Oyunu
Kadıköy’de Kılçık Sahne’de seyrettim. Küçük bir salon. Normal zamanlarda bar
kafe olarak işletiliyor. Bir ucuna yapılan yükselti sahne olmuş. Tiyatro
yapmanın fedakarlık olduğunu gösteren bir atmosfer. Ben bu yazıda, seyrettiğim o versiyonu yazdım. Ancak oyun
sonradan değişti.
Bir tv ekranı izlenimi veren bir çerçeve içinde kadın oyuncu, dışında ise bir yanda ekran karşısında daktilosu ile yazan öte yanda rahat bir koltukta zaman zaman dinlenen(hayal kuran, esin bekleyen) bir erkek oyuncu tarafından oynanıyordu oyun. Erkek dizi senaristi gibiydi. Oyunu yazıyor, yazdıklarını da kadın oyuncu oynuyordu sanki. Sanki bir tv dizisi idi. Kadın oyuncu umutsuzdu, karamsardı, hayata pamuk ipliği ile bağlıydı, yorgundu, hayatta kalmaya çalışıyor(çalışmış? Bu soruya dikkat edin) kendisiyle hesaplaşıyordu sanki. ‘Şimdi’ ile baş edemeyen bir insan. Hamartiası(trajik hata) ile yüzleşmek istiyor. Bazı insanlar için ‘yarın’ bir umut değil kaçıştır.. Hayalindeki bir erkeğe söylüyordu söyleniyordu kadın. Bir ara kadın oyuncu tv ekranından çıkıp salona, aramıza geldiğinde ben daha derin anlamlar aradım. Erkek toplumu temsil ediyor, toplumun kadına yüklediği imajı bizler tv ekranlarından yansıyan dizilerde görmüyor muyuz? Ben bu düşüncemde yanıldığımı anladım. O kurgudan vaz geçtim. Yeni versiyona ait gördüğüm fotoğraflarda tv ekranı yoktu sanırım. Oyunda başka ne değişikler olmuş bilmiyorum. Oyun sonunda yazar ve kadın oyuncuya tekstin bana tiyatro oyunu gibi gelmediğini daha ziyade uzun bir şiir olarak hissettiğimi oyunun bir dramaturg ile tiyatro haline sokulabilme olasılığından bahsettim. Oyunun yönetmeni de olan erkek oyuncunun oyundan ayrıldığını öğrendim sonradan. Yazar yönetmen olmuştu.
Oyun sonu seyircilerle yapılan röportajlardan seyircinin çok keyif aldığını duydum. Demek ki bir duygu geçmiş ama ne? Seyirci ne hissetmiş, duymuş? Şunların farkında mı?
Mesela:
‘Hayatla taşak geçen binlerce yıllık
çürümüşlüğe meydan okuyan bir yürüyüşle’ kadının yanına gelen kim?
‘Ambulans
gibi içimde titreşen umarsızlığın son vagonu’ Nasıl yani?
‘Sevişilmemiş
bir orgazm şiddetinde hikaye anlatacak biri var mı aranızda?’ Var mı?
Kadın ‘milyonlarca
yıl anlattım’ ya da ‘sustum’ derken kadınlığın hangi sorununa parmak basıyor?
Ve şiirsel
ifadeler:
‘Susarak
avaz avaz bağırmak’
‘Gözleri
kamaştıran çöl’
‘Güneşi
sağmak’
‘Sıkıntı
sevişmenin perçemidir’
‘Patlayan
bir yanardağ ile sigara yakmak’
Tekstin
içinden Sartre, Simon de Beauvoir, Edip Cansever, Beety Blue, Camille Claudel, La
Traviata, Anna Karanina, Humpfrey
Bogart, Orhan Veli, Maria Callas ve Nilgün geçiyor. Evet işte bu: Nilgün Marmara… Genç yaşında intihar eden
şair. Onu yakalarsanız kadını da anlarsınız.
Oyunun
yazarı obua sanatçısı bir şair. Tekst bir tiyatro oyunundan daha çok şiir.
Metaforları karmaşık, göndermeleri edebi. “Yarın”ı bir
hedef olmaktan çok, sürekli ertelenen bir ihtimal olarak ele alıyor. Uzak yarın bir teselli midir yoksa bir avuntu mu? Teksten tiyatro çıkarmak zor. Benim
gördüğüm ne şiirdi ne tiyatro. Tiyatro olmaya gayret eden bir şiir belki. Oysa bence
somuttan çok soyuttan beslenen bir reji gerekli. Teksti didik didik etmezseniz
oyunculuk başarısı görürsünüz yalnız ama eksik kalır ve seyirciye ne kalır
bilmiyorum. Şiirsel tekste de yazık olur.
Melih Anık
Kendime not:
Kılçık gibi mekanlarda oyuncu, seyirci arasında dizelere vurgu yaparak şiire can
verse nasıl olur?
Künye:
Yazar:
Çavlan Gençer
Yöneten: Volkan Özubut / İkinci versiyon: Çavlan Gençer
Oyuncular:
Zeynep
Gönenç
Volkan
Özubut (ikinci versiyonda yok)
Reji
Asistanı : Ayça İrem Türkeş
Afiş Tasarım:
Seza Anet
İkinci
versiyon afiş resmi: Fügen Kıvılcımer


.jpg)
