli ve değerli, iyi ki aynı fikirde değiliz (bazı konularda)😊 Haa bu arada ben dokundurmayi çok sevmem,içimden geçeni söylerim, sizin gibi😊

(Gene bir suçlama: ‘Sizinle(benimle) aynı fikirde olmayan ya da gözlemlemek isteyen insanların sizi anlamadığına inanmak istiyorsunuz belki. Aynı fikirde olmak zorunda değiliz ki.’ Benimle aynı fikirde olmayan insanlarla bir meselem yok. Ben pek çok insanla aynı fikirde değilim. Benimle de aynı fikirde olmayan yüzlerce kişi olabilir. Ama aynı fikirde olmadığım insanların beni anlamadığına inanmak  istediğimi nasıl uyduruyor? (Benim dilime cümle aklıma fikir yerleştirenlerden nefret ediyorum) Benim sorum açık ve net: Seyretmek istemeyeceğiniz oyunlar var mı? Örnek de vermişim. Konuyu da ‘Aynı fikirde olmak zorunda değiliz ki’ye getirmiş. Benim hakkımda kendi karar veriyor ve havari olup sıyrılmaya çalışıyor. Başkalarının fikirlerine saygı gösteren(!) biri o. Dokundurmayı da sevmezmiş. Hadi canım.)

Devam etmeye değmez. Hatta Oyuncu’nun hayatımın içinde kalmasına da gerek yok. Oynadığı yönettiği oyunu seyretmem de gereksiz.  

Melih Anik ‘Anlamsızlaşmaya başladı bu konuşma. Geceniz hayrolsun’

dedim ve kapıları kapattım.

Melih Anık

1 Ekim 2021 Cuma

Fırsat Kaçırılmış bir Oyun: Madam Giyotin(Kültüral)

ABD’li Lauren Gunderson (1982) çoğunlukla tarih bilim ve edebiyat alanlarında ünlü kadınları anlatan oyunlar yazıyor. Ülkesinde 2016’dan bu yana yaşayan yazarlar arasında en çok oyun yazanlar  ve oyunları en çok oynanan ilk 20 yazar listelerinde yer  almış. Madam Giyotin 2015 yılında   ‘Bay Area’ Oyun Yazarları Festivali’nde geliştirilmiş ve 2016’da ‘Cincinnati Playhouse in the Park'ta ilk kez oynanmış.

Oyunun özgün adı The Revolutionists(devrimciler). Türkçeye Madam Giyotin diye çevrilmiş(Gülay Gür) Bu, oyundaki gerçek kişiler üzerine inşa edilmiş üç kadının giyotinle idam edilmesinden kaynaklanıyor. Genellikle eylemi icra edene verilen ‘giyotin’(cellat gibi) bu kez giyotin kurbanlarını anlatan bir oyuna isim olmuş. Çekici ama bence  yanlış bir isim. Zira oyun ‘giyotin’e rağmen bildikleri yolda yürüyen ‘devrimci’ kadınları anlatıyor. Devrimciler(ya da Devrimci Kadınlar) oyuna  daha çok uyan bir isim olurdu.

Oyunda dört kadın var. Oyun yazarı feminist insan hakları savunucusu Olympe De Gouge Marie Antoinette hakkında yazdığı oyun yüzünden  monarşiyi yeniden canlandırma  suçundan,  suikastçı Charlotte Corday Fransa’da ’terör dönemi’(1793-94) diye anılan dönemin  liderlerinden Marat’yı öldürdüğü için kraliçe Marie Antoinette vatana ihanetten giyotinle başları kesilen üç tarihi kişilik. Haitili isyancı Marianne Angelle o dönemde Fransa’nın sömürgelerinden olan  Saint Dominik’in(şimdi Haiti) kadınlarını ve bağımsızlık fikrini  temsil eden bir kişi. Oyun 1793’de geçiyor ki bu tarih gerçekte kadınların idam edildikleri tarih.

Oyun kişileri gerçek hayatta bir araya gelmemiş. Hepsi yazarın zihninde. Zaten oyun, yazarın konu araması ile başlıyor ve rollerin sahneye çıkışı ile oluşuyor. Corday son repliğini arıyor Antoinette kendini savunuyor Marianne ise devrim peşinde. Yazarın bu üç kadına bakışı yumuşak ve anlayışlı. Ona göre ‘erkeklere devrimlerin nasıl yapıldığını gösteren kadınlar’ onlar. Yazar ’Bizi(onları) bir topluluk hâline getirecek heyecanlı ve eğlendirici bir oyun’ ‘Adaletsizliği protesto etmek için güçlerini birleştiren kadınları’ yazmak istiyor. Ve Marianne’a söylettiği gibi  Çocuklarımıza bırakabileceğimiz sıkı bir kahkaha’olsun.

Yazarın seçtiği biçim ‘meta tiyatro’ Sonraları Brecht’te ‘yabancılaştırma’ olacak biçim: ‘İzleyicinin mevcudiyetine ilişkin bir farkındalığın ifadesi’  Bu açıdan baktığımızda ‘Bütün dünya seyircidir’gibi metinlerarası bir gönderme tam da meta tiyatroya uygun. Ya da Marianne’in ‘ Oyun yazarına iyi davran. Senin o bıçağı tuttuğun gibi o da kurguyu elinde tutuyor’ repliği  oyundaki  biçimin ip uçlarını veriyor. Beni en çok çarpan repliği Marianne söylüyor:  “Fransızlar Batı’da köle kolonisi çalıştırırken özgürlük uğruna devrim yapıyorlar” Bu döneme yıllar sonra bakışın bir ifadesi. Tam bir yabancılaştırma. Görüldüğü gibi meta tiyatro biçimine uygun replikler aslında oyunu döneminden çıkarıp bugüne getiriyor. (En çarpıcı repliği yazımın kapanışına bıraktım.) Ben oyunu izlerken Olympe Corday’i giyotin altında görünce yazarın ağzından  ‘Ben böyle yazmamıştım’ ‘ Hayallerimizi yazamıyorsak gerçekleri yazalım’ dedim gayri ihtiyari.

Yazar çok titiz. Oyunun başına ‘ritm olarak noktalama işaretleri’ ve ‘Dialog fontlarının gösterdiği vurgu seviyeleri’ başlıkları altında kullandığı noktalama işaretleri ve fontlarla oyuncuya yol ve yön gösteriyor.

Yazımın bu girişi yönetmenin(Yağmur Yağmur) rejisini  anlatmak için gerekli. Bu zamanda internet üzerinden pek çok şeye ulaşmak mümkün olduğu için yönetmen belki de onlardan uzaklaşmak amacıyla  kendince bir düzen oluşturmuş. Farklı olmak adına yapılan tercihler oyunu sahnede canlandırmak için gerekli trüklerin ıskalanmasına oyunun sunduğu fırsatların değerlendirilmemesine neden olmuş.  Sahnede giyotinin olmaması böyle bir tercih belki de. Oysa giyotin kadınların başları üzerinde duran bir tehlike seyirciye  atmosferi hatırlatan bir simge ve kadınların cüretini gösteriyor.  Kadınlar giyotine rağmen öyle davranıyorlar.  Yönetmenin tercih ettiği ve oyuncuları içinden çıkartıp içine soktuğu dört cam vitrin(Sahne tasarımı: Yağmur Yağmur) oyunu ‘müzelik’ yapmış. Bu zamanımızda da var olan kadın kahramanları/kahramanlıkları da müzeye gönderiyor. Ancak müzede Marie Antoinette’in ilk çıkışı  vitrinden olmuyor . O daha sonra vitrine giriyor çıkıyor. Algı birliğini bozan bir trük. Fraternite(malûm slogan-Liberte egalite fraternite) aceleye getirilmiş gibi. Oyunda yargılamayı yapan rol. İki oyuncu tarafından maske ile oynanıyor. Benim tercihim oyuncuların esas rollerinin kostümlerinden çıkmaları olurdu.

Oyun aslında bir imkân sunuyor dünle bugünü birleştirmek adına. Örneğin bugünün yazarının düne gitmesi, içinde seçenekler taşıyan işlenebilir bir ayrıntı. Marianne oyun sonunda hayatta kalması ile çağlara umut veren bir sesleniş olabilirdi.  Oyun sonunda ‘herkes için devrim’ levhasını bir çelenk gibi giyinebilir ve oyunu bitirebilirdi.

Yazar ısrarla oyunun komedi olduğunu söylüyor. Tekst bana komedi gibi gelmedi ama belki de rejide komedi kayboldu. Ancak oyuncuların yüksek perdeden heyacanlı ve tempolu oyunculukları bir komedinin tezahürü olarak alınabilir mi bilmiyorum. Dördü de iyi oyuncu ama özellikle üç oyuncunun ‘aynı’ olması beni mutlu etmedi. Kostümleri farklı ama oynayışları aynı. Bence bu bir  ‘casting’ hatası. Zeliha Gürsoy, Çiğdem Yıldız ve Merve Güran iyi oyuncular olmalarına ve iyi oynamalarına rağmen bu oyunda oyunculuklarındaki benzerlik nedeniyle  bir araya gelmemeleri gereken bir üçlü. Betül Arım farklı oyunculuğu ile beni şaşırttı. Çok beğendim yorumunu.

Kostümler(Gaye Kızılışık) göz alıyor ama görev  yapmıyor. Kişilikleri yansıtmasını isterdim.Taşıyanları da çirkinleştirmiş. Bana kalsa oyun sonunda başlarını giyotine verenlere bir örnek kefen tarzı bir kostüm giydirirdim. Oyun boyunca üstlerinde taşıdıkları nesnelerden oluşan kostüm Marianne’ı çağımıza getirirdi. Yönetmen dönem ve dönemsizlik arasında kalmış gibi geldi bana.

Marianne’ın sırtında ve şeffaf  kumaş üzerine yazılı ‘herkes için devrim’ yazısı beni rahatsız etti. İfade marka etiketi gibi duruyor ve içeriği hafifletiyor. Yönetmenin oyuncunun sorumluluğunu taşıyan bir dış göz olduğunu ve hiç ihtiyaç yokken onun ‘çirkin’ görünmesine/olmasına izin vermemesi gerektiğini  düşünüyorum.

Müzik( Kintu Works & Muntu Works – Aytun) oyunun atmosferini oluşturmada yeterli.

Online izlediğim oyunun çekim açılarını (Video Yönetmeni ve Kurgu: Noyan Ayturan) görselliği (Görüntü Yönetmeni: Hasan Öztaş) ses( Emir Buğra Kazak) ve ışığını(Ayşe Sedef Ayter) beğendim. Belli ki özenli bir iş olması için çalışılmış.

 Oyun İKSV Tiyatro Festivali programı kapsamında. Oyunun festivalden önce seyirci ile online buluşmasına şaşırdım. Bu ilk defa bu yıl olmuyor. Salgından  önce seyirciyle buluşan başka oyunlar oldu.  Bence festivaller prömiyerlerin yapıldığı buluşmalar olmalı.

Madam Giyotin bu hâli ile fazla uzun. Bence budanmalıydı.  Yönetmenin oyunun Türk seyircilere ulaşması için gayreti ve metnin sunduğu olanakları kullanışı yeterli değil. Beğendiği bir metni sahnelemek istemiş ama sağlam bir reji yapamamış.

Oyunda sevdiğim bir replik şu: “Ülkemi olması gerektiği kadar iyi olmadığı için utanacak kadar sevmek vatana ihanetse o halde öyleyim

Tiyatromun olması gerektiği kadar iyi olmadığı için utanacak kadar gördüğümü yazmak  tiyatro yapıcıları kızdıracaksa ne yapayım ben böyleyim.

Melih Anık

21 Eylül 2021 Salı

Oyunculuk Eğitimi Üzerine

 Sosyal medyaya ‘oyunculuk’ yazın ve araştırın. ‘Kurs’ ‘atölye’ adı altında yüzlerce ilan karşınıza çıkacak.  İlanlarda  haftada 2  ve  6 ile 12 saat arasında ve de 4-8 ay süreli çalışmalar göreceksiniz.  Eğitimin alt detayları hepsinde ortak :  Diksiyon, doğaçlama, oyunculuk, sahneleme, hareket ve dans, müzik teorisi. Diğerleri varken ‘Oyunculuk’ neden ayrı bence muamma. Ben çok da mantık aramıyorum. Piyasa böyle. İlanlarda alışılmış bir jargon var. ‘Müşteri’nin duymak istediklerini veriyorlar. Evet ‘Müşteri’ dedim. Zira bu kurs ve  atölyelerin çoğu(nezaketimden öyle diyorum) ticari bir iş. Tiyatrodan para kazanamayanların başvurdukları bir yol. Ülkedeki tiyatro sanatı ile ilgili bir stratejinin parçası değil. Konservatuar sınavlarına hazırlanmak isteyen gençlere umut  rüyası yaşatıyorlar. Bu konuya ayrıca dikkat etmek lazım. Zira bir takipçim ‘konservatuar garantili kurslar 50 bin TL’ye çıkıyormuş dedi. Bu başka türlü bir operasyon. Konservatuardaki arkadaş ile ortak çalışılıyor demek.  Ama benim kafamın almadığı bir şey var. Eğitim konservatuarların amacı ve görevi değil mi? Dışarıda eğitilmiş oyuncuyu almanın ne anlamı var? Onlar yeteneği bulmayacaklar mı? Oysa kendi programlarının ilk yılını kolayca geçirmiş oluyorlar böylece. Ama işin bir başka yönü de var. Ham meyva isteyen konservatuar hocaları da azıcık eğitimli öğrencileri beğenmiyor  ‘bozuk mal’ muamelesi yapıyor(muş). Hepsi bir ‘ekol’ ya!!

Kısaca ‘O yapıyor ben niye yapmayayım’ ya da ‘ben ondan iyi yaparım’ın geldiği yer bu kurslar atölyeler. Genel kanı üniversitelerde iyisini bırakın hiç eğitim verilmediği yolunda. O eksikliği tamamlıyor(!) bu kurslar atölyeler. Tiyatrolar yüksek eğitimli oyuncu arıyor. Vay canına sayın seyirciler! O tiyatroları yüksek oyuncular yönetmenler yönetiyor (sanki). Tiyatronun ihtiyacı sadece oyuncu mu? Eğitim yoksa tiyatroyu var eden her bir konuda(yazarlık ışık dekor müzik vb) da eğitim verilmiyordur üniversitelerde.  Yazarlık (ama yaratıcı!) kurslarını da bu kapsamda değerlendirmek lazım. Ödenekli özel fark etmiyor herkes öğretme peşinde. İBBŞT’na yazarlık kursu için 1000(bin) kişi başvurmuş. BİN! Hepsini kabul etmişler. Hangi kadroyla bu işi yapacaklar Allah bilir. Onlar da biliyor ki zamanla azalır bu kalabalık. Dostlar alışverişte görsün! Ben bir kurstan çıkan bir oyun hatırlıyorum. Kahvehane geyiği gibiydi. Bir başka oyun ise oynayan topluluğun disiplini ve ciddiyeti ile ayağa kalktı. Bir başka oyunu ise ödenekli tiyatronun dramaturgları mahvetti.   Benim önerim oyunları seçip sahnede geliştirmek. Oyun yazma yarışmaları da bir âlem. Ahbap işi..

Ödenekli tiyatroların verdiği kursların kontrolü siyasi bir elde. Özel tiyatrolarda da bir ‘abi’ var. Siyasi elin umurunda değil tiyatro zira o  seçim malzemesi. Belki de yandaş ayarlama stratejisinin bir kolu  tiyatro. Zira kursiyerler eve slogan götürebilir. Tiyatro ile seçmenlerin evlerine girebilirsiniz.  Özel tiyatro abilerinin de şişirilme ihtiyacı karşılanıyordur. O eğitimlerde tecrübe diye bok koklatıldığı  söyleniyordu. Mesele eğiticinin kim olduğu ile başlıyor. Öyle birine düşersin ki koklamaya şükredersin. Ama kişisel zaafların giderildiği yer olmamalı tiyatro.

Hani bir söz  var : ‘kendi  himmete muhtaç dede/nerede kaldı gayriye himmet ede’ Yâni kendisi oyunculuk eğitimini tamamlamamış başkasına mı oyunculuk öğretecek! Kendisi oyuncu olmuşların ise hocalık etmek için pedagoji  formasyonu var mı dersiniz?  

Tiyatromuzdaki gençlerin çoğu hatta hepsi orta ve alt ekonomik sınıflardan gelme.  4 aylık bir kursun 2000 TL ve üzeri olduğunu düşünürseniz aileler de zor durumda. Çocuklar oyunculuk ile sınıf atlasın diye uğraşıyor tıpkı topçular gibi. Bir dizi yakalarsa hayatı kurtulur diye düşünülüyor. Gençler de akıllı aslında. Kurslar aracılığıyla şöhretli abi ablalara yanaşma imkanı buluyor. Göze girerlerse onların eteğine tutunarak ödenekli tiyatrolara dizilere kapağı atabilirler. Bunu yapan topluluklar var ülkemizde. Karın tokluğuna oyunlarında oynatıp dizilerden para kazandıran aracılar yâni. Ya da kendileri bir yere gsy olunca ekibini(!) unutmayanlar..

Peki ama oyunculuk  diksiyon dans hareket müzik doğaçlama mı sadece? Kafasının içi boş bir oyuncu bu konularda ne kadar başarılı olabilir? Öncelikle Özgür Sanat’ın gereklerini yerine getirmesi lâzım. Trivium(dilbilgisi,diyalektik,hitabet) ve quadrivium (aritmetik, geometri, müzik, astronomi)  bilgisine ve eğitimin temeline sahip olması gerekiyor oyuncunun. Bu disiplin adına ‘üniversite’ dediğimiz kurumlarda alınır kurs ve atölyelerde değil. (Tabii ki üniversiteye gelen öğrenci de tamtakır. O da ayrı bir sorun.) Mesleğinde temel eğitimi almış  oyuncu kurs ve atölyelerle meslek içi eğitimini yapar ve bu ömür boyu sürer. Bizim üniversitelerimizde var mı bu temel? YOK.  Tiyatro eğitimi verdiği söylenen okulların çoğu taşımalı öğretmenler ile ‘idare’ ediliyor. Çoğunda esaslı bir kadro da yok.  Eğitimin tümüyle baştan yapılandırılması şart. Kurs ve atölyeler bence üniversitelerin yerini alamaz almamalı. Ama ülkemizde almış gibi. Bu kaos yaratıyor ve durumun vahametini daha da derinleştiriyor. Adı oyuncu ama aslında oyunbazlar sardı piyasayı.

Melih Anık

Not: Bazıları için çuvaldız olduysam özür dilerim. Ben ‘at sineklerinin’ gerekli olduğuna inanıyorum. Affola.   

6 Temmuz 2021 Salı

Sayın Tunç Soyer’e Açık Mektup

 Sayın Başkan,

İzmir BB olarak İzmir’e şehir tiyatrosu kazandırma girişiminizi heyecanla ve takdirle izliyorum. İzmir için eksikliği duyulan bu kurumun tesis edilmesi için gayretlerinizi samimi bulduğumu bilmenizi isterim. Ancak son günlerde sosyal medya aracılığıyla yayılan ve büyüyen şikayetlere baktığımda bir şeylerin yanlış gitmekte olduğunu düşündüm. Bu benim için sürpriz olmadı. Zira ben İzmir BB Şehir Tiyatroları’nın kuruluş aşamalarını yakından takip ettim zaman zaman da uyarılarımı yaptım. Ama kendini seçtiren GSY uyarılarımdan hoşlanmadı. Kendi facebook hesabında aramızdaki yazışmaları bir araya getirerek beni takipçilerine(öğrencileri, müritleri vb) şikayet etti ve onların bana hakaret etmesine kapı açtı  yol gösterdi. Kamusal bir kurumun başında olan şahsın bu kibir dolu davranışlarının kişisel boyutunu bir yana bırakarak kamusal varlığının gereğini yapamamış olmasını oturduğu koltuğu içine sindirememiş olmasını dikkatinize sunmak istiyorum. Zira GSY titrini isminin önüne koyduğu andan itibaren yaptıkları söyledikleri sizi de bağlar. Eleştiriye tahammülsüzlük görüntüsü işgal ettiği koltuğun sorumluluk ve yükümlülüklerine de terstir. Bunca yıldır tiyatronun içinde olan bu şahsın şekilde bile olsa eleştiriye tahammül etmesi beklenir zorunludur.  Şu sıralarda 'mücadelesi'ni kendi kişisel facebook hesabından yapıyor. Tuhaf değil mi? Ayrıca kendisini eleştirenleri özerliğe karşı gelmekle itham etmekte ve kendini ‘ak’lamaya çalışmaktadır. Bu tür davranış biçimlerinden ülkemizin çektiklerinin en yakın şahitlerinden biri de sizsiniz. Ülkece şikayet edilen bir oyunun belediyeniz sınırları içinde  oynanmasına izin vermeyeceğinizi umarım.

 Yoğun gündeminiz olanları izleme fırsatı vermemiştir. Ben size buradan özetlemeye çalışacağım.

 Danışma Kurulu GSY adaylarına çağrı yaptı. Yücel Erten, Cezmi Baskın, Eren Aysan, Hülya Nutku, Levent Üzümcü, Zeynep Altıok, Orhan Alkaya’dan oluşan Danışma Kurulu ‘Ödenekli tiyatrolar konusunda deneyim ve birikim sahibi oyuncu  ya da rejisör olmak‘ şartı ile aslında nereye doğru yürüdüklerini ima etmişler. Biz Yücel Erten GSY olunca anladık. Zira bu danışmanların önüne bu özellikte kaç kişi çıkabilir ülkemizde? Adaylardan 3 yıllık hedefleri, repertuvar perspektifleri  ihtiyaç duyacakları konuk sanatçı ve teknik eleman sayılarını da belirterek somut projelerini sunmaları bekleniyor. İlanda Danışma Kurulu’nun iki adayı seçip ve Başkan’a yani size son kararı vermeniz için sunacağı belirtiliyor. İlana sayıları 40’a varan kişi adaylık için başvurmuş. Bazıları çok iyiniyetle sosyal medya üzerinden kendilerini tanıttı. Ah ne kadar safça! Yücel Erten adayları değerlendirecek kurulun bir üyesi. Hep o konuştuğuna göre başkanı.  Basına yansıdığı şekliyle Danışma Kurulu üyelerinin teklifi doğrultusunda ön değerlendirme öncesinde Yücel Erten  kuruldan ayrılmış GSY için başvuru dosyasını vermiş. Demek ki Yücel Erten dahil olmak üzere Danışma Kurulu başvuranlar içinde kafalarına uygun aday bulamamış.  İçlerinden biri olan Yücel Erten’i aday olmaya yüreklendirmişler. Konunun etik açıdan yorumunu bir kenara bırakarak ‘conflict of interest(çıkar çatışması)’ açısından kararın yasal olarak  sorunlu olduğunu düşünüyorum. Sizi diğer adaylar için  empati yapmaya davet ediyorum. Zira onlar değersizleştirildi ve büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Meğerse büyük bir oyunun figüranı olmuşlar. Ama bu noktada ‘şeffaf yönetim’ ilkesini hatırlatmama izin verin. Siz şeffaflıktan yanasınız. Adaylar kendilerini İzmir Youtube kanalında tanıttı mı? Seçmenleriniz belediyenizdeki diğer ihaleleri şeffaf izlerken şehir tiyatrosu ile ilgili gelişmeler şeffaf bir şekilde ortaya kondu mu?  Maalesef hayır. Gerekli mi idi? Yüzde yüz. Siz seçimle gelmiş bir Başkan’sınız ve de her konuda olduğunuz gibi tiyatro konusunda da şeffaf olmak zorundasınız. Temsil ettiğiniz parti ve kişisel beyanlarınızdan biz bunu duyduk.(Şu anda bile ŞT Yönetmeliği’ne ulaşmak mümkün değil. Ben mesaj yazdım telefon ettim istedim. ŞT yönetimi vermiyor. Kimler kazandı açıklanmıyor. Devlet sırrı mı bu!!!) Şehir Tiyatrosu ile ilgili süreç maalesef kapalı kapılar arkasında cereyan etmiştir etmektedir.

Danışma kurulu duman doğru çıksın örneğinde olduğu gibi Yücel Erten’in yanında Telat Yurtsever’in ismini size sunarak iki aday sunma ‘görevini’ tamamladı. Bu noktada bir hususu dikkatinize sunmak isterim:  Danışma Kurulu’ndan biri aday olursa kaç aday sunulursa sunulsun kim seçilir? Tabii ki Danışma Kurulu’nun eski üyesi  yâni Yücel Erten. Yücel Erten seçileceğinden emin olmadığı bir yarışa girer mi? Hayır. Bu durumda şekil şartı doğru olsun diye iki aday sunuldu size. Yücel Erten ve Telat Yurtsever. Siz de Yücel Erten’i seçtiniz. Bu aşamada şartları sağlayan bir tek o vardı çünkü. Telat Bey de figüran oldu. Ona ayıp olmadı mı?  Bu sizi yönlendirmek anlamını taşıyor. İş kitabına uyduruluyor.  Danışma Kurulu size eşit olmayan iki aday sunarak kararınız üstüne ipotek koyuyor. Siz bundan memnun musunuz? Bu size ve şahsınızda Başkanlık makamına hakaret anlamı taşımıyor mu?

Telat Yurtsever eğitimini Hamburg’da tamamlamış ve Almanya’da tiyatro yapan bir tiyatro yapıcı. İsmi The Hamburger Sprachwerk ile anılıyor. Adı geçen kurum  Hamburg Kültür otoritesi tarafından kurulmuş. Ama bir ödenekli kurum tecrübesinden bahsetmek mümkün değil. Sanıyorum Danışma Kurulu’nun Alman ekolüne bir gönül bağı bar. İki adayı da Alman kültüründen seçmiş. İlginç olan iki adayın İzmir ile ilgisi ve benzerliği turist olmaktan öte değil. Yücel Erten’in bir artısı var: O turneye oyun getirmiş olabilir. Oyunları İzmir’de oynanmış olabilir. Devlet Tiyatrosu GSY iken de İzmir DT ile ilişkisi olmuş olabilir. Ama bir ayağı Kıbrıs’da. İzmir’de yaşamamış bile.  İzmir BB ŞT açısından ‘Ödenekli tiyatro tecrübesi’ ifadesinin  mevcut bir kurumu yönetmiş olma ile yetmemesi gerektiğini düşünüyorum. Zira siz ‘sıfırdan’ başlıyorsunuz. Yücel Erten mevcut kurumlarda görev yapmış. Hazır düzenlere gelmiş. Kurmak ile mevcut kurumda çalışma arasında büyük fark olduğunu benden çok sizin anlayacağınızı düşünüyorum. Ama benim esas itirazım İzmir BB ŞT’nun başına İzmir’de ikamet eden bir İzmirlinin seçilmemiş olmasınadır. Danışma kurulu müracaatlar içinde başka aday bulamamış Almanya'dan Telat Bey’i koymuş  Kıbrıs'tan Yücel Bey’in karşısına. Siz bunda iyi niyet buluyor musunuz? Biliyorum ki İzmir’de yaşayan ve tiyatro yapan onlarca GSY adayı bulabilirsiniz. Yücel Erten’den farkları onun kadar yaşlı olmamalarıdır. Ama ‘tecrübe yaşta değil baştadır’. Ayrıca ‘ununu elemiş duvara asmış’ olmamak da lâzımdır. 9 Eylül gibi tiyatromuza nice yetenek ve yönetici kazandırmış bir üniversitemiz var. NEDEN siz İzmir dışında arıyorsunuz kadrolarınızı?

Sayın Başkan

‘Kitabına uydurarak’  yapılan GSY seçiminin aşamalarından haberdar ve de bu koşullarda tercih yapmışsanız hemen  görevinizden istifa etmeniz gerekir. Yok ‘kandırılmışsanız’ ki ben öyle olmasını umuyor ve diliyorum Danışma Kurulu’nu hemen lağvetmeniz ve GSY atamanızı geçersiz kılmanız gerekir. Yeni bir ekiple işe başlamak şaibeli bir sürecin taşınmasından çok daha iyi olacaktır. Tiyatro sanatı bunu kaldırmaz.

Tiyatro yapıldığı yer ile ilgili bir sanattır. Hele ‘şehir tiyatrosu’ derseniz anlam ve derinlik artar. Şehir tiyatrosu özel tiyatroların rakibi değildir mesela. Başarısı üç kuruşa bilet satıp doluluk oranı ile övünmek de değildir.  Bu noktada Muhsin Ertuğrul’un idealist yaklaşımı ile doğmuş ama o ‘gittikten’ sonra hiç tartışılmamış ‘şehir tiyatrosu’ olgusundan bahsetmek gerekir. Şehir Tiyatroları şehir merkezlerinde post sermiş tiyatrolar değildir. Şehrin tüm metrekaresinde varlıklarını göstermeli ve ‘tiyatro’yu en uzak köşelere götürmelidir. Sizin ‘mahalle ve köy tiyatroları’ girişiminiz bu düşüncenin ürünüdür. Ancak yetersizdir. Sekiz ilçe arasında taşeron eliyle yürütülen bir projedir.  Şehir Tiyatrosu aslında bu fikrin de sahibi ve takipçisi olmalıdır.

İzmir’de 30 ilçe var. İlçelerin 24’ü CHP’li 4’ü AKP’li diğer ikisi de İYİ Parti ve MHP’den. Tiyatro konusunda en etkin hangisi derseniz ALİAĞA Belediyesi(MHP) derim. Diğerleri Seferihisar(Sizin eski yuvanız) ve   Bademler(Urla)dir. Diğerlerinin planı programı yok. Gösterişten öte gitmeyen işler yapılıyor. (Dikili Çandarlı’da yaşıyorum. Bilmekten öte burada tiyatro yaparken yaşadıklarımdan öğrendiğim çok şey var. Bunları Genel Sekreter yardımcınıza da anlattım ama değişen bir şey olmadı.)  İşte Şehir Tiyatrosu’nun vizyonu merkezde salon doldurmak kamyon üstünde çocuk tiyatrosu yapmaktan öte büyük olmalıdır.  Amaç tiyatro seyircisine ‘tiyatro ile düşünsel seyri’  öğretmektir.  Zira ‘tiyatro ile seyreden insan’ iyi seçmen olur. Seçmeyi bilir. Yâni sizler onları sadece eğlendirmek için tiyatro kurmuyorsunuz. Büyük bir ufuk açıyorsunuz.  Ayrıca şehrinizde mevcut özel tiyatroların da önünü açma sorumluluğunuz var. Bir anlamda açacağınız özgürlük ve demokrasi bayrağı ile onlara gölge olursunuz. Arkanızdaki güç ve  şehir tiyatrosu eliyle meydanları özgürleştirirsiniz. Şehir tiyatrosu öncelikle şehrin meselelerini sahneye getirir hemşehrileri ile çözüm yollarını tartışır. Şehrin içinde ikamet eden tiyatro gönüllülerinden bir birliktelik yaratılır. Onlar aracılığıyla tiyatro evlere girer. Hayal ediyorum elbette. Bunların hiçbiri olmadı ülkemde. Şehir tiyatroları kendi krallıklarını kurdu ve üç beş kişinin elinde oyuncak oldu. Böyle bir şehir tiyatrosu yapacaksanız yapmayın.

Sayın Başkan

Şehir tiyatrosu kurma arzunuzu  anlıyorum. Ama kurmadan önce bir ‘arama konferansı’ yaptınız mı? Nasıl bir şehir tiyatrosu gerekiyor İzmir’e, biliyor musunuz? İzmir’de 270 bin kadar tiyatro izleyicisi var. Aslında bu satılan bilet sayısı. 4 milyonluk şehirde 60 bin kişi tiyatroya bilet satın alıyor demektir bu. Ekonomik durumları ne bu insanların? Yüzde 11 yoksulluk sınırında. İstihdam oranı yüzde 47. Ortalama net maaş 1700 TL. Şehre 2 milyona yakın tursit geliyor.(Turistlere yönelik tiyatro için ne düşünüyorsunuz? Gelişmiş dünya şehirleri gösterileri izlemek için gelen turistlerden olağanüstü paralar kazanıyor. Şehir tiyatrosu bunun için ne yapacak?) Komşularla ilişkiyi yumuşatmak halkları birbirine bağlamak  için tiyatro çok iyi imkanlar sunuyor. Sizin GSY’nizin hedefleri ne? Aslına bakarsanız hedefleri önce siz koymalı ve bunu becerebilecek kadroyu kurmalı idiniz. Arama konferansının amacı da o olmalıydı. Oysa siz işi başkalarına bıraktınız.

Yücel Erten özerklikten bahsetmiş . Şehir Tiyatroları Yönetmeliği ortalarda yok. Ben internette aradım bulamadım.(Lütfen ulaşılabilir kılın) Onun için orada nasıl bir özerklik var bilmiyorum. Lafta kalmış olabilir.. İzmir BB Belediyesi organizasyonunda silsile usulü birbirine bağlı direk organizasyon bağları var. Kültür ve Sanat Daire Başkanı, Şehir Tiyatrosu Müdürü, koordinatörü gibi pozisyonlarınız ve Şehir Tiyatroları Müdürlüğü Şubeniz var.  Bunlar içinde Yücel Erten'in GSY olduğu Şehir Tiyatroları nerede? GSY’nin bahsettiği özerlik modeli nedir? Bir fotokopi makinası almak için satın alma şubesindan ihaleye çıkmasını istemek midir? Evet özerlik şarttır ama bu organizasyon biçimi içinde değil. Sizin başkanlığınız  sizden sonra gelecek başkanların iki dudağı arasına bağlı bir sistemi önleyecek bir yapı kurmak için bir şans olabilir. Lütfen bu şansı kaçırmayın.

Gelelim oyuncu seçim sınavlarına. Sosyal medyayı takip edin. Çocuklarımızın nasıl aşağılandığını görerek üzüleceksiniz. ‘Mimlenmekten’ korkmuyor artık onlar. ŞT sınavlarının böyle bir yararı oldu. Kaybedecek şeyleri kalmayan insanlar onlar. Konuşmaya başladılar. Onları aldattılar. Onların umudunu çaldılar. Torpil olacağına inandırıldılar. Eşitsizlik ve adaletsizlik bir kere daha onların boynunu büktü. GSY ve Danışma Kurulu  YÖK’e bağlı okullar tanımıyla tiyatroyu böldü. MSM ve benzer kurumları dışarıda bıraktı. Danışma Kurulu ve GSY’nin ne nefreti var bu kurumlara?

Ben kadronun böyle kurulmaması gerektiğini yazdım. Dünyadaki örneklere göre önce bir repertuvar ve stratejik plan yaparsınız. Ona göre oyuncu seçersiniz. Elinizde oyun yoksa hangi yaş aralığına göre oyuncu alacaksınız? Seçtiklerinizi hemen kadroya almamalısınız. Bir çekirdek kadro yaratır maaşlı kadrolarınızı çok kısıtlı tutarsınız. Proje bazında yapılanırsınız. Kadro uzun vadede şekil alır ve sabitlenir. Ama her zaman kısıtlı bir maaşlı kadro ile çalışmak gerekir.  Bunu yapmazsanız ‘atm’ memurları ile doldurursunuz kurumu. İşsizlik bu kadar yüksekten herkes bir yerlere kapağı atmaya çalışıyor. Kapağı atan sabit maaşa geçiyor kurumda rol ve rejisör beğenmeme hakkını(!) kullanıyor ama dışarıda tiyatro dizi yapmaya devam ediyor. Bunları çözmek gerekiyor. Ben olsam İzmir’de ikamet etmeyeni kuruma almam. Onlardan istenecek en önemli husus kabul edildikleri durumda ikametgahlarını İzmir’e aldırmak olmalıdır.  Seçici jüri müracaat eden 800 kişiyi bir iki dakika ‘şarkı söyle dans et’ ile değerlendirmiş. Sonuçları telefondan bildirmişler. Aynı kişi sabah reddedilmiş akşam kabul edilmiş. Ama en kötüsü jürinin kendini Olimpos’ta oturuyor sanması. Türlü maddi olanaklarını zorlayarak İzmir’e gelen gençler yüzlerine bakmayan onlara değer vermeyen kibir abidelerini görünce isyan etmiş. Hocaların onlara sınava girecek başka iller önermeleri de işte bu acımasız kibrin bir sonucu.

Bizim tiyatromuzda militer bir yapı var. Emretmeye çanta taşıtmaya angarya yüklemeye alışmış bir HOCALAR ordusu var. Onlar koltuk buldu mu azıtıyorlar. Benim maddi beklentim olmamasına rağmen bana da öyle davranmayı denedikleri için biliyorum. Bu davranışlara bakarak sahneden oyunlarla söyledikleri anlamını kaybediyor. Yaptıkları ile yaşamları uyumsuz . Bu kafa İzmir'de olmamalı.

Önerim bu GSY ve danışmanlar gurubundan kurtulmanızdır. Baştan başlayın lütfen. İki gün sonra dönüşü olmayan bir yola girerseniz fiyaskonun boyutu ve bedeli büyük olur. Ben böyle bir tehlike görüyorum. 50 yıla yakın iş ve 70 yıla yakın hayat tecrübem bana bunu söylüyor.

Saygılarımla.  

 Melih Anık

Tiyatro yazarı

Notlar:

Daha önce de zatınıza sosyal medyadan kerelerce yazdım. Hiçbir geri dönüş almadım. Bu mektubumu da siz görmezseniz tarih görür.

Siz bir milyon beş yüz bin  oy almışsınız Akp’nin de oyu bir milyon. Şehir tiyatroları bir kesimin tiyatrosu olamaz. Tiyatro birleştirir. Bunu yapamıyorsa varlığı kuşkuludur. O zaman ‘goebbels’i sık sık anarız.

Gösteri  bazında pek çok ihale açıyorsunuz. Onların bütçelerini topladığınız zaman epey bir para ediyor. Bence bu işleri yendien yapılandırın(Şehir Tiyatroları bünyesine alın.) Size müracaat eden gençleri de ilçelerinizde bu amaçla değerlendirin. En azından CHP’li 24  ilçede bu gençler için iş imkanları doğacaktır. Her biri 2-3 kişi istihdam etse bir tiyatro birlikteliği yaratırsınız.Tüm bunlar olaya geniş bir vizyondan bakmakla mümkündür. Ama önce meclisteki çoğunluğunuzu da kullanarak izmir’e gerçekten ÖZERK bir tiyatro kazandırın. Bu imkanı kaçırırsanız gelecek sizden hesap sorar.

Sonradan ek:

Tiyatroyu tiyatrocular yönetir denir ya yanlıştır. Tiyatroda iki başlı yönetim gerekir: Sanat yönetimi ve işletme yönetimi.